İçeriğe atla
Tahrîm 3Cüz 28 · Sayfa 560

Tahrîm Sûresi 3. Âyet

التحريم

Sohbete sor

Ve-iż eserra-nnebiyyu ilâ ba'di ezvâcihi hadîśen felemmâ nebbe-et bihi ve azherahu(A)llâhu ‘aleyhi ‘arrafe ba'dahu ve a'rada ‘an ba'd(in)(s) felemmâ nebbe-ehâ bihi kâlet men enbe-eke hâżâ(s) kâle nebbe-eniye-l'alîmu-lḣabîr(u)

Hani peygamber eşlerinden birine, gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü (başkasına) haber verip Allah da bunu peygambere bildirince, peygamber bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber, bunu ona (sırrı açıklayan eşine) haber verince o, "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber, "Bunu bana, hakkıyla bilen ve hakkıyla haberdar olan Allah haber verdi" dedi.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-3) Ve iz eserre'n-nebiyyu ilâ ba'dı ezvâcihî hadîsâ, fe lemmâ nebbeet bihî ve azherehullâhu aleyhi arrefe ba'dahu ve a'rada an ba'd, fe lemmâ nebbeehâ bihî kâlet men enbeeke hâzâ, kâle nebbeeniye'l-Alîmul-Habîr.

(66-3) Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O sırrı başkasına haber verince, Allâh da bu durumu Peygamber'e açıklayınca; Peygamber sırrı ifşâ eden eşine bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber: "Bana Alîm ve Habîr olan Allâh bildirdi" dedi.


Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü âyet baştan sona fiillerle örülüdür: Gizlemek, haber vermek, açığa çıkarmak, bir kısmını bildirip bir kısmından yüz çevirmek.

Âyet, sır saklama edebini Hâne-i Saâdet'te yaşanan mahrem bir hâdise üzerinden ümmete ta'lîm eder.

Tefsîrlerde, Efendimiz'in (s.a.v.) zevcesine söylediği sırrın mâhiyeti hakkında farklı rivâyetler nakledilir. Bâzı rivâyetler bunu ilk âyetteki yemîn hâdisesiyle ilişkilendirir; diğerleri ise ümmetin istikbâline, bilhâssa Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a.) hilâfetine dâir bir haber olarak aktarır.

Âyet, ne sırrın muhtevâsını ne de muhatapların isimlerini verir. Dikkat şahıslardan ve ayrıntılardan uzaklaşarak emânetin korunmasına ve Allâh'ın her şeyi kuşatan ilmine yönelir. Âyet sır saklamayı ta'lîm ederken kendi üslûbuyla da aynı edebi sergiler: Meselenin hükmünü bildirir fakat mahremiyeti ifşâ etmez.

"Ve iz eserre'n-nebiyyu ilâ ba'dı ezvâcihî hadîsâ" (Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti)

Eserre fiili, sözü gizli tutmak ve sînede saklamak ma'nâsındaki s-r-r kökünden gelir; fısıldamak yahut muayyen bir muhâtaba gizli tutmak kaydıyla açmak demektir. Hadîs ise söz ve haber ma'nâsındadır. Resûlullâh'ın (s.a.v.) zevcesine söylediği bu söz, umûma açık olmayan husûsî bir emânettir ve imtihân da bu emânetin muhâfaza edilmesiyle başlar.

Tasavvuf ıstılâhında sırr, kalbin de ötesinde, kulun Hakk ile arasındaki en mahrem müşâhede ve ünsiyet mahalli olan latîfeye verilen addır. Bu ma'nâdan bakıldığında sırrın ifşâsı, kul ile Hakk arasındaki mahrem hâli ehil olmayan bir mahalle taşımaktır.

"Hürlerin sîneleri sırların kabridir" kelâm-ı kibârınca, buradaki hür kimse, nefsinin esâretinden kurtulup kemâle ermiş olan kimsedir. Nefs-i emmârenin hükmünden kurtulamayan kişi ise bu emâneti içinde saklayamaz; onu izhâr etme ve kendine pay çıkarma arzusuna kapılır. Sır, dilde dolaştıkça zâyi' olur, sînede saklandıkça aslî hüviyetini korur.

Zîrâ her bâtınî ma'nânın zâhire çıkacağı husûsî bir vakti vardır. Zâhir ismi o ma'nâyı izhâr edeceği zamana kadar, Bâtın ismi onu sînede örter. Bir hakîkatin özü îtibâriyle doğru olması, onun her yerde ve herkese söylenebileceği ma'nâsına gelmez. Vaktinden önce açılan bir sır, muhâtapların idrâkini aşarak fitneye veya taşınamayacak ağır bir yüke dönüşebilir. Bu sebeple ma'nevî sırlar ekseriyetle kıssa, temsîl ve remiz libâsına büründürülerek vâzedilir; ehil olan o örtünün altındaki cevheri keşfederken gâfil olan zâhirdeki kabukta kalır.

Enfüste sır, sâlikin gönlüne doğan husûsî ilhâm ve vâridâttır. Bunlar hemen dile dökülmeyip evvelâ gönülde hazmedilmeli ve amel ile olgunlaşmalıdır. Hâlbuki ham nefs, bu ilâhî feyzi derhâl ifşâ etmek, halka anlatarak kendini göstermek ve bunu ma'nevî bir imtiyâz vesîlesi kılmak ister. Sâlikin imtihânı da burada başlar: Kendisine lütfedileni kendinden bilmemek, vaktinden önce ehil olmayanlara açmamak ve sırrı nefsin beğenilme arzusuna kurban etmemek.

"Fe lemmâ nebbeet bihî" (O sırrı başkasına haber verince)

Nebbeet fiili, mühim bir haberi aktarmak ma'nâsındaki n-b-e kökünden türemiştir. Âyette haberin seyri dört merhalede gerçekleşir. Evvelâ Hz. Peygamber (s.a.v.) zevcesine mahrem bir sözü emânet eder; sonra bu söz diğer zevceye aktarılarak emânet zedelenir; ardından Cenâb-ı Hakk bu ifşâyı Resûl'üne bildirir (izhâr buyurur); nihâyet Hz. Peygamber (s.a.v.) muhâtabına, onun terbiyesi için gereken kısmı haber verir. Böylece söz; nebevî mahremiyette emânet, nefsânî aktarımda ifşâ, ilâhî bildirişte izhâr, nebevî ta'rîfte ise hikmetli bir îkaz sûretine bürünür.

Enfüste bu hâdise insanın iç âleminde vukû bulur. Bu cihette Nebî, insandaki rûhânî merkezi; zevce ise rûha yakın olmasına rağmen henüz tam ma'nâsıyla terbiye görmemiş olan nefsi temsîl eder. Rûh, Hakk'tan aldığı ma'nâyı nefsin kemâle ermesi için ona ulaştırır; fakat nefs arınmadıkça o emâneti vakarla taşıyamaz, hayâle ve konuşma arzusuna tahvil eder.

Sır, ifşâ etmek lisânın en büyük âfetlerindendir. İmâm Gazâlî'nin İhyâ'da dil âfetleri ve sır saklama bahsinde işâret ettiği üzere, sâlik bu zaafı kelâmını çoğaltarak değil, sükût ile nefsini terbiye ederek aşar.

"Ve azherehullâhu aleyhi" (Allâh da bu durumu Peygamber'e açıklayınca)

Âyet burada "haber verdi" değil, "izhâr etti" buyurur. Haber, bir vâsıtanın kelâm ile naklettiği sözdür. İzhâr ise perdenin kaldırılması ve gizli olanın şühûda çıkmasıdır. Gizli kalan hâl, ilâhî bildirimle Nebî'nin müşâhedesine zâhir kılınmıştır; o bunu işitmenin ötesinde, doğrudan basîretinin açılmasıyla idrâk eder.

Buna mukâbil Resûlullâh (s.a.v.), zevcesine cevap verirken "Bana Alîm ve Habîr olan haber verdi" buyurarak inbâ (haber verme) ifâdesini seçer. Çünkü ilâhî mertebeden nebevî idrâke yansıyan o hakîkat, muhâtaba beşer diliyle aktarılırken onun fehmine (idrâk seviyesine) ve kabûl mahalline uygun bir kelâm sûretine bürünür.

"Arrefe ba'dahu ve a'rada an ba'd" (Peygamber sırrı ifşâ eden eşine bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti)

Arrefe fiili, bir hakîkati yerli yerince bildirmek ma'nâsını taşıyan a-r-f kökünden gelir; ma'rifet, ârif ve ta'rîf kelimeleri de bu asıldandır. Hakîki ârif, bildiğini gelişigüzel ortaya dökmeyen; sâhip olduğu ma'rifeti hikmetle yerine, vaktine ve muhâtabın isti'dâdına göre ta'rîf edendir. A'rada ise sükût etmek, kusûrun üzerinde durmayıp keremle geçmektir.

Resûlullâh (s.a.v.) kendisine bildirilen ifşâyı muhâtabına açarken meselenin tamamını ortaya dökmez. Bir kısmını bildirir, bir kısmından keremle yüz çevirir. Hatâyı îkaz ederken mahremiyeti bütünüyle teşhîr ederek muhâtabını mahcûb etmez. Terbiye için kâfi gelecek ölçüyü gözetir, fazlasını örtülü bırakır.

Bu nebevî tavır, sırrı tamâmen açmakla bütünüyle gizlemek arasında hikmetli bir ölçü olduğunu gösterir. Sır, tamâmen kapanınca faydasız bir suskunluğa, bütünüyle açıldığında ise fitneye yol açar. Edeb, bu ikisi arasındaki mîzânı korumaktır.

"Men enbeeke hâzâ" (Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim bildirdi?" dedi)

Sırrı ifşâ eden zevce, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) durumdan haberdâr olduğunu görünce bu suâli sorar. Gizlice aktardığını sandığı sözün Nebî tarafından bilinmesine şaşırır. Oysa Nebî, beşerî kanallarla bilgi alan bir kul olduğu gibi, Hakk'ın bildirmesiyle gaybdan da haber alan bir peygamberdir.

Bu suâl, hatâsı yüzüne söylenen insanın ilk nefsânî tepkisidir. Beşerî tabîat, kabâhatini sükûnetle kabûl etmek yerine derhâl savunmaya geçer. Sorulan soru, bir pişmanlık ya da îtiraftan ziyâde, mes'ûliyeti başka yöne çevirme gayretidir. Sırrı bizzat açan kimsenin kendi fiilini bırakıp dışarıda fâil araması, nefsin kendi kusûrunu örtme meylini gösterir.

"Kâle nebbeeniye'l-Alîmul-Habîr" (Peygamber: "Bana Alîm ve Habîr olan Allâh bildirdi" dedi)

Bu cevap, "O, sırrı da ondan daha gizli olanı da bilir" (Tâhâ, 20/7) âyet-i kerîmesiyle aynı hakîkate açılır. Kul sözünü gizlice aktardığını zannetse de Cenâb-ı Hakk o sırrı ve sînede saklanan en gizli niyetleri dahi ihâta eder.

Alîm ismi önceki âyette Hakîm ile birlikte zikredilmişken, burada Habîr ismiyle gelir. Alîm, her şeyi ezelî, ebedî ve mutlak sûrette kuşatırken; Habîr, o mutlak ilmin gizli hâllere, en ince ayrıntılara ve fiillerin arkasındaki niyetlere nüfûz eden vechesidir. Alîm her şeyi icmâlî olarak bilir. Habîr ise o bilginin zuhûr mahallindeki husûsî hâline nüfûz eder. Bu yüzden sırrın ifşâsı Habîr ismiyle karşılanır; zîrâ mesele dilden dökülen sözden ziyâde, o sözü söyleten iç hâl, zaaf ve niyetlerdir.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde bu husûs, Zâtî ilim ile esmâ ve sıfâta âit ilim ayrımıyla açıklanır (Şit Fassı, c. I, s. 201-203). Zâtî ilim, Hakk'ın kendi Zât'ına olan kadîm ve mutlak ilmidir ve ma'lûmâta tâbi' değildir. Esmâ ve sıfâta âit ilim ise bu Zâtî ilmin taayyünler, hâller ve fiiller sahasında tafsîlî olarak zâhire çıkmasıdır. Bu ikinci cihette ilim, ma'lûmun zuhûr tarzına tâbi' görünür: Ezelde bilinen hakîkat, şehâdet âleminde kendi sûreti, hâli ve fiiliyle açığa çıkar.

Muhammed Sûresi'ndeki "Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim" (Muhammed, 47/31) beyân-ı ilâhîsi de bu ma'nâ üzerine anlaşılmalıdır. Buradaki bilme, Hakk'ın bilmediği bir şeyi sonradan öğrenmesi kâbilinden olmayıp, ezelde sâbit olan isti'dâdın imtihân meydanında fiile dökülerek şühûda gelmesidir. Önceki icmâlî ilim iken, imtihânla zâhire çıkan tafsîlî ve zevkî ilimdir.

Kul dahi kendi hakîkatini ancak hâdiselerin aynasında tadar: Sabır musîbette, tevekkül belirsizlikte, muhabbet ise fedâkârlıkta âşikâr olur. Hakk bunları ezelde bildiği gibi, zuhûr mahallinde de bütün tafsîlâtıyla ihâta buyurur.

Enfüsî yönden Alîm ve Habîr isimlerinin idrâki kulda iki hâl doğurur: Haşyet ve emniyet. Haşyet, hiçbir niyetin ve gizli maksadın Hakk'tan saklı kalamayacağını bilmenin getirdiği mehabettir. Emniyet ise bütün hâllerinden haberdâr olan bir Mevlâ'nın terbiyesinde bulunduğunu idrâk etmenin huzûrudur.

Bu idrâk sâlike iki aslî edep kazandırır: Murâkabe ve setr. Murâkabe, başkasının sırrını ve kusûrlarını kurcalamayı bırakıp kendi iç hâline dikkat kesilmektir. Setr ise şâhit olduğu hatâyı örtmek ve kendisine tevdî edilen sırrı muhâfaza etmektir.

Hakk her sırrı bilen Habîr, dilediğini örten Settâr'dır. Kula düşen vazîfe de, sırrı emânet bilen bir kalp ve dil sâhibi olmaktır.