İçeriğe atla
Tahrîm 2Cüz 28 · Sayfa 560

Tahrîm Sûresi 2. Âyet

التحريم

Sohbete sor

Kad ferada(A)llâhu lekum tehillete eymânikum(c) va(A)llâhu mevlâkum(s) ve huve-l'alîmu-lhakîm(u)

Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı (ve kefaret ödemeyi) size meşru kılmıştır. Allah, sizin yardımcınızdır. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-2) Kad faradallâhu leküm tehillete eymâniküm, vallâhu mevlâküm, ve hüvel alîmül hakîm.

(66-2) Allâh, yemînlerinizi çözmeyi size farz (meşrû') kılmıştır. Allâh sizin Mevlâ'nızdır. O, Alîm'dir, Hakîm'dir.


Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır, zîrâ yemînin çözülmesi de keffâretin edâsı da fiil sahasında vukû' bulur.

Birinci âyette Hz. Resûlullâh (s.a.v.) eşlerinin rızâsını gözeterek Allâh'ın helâl kıldığı bir nîmeti kendine harâm kılmasına, Cenâb-ı Hakk mağfiret ve rahmetiyle müdâhale buyurmuştu. Habîb'ini incitmeden îkaz ederek helâl ve harâm hudûdunun ancak kendisine âit olduğunu hatırlatmıştı. Bu âyet ise meselenin hüküm tarafını açar. İlk âyetteki husûsî hâdise, burada ümmetin tamamına şer'î bir ölçü kılınır.

"Kad faradallâhu leküm" (Allâh size farz (meşrû') kılmıştır)

Kad edatı hükmün kesin ve sâbit olduğunu bildirir. Farada fiili lügatte ölçü koymak, belirlemek, paylaştırmak ve sınır çizmek ma'nâlarına gelir. Yemînle kurulan bağın çözülmesi Hakk'ın tâyin ettiği ölçü ile olur. Kur'ân'da farada fiili çoğunlukla kula yüklenen mükellefiyetleri anlatır; burada ise "leküm" (sizin için) kaydıyla gelerek, yemînin daralttığı alanı açan bir ruhsat ve rahmete dönüşür.

"Tehillete eymâniküm" (yemînlerinizi çözmeyi)

Tehille, bağı çözmek ve kayıt hâlinden serbestliğe çıkarmaktır. İlk âyetteki "tuharrimu" (harâm kılıyorsun) ifâdesi helâli yasak sınırına çekerken, buradaki "tehille" o sınırın meşrû şekilde kaldırıldığını beyân eder. Kulun sözüyle kurulan bağ, Hakk'ın koyduğu hükümle çözülür.

Yemînin çözülmesi keffâretle sâbit olur. Keffâret, örtmek ma'nâsındaki k-f-r kökünden gelir. İlk âyette Hakk'ın Gafûr ismiyle kulun kusûrunu setretmesine mukâbil, burada kul keffâret yoluyla kendi yemînini örter.

Mâide Sûresi yemîn keffâretinin yollarını açıklar: On fakîri doyurmak, onları giydirmek veya bir köle âzâd etmek. Bunlara kudreti olmayan kimse için ise üç gün oruç vardır (Mâide, 5/89).

Keffâret, sözün mes'ûliyetini muhâfaza ederken kul için meşrû bir telâfi ve dönüş kapısı açar. İmkânı olan malıyla telâfî eder, buna güç yetiremeyen bedeniyle... Bu tertipte, "Allâh sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez" (Bakara, 2/185) ilâhî esâsı tecellî ederek mükellefiyeti kulun tâkatine göre belirler.

Enfüsî yönden, fakîri doyurmak ve giydirmek, sâlikin içinde ihmâl ettiği nûrânî lâtifeleri besleyip büyütmesidir. Köle âzâd etmek, mâsivâya bağlanarak köleleşmiş nefsi bu esâretten kurtarmaktır. Zâhirde bir başkasının bağını çözen kul, hakîkatte kendi esâret zincirini kırar ve Hakk'ın rahmetine ayna olur. Oruç ise nefsi sakınma, sabır ve hudûd içinde tutma yoluyla terbiye ve tasfiye etmektir.

Eymân, yemîn kelimesinin çoğuludur. Kökündeki "sağ el" ma'nâsı kuvvet, bereket, ahid ve te'yîdi ihtivâ eder. Arap örfünde ahidleri pekiştirmek için sağ ellerin vurulması âdetinden türeyen yemîn, kulun "vallâhi" diyerek Hakk'ı şâhit kılması ve sözünü bağlamasıdır. Bu sebeple yemîn, alelâde bir beyân olmayıp, hürmetinin korunması için keffâret ile kayıt altına alınmıştır.

Enfüsî yönden yemîn, kulun kendi cüz'î irâdesini mutlaklaştırma meyline işâret eder. Kul, bir işi yapıp yapmayacağına dâir kesin hüküm verdiğinde, fâillik vehmini nefsine nisbet etmiş olur. Hâlbuki hakîkî fâil ancak Hakk'tır. Kulun vazîfesi ahdine sadâkat gösterirken cüz'î irâdesini mutlaklaştırmaktan kaçınmaktır. Yemînin keffâretle çözülmesi ise kulun benlik vehmini kıran ve onu hakîkî fâili idrâke sevk eden bâtınî bir tasfiyedir.

"Vallâhu mevlâküm" (Allâh sizin Mevlâ'nızdır)

Mevlâ; mâlik, hâmi, yakın ve sığınılan sâhip ma'nâsındadır. Âyet, yemînini çözecek olan kula önce hakîkî dayanağını hatırlatır. Kul kendi ahdiyle kendini bağlasa da, bağın da çözülmenin de nihâî mutasarrıfı Hakk'tır. Mevlâ olan Allâh, kulunu kendi sözünün ve vehminin ağırlığı altında yardımsız bırakmaz.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde benzer bir ifâde "Allâh Teâlâ muhakkak bizim Mevlâ'mızdır" şeklinde geçer ve şöyle şerh edilir (Îsâ Fassı, c. III, s. 159):


Her birerlerimiz hakîkatte Allâh Teâlâ hazretlerinin isimlerinden birer isme görünme yeriyiz. Ve Allâh Teâlâ, hükümleri ve eserleri bizde açığa çıkan o isimler ile bizim emrimizi tedbîr buyurur (hayâtımızı ve bütün işlerimizi idâre eder). Çünkü Hakk isimlerinin mutlak veliyyidir ve onların tasarruf edicisidir ve isimler ise tasarruf edilendir. Ve halbuki tasarruf edilen olmak kul olmanın gereğidir. Bizim kesîf vücûdlarımız ise o isimlerin taayyün etmiş sûretlerinden ibârettir. Bundan dolayı biz kullarız ve Allâh Teâlâ mutlak velâyeti dolayısıyla bizim Mevlâ'mızdır.


Mevlâ kelimesinin özündeki yakınlık, onu hem efendi hem de himâye edilen kimse için kullanılır kılar. Hakk'ın kula, kulun da Hakk'a nisbeti bu yakınlıkta (velâyet) birleşir. Hakk "Velî" ismiyle kuluna sâhip çıkarken, kul da bu nisbete bürünerek "evliyâ" olur. Ancak kulun velâyeti dâimâ ilâhî ismin gölgesindedir; zîrâ asıl velâyet Hakk'a âittir. Bu yakınlık ittihâd veya hulûl değildir. Kul kuldur, Rabb yine Rabb'dir. Ortadan kalkan, yalnızca aradaki mesâfe vehmidir; zîrâ Hakk kuluna şah damarından daha yakındır (Kâf, 50/16).

Bu yakınlıkta, kulun kudreti kendi beşeriyyetine nisbet etme vehmi fenâ bulur; zîrâ kudsî hadîste buyrulduğu üzere, kul nâfilelerle yaklaştıkça Hakk onun "işiten kulağı, gören gözü, tutan eli" olur (Buhârî, Rikâk, Bâb: 38, Hadîs no: 6502). Kudret vehminin çözülmesi kulu hakîkî Mutasarrıf'ın yed-i kudretine teslîm eder.

Enfüsî cihetten Mevlâ, sâlikin kalben yöneldiği sığınaktır. Hakk'ı unutup akla, nefse yâhut mahlûkâta güvenmek, sahte velîler edinmek demektir. Mevlâ'yı dil ile ikrâr etmekle birlikte kalben sahte dayanaklara yönelenler, vehim bağından kurtulamazlar. Gerçek kul hakîkî Mevlâ'sına ilticâ eder ve şu niyâza sarılır: "Sen bizim Mevlâ'mızsın, kâfirlere karşı bize yardım et" (Bakara, 2/286).

"Ve hüvel alîmül hakîm" (O, Alîm'dir, Hakîm'dir)

Alîm; olmuş, olmakta olan ve olacak her şeyi ezelî ve ebedî ilmiyle kuşatandır. Hiçbir şey Hakk'ın ilminden gizli olarak zuhûra gelmez; zuhûr ettikten sonra da o ilmin dışına çıkmaz.

Hakîm ise hükmeden, hükmünü muhkem kılan ve her şeyi yerli yerine koyan demektir. Hakk ilm-i ezelîsine uygun olarak her emri, ruhsatı ve sınırı bir hikmet dâhilinde takdîr eder.

Buradaki hikmet, yemînin ciddiyetini korurken kulu kendi sözünün altında ezilmekten kurtaran ve keffâret yoluyla meşrû bir çıkış sunan ilâhî dengede tecellî eder.

Mevlâ ismi, Alîm ve Hakîm tecellîlerine açılan bir kapıdır; Hakk, kulunu ilmiyle bilir ve hikmetiyle terbiye ederek ona meşrû çıkış yolları gösterir. Sâlik kendi niyetlerini ve gizli hâtırlarını bütünüyle ihâta edemez; onu kendisinden daha iyi bilen Alîm, isti'dâdına göre terbiye eden ise Hakîm'dir. Sâlikin edebi, aklın dar tedbîrine teslîm olmak yerine, hâlini ezelden bilen ve yolunu hikmetle çizen Hakk'ın takdîrine râm olmaktır.

Beyit:

Tedbîrini terk eyle takdîr Hüdâ'nındır

Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır

Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır

Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır

Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır

Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

--- Şeyh Gâlib

Ya'nî: Ey sâlik, kendi tedbîrine güvenip netîceyi kendinden bilme; hüküm Allâh'ın takdîrindedir. Müstakil bir varlık sandığın benlik, vehim ve zanndan ibârettir. Aşk ise kazanılmış (kesbî) bir mülk değil, Hakk'ın verdiği bir ihsândır. Bu âlemde hakîkî devrân, gönlü safâ bulanlarındır. Âşığın kalbinde dünyâ kederi hüküm süremez; gam, Hakk'tan gâfil kalanların yüküdür. Öyleyse aşk kadehini elden bırakma; bu, irfân yolunun pîrinden gelen sözdür.