İn tetûbâ ila(A)llâhi fekad saġat kulûbukumâ(s) ve-in tezâherâ ‘aleyhi fe-inna(A)llâhe huve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihu-lmu/minîn(e)(s) velmelâ-iketu ba'de żâlike zahîr(un)
(Ey peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrail de, salih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.
Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz eğildi. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibrîl ve müminlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır.
Tahrîm Suresi'nin 4. ayeti, Peygamber'in eşlerine hitap ederek tevbe ve itaatsizlik durumlarında karşılaşacakları sonuçları dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, kalplerin eğilimi, yardımlaşma ve destek gibi temel kavramlar üzerinden ilahi iradeyi ve peygamberin konumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe, işlenen bir günahtan veya hatadan dönmek, pişmanlık duymak ve bir daha yapmamaya azmetmektir. Ayetteki 'تَتُوبَآ' ifadesi, Peygamber'in eşlerinin Allah'a yönelerek hatalarından vazgeçmelerini, O'nun rızasını kazanmak için samimi bir dönüş yapmalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tevbe, Kur'an'da sadece bir pişmanlık hali değil, aynı zamanda Allah'a doğru bilinçli bir yöneliş ve O'nun emirlerine uyma kararlılığı olarak ele alınır. Bu ayetteki kullanımı, Peygamber'in eşlerinin Allah'a karşı olan sorumluluklarını hatırlatarak, O'na tam bir teslimiyetle dönmelerini öğütler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): صَغَتْ kelimesi, kalbin bir şeye doğru eğilmesi, meyletmesi anlamına gelir. Ayetteki 'فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا' ifadesi, Peygamber'in eşlerinin kalplerinin, Peygamber'e karşı hoş olmayan bir duruma veya dünya işlerine doğru eğilim gösterdiğini, dolayısıyla tevbe ile bu eğilimin düzeltilmesi gerektiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu kelime, mecazi olarak kalbin haktan sapması, doğru yoldan ayrılması anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, Peygamber'in eşlerinin kalplerinin, Peygamber'e karşı sergiledikleri tutumlar nedeniyle doğru istikametten bir miktar sapma gösterdiğini ve tevbe ile bu sapmanın giderilmesi gerektiğini ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): صَغْو, bir şeyin bir tarafa doğru eğilmesi, meyledilmesi demektir. Kalbin صَغْو'u ise, onun bir şeye doğru yönelmesi, ona ilgi duymasıdır. Ayetteki kullanım, Peygamber'in eşlerinin kalplerinin, Peygamber'e karşı sergiledikleri tavırlarla ilgili olarak bir eğilim gösterdiğini ve bu eğilimin tevbe ile düzeltilmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): تَظَاهُر, iki veya daha fazla kişinin bir şeye karşı birbirine destek olması, arka çıkmasıdır. Ayetteki 'وَإِن تَظَـٰهَرَا عَلَيْهِ' ifadesi, Peygamber'in eşlerinin, Peygamber'e karşı olumsuz bir tutumda veya eylemde birbirlerine destek olmaları, işbirliği yapmaları anlamında kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): تَظَاهُر, bir şeye karşı birbirine yardım etmek, destek olmak demektir. Bu ayetteki kullanımı, Peygamber'e karşı birleşerek ona muhalefet etme veya onu zor durumda bırakma çabası olarak anlaşılmalıdır. Bu, olumsuz bir yardımlaşma biçimini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): تَظَاهُر kelimesi, Kur'an'da genellikle bir şeye karşı birleşme, ittifak etme anlamında kullanılır. Bu ayette, Peygamber'in eşlerinin Peygamber'e karşı olumsuz bir tavırda birleşmeleri ve birbirlerine destek olmaları durumunu ifade eder, bu da ilahi bir uyarıyı beraberinde getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mevlâ kelimesi, velayet kökünden türemiş olup, yakınlık, dostluk, yardım ve sahiplik gibi anlamları içerir. Ayetteki 'فَإِنَّ ٱللَّهَ هُوَ مَوْلَىٰهُ' ifadesi, Allah'ın Peygamber'in en yakın dostu, yardımcısı ve koruyucusu olduğunu, dolayısıyla ona karşı yapılan her türlü olumsuzluğun Allah'a karşı yapılmış sayılacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mevlâ, hem efendi hem de köle, hem yardımcı hem de kendisine yardım edilen kişi anlamlarına gelebilir. Ancak Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak dost, koruyucu ve yardım edici olduğu anlamını taşır. Bu ayette, Peygamber'in eşlerinin olumsuz tutumlarına karşı Allah'ın Peygamber'i destekleyeceğini ve koruyacağını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Velayet kavramı, Kur'an'da Allah ile müminler arasındaki özel ilişkiyi ifade eder. Allah, müminlerin 'Mevlâ'sıdır, yani onların koruyucusu, destekçisi ve rehberidir. Bu ayette, Peygamber'in Allah'ın özel velayeti altında olduğu, dolayısıyla ona karşı yapılan her türlü eylemin Allah'ın iradesine karşı gelmek anlamına geleceği belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): ظَهِيرٌ kelimesi, birine arka çıkan, destek olan, yardım eden anlamına gelir. Ayetteki 'وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذَٰلِكَ ظَهِيرٌ' ifadesi, Allah'ın yanı sıra Cebrail, salih müminler ve meleklerin de Peygamber'e yardımcı ve destekçi olduğunu, ona karşı yapılan her türlü olumsuzluğa karşı duracaklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): ظَهِيرٌ, birine arka çıkmak, ona yardım etmek, destek olmak demektir. Bu ayette, Allah'ın Peygamber'e olan desteğinin yanı sıra, Cebrail, salih müminler ve meleklerin de Peygamber'in yanında yer alarak ona yardım edeceklerini ve onu koruyacaklarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): ظَهِيرٌ, 'yardımcı' anlamında kullanılan bir sıfattır. Ayetteki kullanımı, Peygamber'in eşlerinin olumsuz tutumlarına karşı Peygamber'in yalnız olmadığını, aksine Allah'ın, Cebrail'in, salih müminlerin ve meleklerin güçlü bir şekilde ona destek olduğunu vurgular.
Tahrîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(66-4) İn tetûbâ ila'llâhi fe kad sağat kulûbükümâ, ve in tezâherâ aleyhi fe inna'llâhe hüve mevlâhu ve Cibrîlü ve sâlihu'l-mü'minîn, ve'l-melâiketü ba'de zâlike zahîr.
(66-4) (Ey Peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allâh'a tevbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allâh onun yardımcısıdır, Cibrîl de, sâlih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.
Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü merkezinde yer alan fiillerden tevbe bir dönüşü, tezâhur karşılıklı dayanışmayı, müzâheret ise yardımı anlatır.
Önceki âyetlerde, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) bir zevcesine emânet ettiği sırrın diğerine aktarıldığı, iki zevcenin de bu hâdise etrafında aynı tavırda birleştiği anlatılmıştı. Bu âyet evvelâ onları tevbeye çağırır; bu tavırda ısrâr edilmesi hâlinde ise Resûlullâh'ın (s.a.v.) yalnız ve sâhipsiz olmadığını beyân eder.
"İn tetûbâ ila'llâhi" (Eğer siz ikiniz Allâh'a tevbe ederseniz)
Tevbe, lügatte rücû etmek demektir. Zâhiren hatâdan dönmek olan bu fiilin bâtınî hakîkati, kalbin yönünü kaydığı geçici sûretlerden çevirip yeniden Allâh'a yöneltmektir.
Tevbenin her mertebede ayrı bir vechesi vardır. Şerîat mertebesinde tevbe, günâhtan pişmanlık duyup ona dönmemeye azmetmektir. Tarîkat mertebesinde kalbi mâsivânın, ya'nî Hakk'tan gayrı olan meşgûliyetlerin istilâsından arındırmaktır. Hakîkat mertebesinde kendine varlık, kudret ve tesir nisbet etme vehminden sıyrılmaktır. Ma'rifet mertebesinde ise kesretin dağınıklığından kurtulup vahdete bağlanmaktır.
Tevbenin Hz. Peygamber'e (s.a.v.) değil, Allâh'a yöneltilmesi, evliliğin mahremiyetine ve emânetine riâyet etmeyi Allâh'a itâatle ilişkilendirir. Bu mahremiyeti ihlâl eden kimse, bir kula karşı kusûr etmiş olmakla kalmaz, Allâh'ın koyduğu hudûdu da aşmış olur.
Tevbe, Kur'ân dilinde hem kul hem Hakk hakkında kullanılır. Kul Hakk'a döner; Hakk da kuluna rahmetiyle yönelir, ona dönüş kapısını açar ve tevbesini kabûl eder. "Sonra, tevbe etsinler diye onlara döndü" (Tevbe, 9/118) âyet-i kerîmesi uyarınca, kulun Hakk'a dönüşü ancak ilâhî rahmetin kula önceden teveccüh etmesiyle mümkündür.
Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), Allâh'ın gündüz günâh işleyenin tevbe etmesi için geceleyin, gece günâh işleyenin tevbe etmesi için de gündüz elini açtığını haber verir (Müslim, Tevbe, Bâb: 31, Hadîs no: 2759). Burada "el açmak", rahmet kapısının kul için dâimâ açık tutulduğuna işârettir.
Âyetin tertîbinde bu rahmet mîzanı tecellî eder. Tevbeye da'vetin îkaz ve tehdîdden önce zikredilmesi, "Rahmetim gazabıma galebe çaldı" kudsî hadîsindeki ma'nâya işâret eder (Buhârî, Bed'ü'l-Halk, Bâb: 1, Hadîs no: 3194; Müslim, Tevbe, Bâb: 14, Hadîs no: 2751).
"Fe kad sağat kulûbükümâ" (Çünkü kalpleriniz kaymıştı)
Sağa fiili, kalbin bir yana meyletmesi, eğilmesi ve kulak kabartmasıdır. En'âm Sûresi'nde âhirete inanmayanların kalplerinin aldatıcı söze meylini tasvir ederken de aynı kök kullanılır (En'âm, 6/113). Kalbin sağması, Hakk'ın râzı olduğu istikâmetten saparak geçici sûretlere yönelmesidir.
Âyette doğrudan "isyân ettiniz" denilmeyip "kalpleriniz kaymıştı" buyrulması, asıl meselenin dış fiilde değil, kalbin yönelişinde olduğunu açığa çıkarır. Fiil, içteki meylin dışa vurmasından ibârettir.
Kad vurgusuyla pekiştirilen bu geçmiş zaman kipi, meylin gelip geçen bir vesveseden ibâret kalmayıp fiilen gerçekleştiğini ortaya koyar. Ancak âyetin tevbeye da'vetle başlaması, bu kaymanın henüz yerleşik bir hâl almadığını, dönüş kapısının açık tutulduğunu gösterir.
Bâtınî bakışla kalp, Hakk'ın ma'rifetine mahal olan latîfedir. Tasavvuf ehli indinde makbûl olan "Yerim de göğüm de beni kuşatamaz; fakat mü'min kulumun kalbi beni kuşatır" kudsî hadîsi , kalbin bu ma'rifet mahalli oluşuna işâret eder.
Kalp, isminde bulunan "takallub" ya'nî hâlden hâle dönme ma'nâsı gereğince rûh ile nefs, kabz ile bast, cemâl ile celâl arasında dalgalanan bir tabîata sâhiptir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Ey kalpleri çeviren Allâh'ım, kalbimi Senin dînin üzere sâbit kıl" duâsı (Tirmizî, Deavât, Bâb: 89, Hadîs no: 3522), kalbin bu değişkenliğini ve sâlikin ancak Hakk'ın hıfzıyla sebâta erebileceğini beyân eder.
Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), Âdemoğlunun kalbini Rahmân'ın iki parmağı arasında dilediği gibi evirip çevirdiğini haber vermiştir (Müslim, Kader, Bâb: 17, Hadîs no: 2654). Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ahmed Avni Konuk bu iki parmağı cemâlî ve celâlî tecellîler olarak yorumlar. Kalp bu iki tecellî arasında çevrilirken kimi zaman lütufla genişleyip bast ve üns hâline bürünür, kimi zaman kahırla daralıp heybet ve kabza bürünür. Bu sürekli takallub, kulun kendi başına bırakılmadığını, dâimâ ilâhî tasarruf altında bulunduğunu âşikâr kılar. Kalbin istikâmeti kulun kesbî gücüne değil, doğrudan Hakk'ın tesbîti ve tecellîsine bağlıdır (c. I, s. 238; c. XI, s. 29; c. XII, s. 238).
Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinde kalp, Hakkânî, melekî, nefsânî ve şeytânî yönelişlerin kesiştiği bir dört yol ağzı olarak tasvir edilir. Kalbe gelen her kasıt ve hâtıra bu yollardan birinden gelir. Sâlik bâzen Hakk'a çağıran bir ilhâma, bâzen meleğin hayra sevk eden telkînine, bâzen nefsin hevâsına, bâzen de şeytanın vesvesesine muhâtap olur. Kalbin kayması, bunlardan hangisine kulak verdiğiyle ilgilidir. Kalbi korumanın yolu, içine doğan hâtırayı fiile dökmeden evvel menşeini ayırt edebilmektir (c. VI, s. 105-107).
Kalbin mâsivâya meyli, bir tecellîde yâhut mazharın bizzat kendisinde takılıp kalmasıyla âşikâr olur. Cemâle kapılıp celâli, celâlden ürküp rahmeti göremeyen ya da mazhardaki ilâhî vechi fark edemeyen kalp için halk, Hakk'a açılan bir âyet olmaktan çıkıp perdeden ibâret kalır.
Bu kaymanın temelinde görüş kusûru yatar. Konuk'un Mesnevî şerhinde belirttiği üzere insan, vehmî varlığını hakîkî zannettiğinde su ve çamurdan ibâret bedeninde hapsolur; mebdei (Hakk'tan geldiğini) ve âkıbeti (yine O'na döndürüleceğini) bir arada göremez. Bu dar görüş sebebiyle kendi benliğine ve bedenî varlığına meyleden kalp için "sağa" (kayma), varlığı yanlış yorumlamanın kaçınılmaz bir netîcesidir (c. VIII, s. 423).
"Ve in tezâherâ aleyhi" (Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız)
Tezâherâ fiili z-h-r kökünden gelir. Sırt, arka ve destek ma'nâsını taşıyan bu kök, karşılıklılık kalıbıyla iki tarafın birbirine sırt vermesini, ortak bir direnç oluşturmasını anlatır.
İnsan bir anlık gafletle hatâ edebilir, kalbi bir yöne meyledebilir. Ancak hatâda birbirine arka çıkmak, o meyli kişisel bir sürçme olmaktan çıkarıp ortak bir cepheye dönüştürür. Kalpte başlayan kayma, destek bulduğunda büyür. Cemâlî tecellînin açtığı mühlette tevbeyle önü alınmadığında, ilâhî terbiyenin celâlî îkazını da'vet eder.
Enfüsî bakışla tezâhur, kalpteki küçük bir meylin nefsânî kuvvelerden destek bulmasıdır. Nefs o meyli sâhiplenir, akl-ı maâş ona mazeretler üretir ve alışkanlıklar da bu meyli besler. İçerideki bu dayanışmayla ilk kayma, giderek yerleşik bir melekeye dönüşür. Erken fark edilen meyil dönüşe açıkken, karaktere yerleştikten sonra sökülmesi güçleşir. Bu yüzden meyil, sâbit bir hüküm hâline gelmeden tevbe ile kesilmelidir.
"Fe inna'llâhe hüve mevlâhu" (Şüphesiz Allâh onun Mevlâ'sıdır)
İki kişinin zâhirî dayanışması karşısında, bizzat ilâhî velâyet tecellî eder. Sûrenin ikinci âyetinde ümmete hitâben gelen "Allâh sizin Mevlâ'nızdır" hükmü, burada hüve zamirinin te'kîdiyle Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) tahsis olunur. Onun hâmîsi doğrudan Allâh'tır.
Cibrîl, mü'minlerden sâlih olanlar ve melekler bu aslî velâyetin ardından zikredilir. Yardımcı olarak zikredilen bu zevât, ilâhî velâyetin farklı mertebelerdeki mazharlarıdır. Âyet, Resûlullâh'ın (s.a.v.) yalnız olmadığını beyân ederken, her türlü desteği tek bir asıla ve kaynağa bağlar.
Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) hakîkati olan Hakîkat-i Muhammediyye, esmânın cem'ine mazhardır. Bu küllî merkez karşısında cüz'î kuvvetlerin müstakil bir hükmü ve tesiri yoktur. Zâhirde beşerî dayanışma ne kadar güçlü görünse de, deryâ karşısındaki dalgalar misâlidir. Yegâne tasarruf ilâhî velâyete âittir.
Enfüsî yönden bu hakîkat sâlike kuvvet verir. Kalp, nefs-i emmâre ile ona tâbi' olan akl-ı cüz'înin ittifâkı karşısında kendini yalnız ve çaresiz zannedebilir. Ancak Hakk'a yönelen kalbin sâhibi ve hâmîsi bizzat Allâh'tır. İçerideki nefsânî direnç ne kadar gürültülü olursa olsun, ilâhî velâyet kalbi kuşatır. Bu idrâk yerleştikçe sâlik, telvînin dalgalanmalarından kurtulup temkîn makâmının sükûnetine ulaşır.
"ve Cibrîlü" (Cibrîl)
Âyet, ilâhî velâyet beyanının ardından nusret mertebelerini sıralar: Cibrîl, mü'minlerin sâlihi ve melekler. Nusret önce mutlak kaynağına nisbet edilmekte, ardından gaybî, rûhânî ve beşerî mazharları gösterilmektedir. Böylece, asıl fâilin Hakk olduğu ve sayılan unsurların bu yardımın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret bulunduğu anlaşılır.
Hazarât-ı Hamse diliyle bakıldığında, Allâh lafzı yardımın mutlak kaynağı olan Zât mertebesine (Lâhût) teveccüh eder. Cibrîl sıfat mertebesine (Ceberût), melâike ilâhî emrin rûhânî icrâsı olarak esmâ mertebesine (Melekût) işâret eder. Sâlihu'l-mü'minîn ise şehâdet âleminin kâmillerini, ya'nî tüm mertebeleri kendinde cem' eden İnsân-ı Kâmil'i temsîl eder. Nusret, gaybdan şehâdete kadar uzanan bütün varlık mertebelerinde tecellî eder.
Vahyi gayb hazînesinden alıp mahalline eksiksiz ulaştıran emîn elçi olan Cibrîl, Kur'ân'da "Rûhu'l-emîn" (Şuarâ, 26/193) ve "Rûhu'l-Kudüs" (Nahl, 16/102) isimleriyle de anılır. Meleklerden ayrı zikredilmesi, onun ilâhî hitâbı peygamberlere ulaştıran husûsî mukarrebiyetini gösterir.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî şerhindeki îzâhına göre; mukarreb meleklerden İsrâfîl sûretlerin ve cisimlerin hayâtına, Mîkâîl bedenlerin rızkına, Azrâîl sûretle ma'nânın ayrılmasına memur kılınmışken; Cibrîl rûh-i insânînin hayâtına ve kalbin rızkına bakar. Cibrîl'in getirdiği, cismin değil kalbin gıdâsı olan ilm-i ledündür. O, salt haber taşıyan bir elçi olmanın ötesinde, kalbi ihyâ eden ma'nânın vâsıtasıdır (c. IX, s. 509-511).
Resûlullâh (s.a.v.) beşerî haber kanallarına muhtaç değildir. Hücre-i saadette gizlenen sır, ilâhî irâdeyle Peygamber'e izhâr edilir. Cibrîl bu te'yîd ve ihbâr düzeninin rûhânî vechesidir. Nefsânî karışımlara, ifşâ ve dedikoduya açık olan beşerî kelâmın aksine; Cibrîlî haber kaynağından kopmadan, mahallini şaşırmadan ve emânet vasfını yitirmeden nübüvvet mahalline ulaşır.
Enfüsî yönden Cibrîl, gaybî ma'nâyı idrâk edip kalbe ulaştıran rûhânî aklıdır. Konuk'un şerhinde insan aklı Cibrîl misâliyle açıklanır: Akıl, kendi isti'dâdı ölçüsünde gayb cihetine nazar ederek aldığı ma'nâyı şehâdet âlemine indirir ve amel mertebesine taşır. Ancak burada kasdedilen, nefsin hîlelerine hizmet eden akl-ı maâş değil, ma'nâyı aslına uygun indiren nûrânî idrâktir (c. IX, s. 118-119).
Cibrîl'in enfüsî koruması, sâlikin kalbine indirilen sahîh uyarı ve ilhâmlar ile gerçekleşir. Bâzen hâtıra gelen bir âyet, görülen bir rüyâ ya da yaşanan bir hâdise, nefsin vesveselerinden âzâde birer rûhânî îkazdır. Sâlikin vazîfesi, bu Cibrîlî ma'nâyı nefsânî hayâl ve vehimden ayırt etmek, gelen uyarıyı emânet bilerek Hakk'ın rızâsına uygun bir amele dönüştürmektir.
"Ve sâlihu'l-mü'minîn" (sâlih mü'minler de)
Salâh, bozukluğun giderilmesi, şeyin kendi yerini, fıtrî dengesini ve istikâmetini bulmasıdır. Bulunduğu mertebenin hakkını vererek îmânı hâline, hâli ameline, ameli ise istikâmetine uygun düşen kimse sâlihtir.
Sâlih mü'min, kendi hevâsına göre hareket etmeyip Hakk'ın koyduğu ölçülere göre amel eden tahkîk ve yakîn ehlidir. Bu yönüyle sâlih amel, Terzi Baba'nın Îmân ve Îkân kitabında belirttiği üzere, "ma'nâsı ve programı Hakk'tan, tatbîki kuldan olan ameldir". Nisâ Sûresi'ndeki, "Kim Allâh'a ve Peygamber'e itâat ederse, işte onlar, Allâh'ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler..." (Nisâ, 4/69) âyeti, bu zümrenin rûhânî beraberliğini ilan eder.
Âyette sâlih mü'minler çoğulu yerine, mü'minlerin sâlihi ifâdesiyle tekil lafız tercih edilmiştir. Bu kullanım, sayıca çokluktan ziyade sâlihlik vasfının kendindeki birliğine ve bu vasıfta birleşen sâlih zümrenin sadâkatine işaret eder.
Bâtınî bakışla sâlihu'l-mü'minîn, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) nübüvvet nûruna bağlı velâyet ehlidir. Onlar Hakk'ın dînini zâhiri ve bâtınıyla, sözün ötesinde hâl ve amel ile taşıyan, Resûl'ün gaybî emânetlerini sadâkatle muhâfaza eden kimselerdir. Tekil hitap, bu sâlihlerin dağınık fertler olmaktan ziyade, müşterek bir velâyet ve vahdet hakîkati etrafında kenetlenmiş ma'nevî safını bildirir.
Enfüsî cihetten sâlihu'l-mü'minîn, sâlikin içinde ıslâh olmuş hâlleridir. Sıdk, sabır, tevekkül, rızâ ve yakîn kalbe yerleştikçe nefs-i emmâreye karşı sarsılmaz birer destek kuvvetine dönüşür. İçerideki bu ıslâh olmuş hâller, dışta sâlih dostların, ihvânın ve mürşidin rûhânî nazarlarıyla birleşerek sâliki takviye eder.
"Ve'l-melâiketü ba'de zâlike zahîr" (Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar)
Elçilik ve kuvvet ma'nâlarını taşıyan melâike, ilâhî emrin rûhânî ordusudur. Cibrîl'in ardından meleklerin de ayrıca anılması, Resûlullâh'a (s.a.v.) yönelen yardımın tek bir mertebeyle sınırlı kalmayıp bütün gaybî mertebeleri kuşattığını âşikâr kılar.
Ba'de zâlike ifâdesi, hem mertebeler arası tertîbi hem de birbirini takviye eden ilâve kuvveti bildirir. Önce ilâhî velâyet, ardından Cibrîl'in emînliği, sâlihlerin sadâkati ve nihâyet melâikenin rûhânî müzâhereti sıralanır. Âyet, baştaki "tezâherâ" fiili ile sondaki "zahîr" vasfı arasında kök ve ma'nâ birliği kurar: İki eşin Resûl'e karşı gösterdiği beşerî dayanışmanın mukâbilinde, rûhânî nizâmın sarsılmaz ittifâkı yer alır.
Melâike çoğul olduğu hâlde zahîr kelimesinin tekil gelişi, yardım edenlerin çokluğuna rağmen nusretin tek bir merkezden, ilâhî emre tam bir teslîmiyetle yöneldiğini îmâ eder.
Resûl'ün (s.a.v.) arkasında durmak, hakîkatte onun arkasında duran Hakk'ın velâyetine yaslanmaktır. "Kim Resûl'e itâat ederse, muhakkak Allâh'a itâat etmiş olur" (Nisâ, 4/80). Ve "Şüphesiz sana biât edenler, gerçekte Allâh'a biât etmektedirler..." (Fetih, 48/10) âyetleri, Resûl'e yönelen bağlılığın doğrudan Hakk'a yönelen bağlılık olduğunu beyân eder.
Enfüsî yönden, sâlikin iç âleminde ibâdet ve sülûk ile kazanılmış rûhânî kuvvetler nefsânî sıkıntı ânında kalbin lehine dizilir. Melekût ordusunun Resûl'ün (s.a.v.) arkasında saf tutması gibi, bu kuvveler de nefs-i emmâre ile akl-ı cüz'înin ittifâkı karşısında kalbin yanında durur. Böylece, bâtında mahfûz olan ilâhî velâyet, kulun kendi iç kuvvetleriyle zâhire çıkar.