İçeriğe atla
Tahrîm 5Cüz 28 · Sayfa 560

Tahrîm Sûresi 5. Âyet

التحريم

Sohbete sor

‘Asâ rabbuhu in tallekakunne en yubdilehu ezvâcen ḣayran minkunne muslimâtin mu/minâtin kânitâtin tâ-ibâtin ‘âbidâtin sâ-ihâtin śeyyibâtin ve ebkârâ(n)

Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-5) Asâ rabbuhû in tallakakunne en yubdilehû ezvâcen hayren minkunne muslimâtin mu'minâtin kânitâtin tâ'ibâtin âbidâtin sâ'ihâtin seyyibâtin ve ebkârâ.

(66-5) Eğer o (Peygamber) sizi boşarsa, Rabbinin ona, sizden daha hayırlı; kendisini Allâh'a teslîm eden, îmân eden, sürekli itâat eden, tevbe eden, ibâdet eden, oruç tutan / seyr eden, dul ve bâkire eşler vermesi umulur.


Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Dördüncü âyetteki tevbeye da'vet ve ilâhî nusret beyânının ardından gelen bu hitap, îkazı bir adım ileri taşır. Resûlullâh'ın (s.a.v.) zevcelerini boşaması hâlinde, Rabbinin ona daha hayırlı eşler vermeye kâdir olduğu bildirilir.

"Asâ" (umulur ki)

Asâ lafzı, kul hakkında ihtimal ve beklenti bildirirken, Hakk hakkında kesinlik ifâde eder. Kur'ân'da Hakk'a nisbet edilen asâ, şart tahakkuk ettiğinde inecek hükmün beyânıdır. Bu lafız muhâtabı emniyetin getirebileceği gevşeklikten çekip alarak havf ile recâ arasında tutar. Hemen önce gelen tevbe da'vetiyle birlikte düşünüldüğünde ise recâ kapısının açık bırakıldığı görülür.

"Rabbühû" (onun Rabb'i)

Rabbühû izâfeti, meseleyi beşerî geçimsizlik dâiresinden çıkarıp doğrudan ilâhî terbiye ve tasarrufa bağlar. İşârî cihetten rabbuhû ifâdesi, her varlığı kendi isti'dâdına göre kemâle erdiren Rabb-i Hâss hakîkatine bakar. Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) Rabb-i Hâss'ı ism-i câmi' olan Allâh ismidir. Ezvâc-ı tâhirât, Resûlullâh'ın (s.a.v.) nikâhında bulunmakla bu kuşatıcı terbiyenin dâiresine girmişlerdir. Âyet onlardan bu yüce makâma yaraşır bir edep talep eder; aksi takdîrde Rabbü'l-Erbâb'ın o hususî dâireye daha lâyık zevceler ikâme edeceğini ihtâr eder.

"Tallakakünne" (sizi boşarsa)

Talâk, salıvermek, serbest bırakmak ve bağı çözmek anlamlarına gelen t-l-k kökündendir. Nikâh, ahid ile kurulan bir bağdır; talâk ise bu bağın çözülmesidir.

Enfüsî yönden talâk, kalbin mâsivâ ile olan bağını kesmesidir. Gönül nefsânî alışkanlıklarına ve kendisini Hakk'tan alıkoyan kayıtlara tutundukça, daha hayırlı tecellîlerin mahalli olamaz. Kelime-i tevhîdin "lâ ilâhe" nefyiyle mâsivâyı bırakıp "illâllâh" ile Hakk'a bağlanması gibi, mâsivâdan talâk da kalbin ezelî mîsâkını tazelemesidir.

"Yubdilehû" (onun için değiştirir, yerine başkasını koyar)

Yubdilehû fiili, zâhirde zevce değişikliğini bildirirken, bâtınî yönden tecellî mahallerinin her ân değişip dönüşmesine işâret eder. Âlem kevn ve fesâd üzerine kurulmuştur. Hiçbir hâl kalıcı değildir. Bir kayıt çözülürken başka bir kapı açılır.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde bu dönüşüm "halk-ı cedîd" (ya da "teceddüd-i emsâl") kavramıyla şöyle açıklanır (Mukaddime, c. I, s. 38-39):


Âlem sûretlerinin hepsi dâimâ yeni halk ediliş içindedir. Her an başka başka halk ediş ve yeni vücûd gelir.

Ve her göz açıp kapama süresi içinde başka var etme ve ortadan kaldırma gerçekleşir. Velâkin bu var etme ve ortadan kaldırma rahmânî feyzin sona erme ve yenilenme sürati sebebiyle idrâk olunmaz. Ve bu sürat sebebiyle, eşyâ sûretlerinin istikrâr üzere olduğu zannedilir.

Kısacası kâinat sûretlerinden hiçbir sûret, iki anda dâimî kalmaz. Fakat ortadan kalkan sûret, sonradan olan sûretin benzeri olduğundan duyu bu değişime vâkıf olamaz. Çünkü âlemin bütün hepsi a'râzdan ibârettir; ve a'râz ise iki zamanda dâimî kalmaz. İmkân dâhilinde olan varlıklar onların sûretiyle Hakk'ın açığa çıkmasından ibârettir.

Ve bu açığa çıkma ise, Hakk'ın tecellîsidir. Hakk'ın tecellîsinde sâbit oluş yoktur; tekrâr da yoktur. Çünkü "külle yevmin hüve fîy şe'n" (Rahmân, 55/29) âyet-i kerîmesi gereğince Hakk her anda bir başka iştedir.


Âlemdeki bu teceddüd enfüsî cihette, sâlikin içindeki hâllerin ve nefsin tebdîli olarak yaşanır. Hakk bir hâli giderip yerine başkasını getirir. Dün ağır gelen bugün kolaylaşır; dün gönlü bağlayan bugün tesirini yitirir. Sâlikin edebi, gidenin ardından feryâd etmeyip, geleni kulluk terbiyesi içinde karşılamak ve bu tebdîli Hakk'ın ıslâhı olarak görmektir. Sülûkun başında rûha direnen nefs de terbiye ile tebdîl olunur; teslîm, îmân, kunût, tevbe ve ibâdetle saflaşarak rûhun seyrine râm bir yoldaş hâline gelir.

"Ezvâcen" (zevceler)

Ezvâc kelimesi sûrenin birinci âyetinde de geçmişti. Zâhiren bununla Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) mübârek eşleri kastedilir. İşârî yönden ezvâcen lafzı, gelen tecellîye yaraşır tâze bir kabûl kâbiliyetinin açılmasıdır. Varlık âleminin aslı da bu zevciyyet (çiftlik) üzerine kuruludur: Akl-ı küll fâil mertebesinde Kalem gibi nakşederken, Nefs-i küll kâbil mertebesinde Levh gibi o nakşı kabûl eder. Küllî çiftin bu izdivâcından bütün kevnî sûretler zuhûra gelir.

"Hayren minkünne" (sizden daha hayırlı)

Hayr; iyi, faydalı, makbûl ve Hakk'ın rızâsına uygun olan şeydir.

Âyetin devâmında sıralanan vasıflar (müslimât, mü'minât, kânitât, tâibât, âbidât, sâihât) Hakk'a doğru seyrin merhalelerini gösterir. Sâlik bu yolda teslîmiyetle başlar, îmânla kalbini tahkîm eder, kunûtla istikâmet kazanır, tevbeyle sürçmelerinden arınır, ibâdetle bütün hâllerini kulluğa çevirir, sâihât ile de dünyâ bağlarından çözülür.

Bu vasıf dizisi, Ahzâb Sûresi'ndeki meşhûr âyetin bir hülâsası niteliğindedir. Orada Cenâb-ı Hakk "müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, itâat eden erkekler ve itâat eden kadınlar... oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar..." diye sayar ve hepsine "mağfiret ve büyük bir ecir" va'd eder (Ahzâb, 33/35). Tahrîm Sûresi'ndeki bu âyette ise aynı vasıflar, Resûlullâh'ın (s.a.v.) hânesine yaraşır zevcelerin şahsında toplanır.

Enfüsî yönden "daha hayırlı zevceler", rûha direnmeyen, terbiye ile saflaşmış ve Hakk'a yönelişte ona yoldaş olmuş nefsânî kuvvetlerdir. Eski bağlar çözüldüğünde, yerlerine daha temiz, daha uyumlu ve istikâmete elverişli hâller konur. Âyetin sıraladığı vasıflar da bu iç dönüşümün merhaleleridir.

"Müslimât" (teslîm olmuş kadınlar)

Müslimât, selâmet, esenlik ve bütünlük anlamlarına gelen s-l-m kökündendir. İslâm, kulun kendisini Hakk'a teslîm ederek selâmete yönelmesidir. Müslime ise bu teslîmiyeti niyetinde ve yaşayışında taşıyan kadındır.

Teslîmiyet, kulun aczini ve hudûdunu bilerek Hakk'ın hükmüne rızâ göstermesidir. Nefs kendi tedbîrine ve hevâsına bel bağladıkça sıkışır; Hakk'a yöneldikçe emniyet bulur. Teslîm olan kalp, hâdiseleri kendi dar görüşüyle değil, ilâhî hikmet ve rahmetin genişliği içinde karşılar. Bu yönüyle teslîmiyet bir zaafiyet değil, nefsin iddiâsından çıkıp Hakk'ın selâmetine sığınmasıdır.

Müslimât vasfının başta yer alması, sûrenin başından beri işlenen beşerî irâdenin sınırını bilme esasıyla irtibatlıdır. Bu vasıf, diğer bütün kemâlâtın zeminidir; teslîmiyet olmadan îmân kalbe yerleşmez, îmân yerleşmeden kunût süreklilik kazanamaz; kunût olmadan da tevbe, ibâdet ve seyr sağlam bir istikâmet bulamaz.

"Mü'minât" (îmân etmiş kadınlar)

Mü'minât, güven, emniyet ve tasdîk anlamlarını taşıyan e-m-n kökündendir. Îmân, dil ile ikrâr edilenin kalp ile tasdîk edilerek iç emniyete dönüşmesidir. Mü'mine, Hakk'ın va'dine, hükmüne, ilmine ve rahmetine güvenen, bu güveni kalbinde sâbit kılan kadındır.

Mü'minât vasfının müslimâttan sonra gelişi, zâhirden bâtına doğru bir mertebe tertîbidir. İslâm, kulun Hakk'a boyun eğip teslîm olmasıyken, îmân bu teslîmiyetin kalpte kökleşmesidir. Kur'ân'da bedevîlere hitâben, "Siz îmân etmediniz; lâkin 'boyun eğdik, teslîm olduk' deyin; çünkü îmân henüz kalplerinize girmedi" (Hucurât, 49/14) buyurulması bu mertebe farkını gösterir.

Mü'min aynı zamanda Hakk'ın bir ismidir. Emniyet veren de, kalbe îmânı yerleştiren de O'dur. Bu cihetten kuldaki îmân, hakîkatte Mü'min ismiyle o kalpte beliren tecellîdir. Bu tecellîyle kul taklîdden tahkîke yürüdükçe, kalbindeki tasdîk yavaş yavaş şühûda döner. Dışarıdan haber alınarak bilinen emniyet, müşâhede ile bulunan emniyete inkılâb eder.

Îmân bahsi hakkında daha geniş îzâhât için Terzi Baba'nın Îmân ve Îkân kitabı ile Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Mü'minûn Sûresi kitabına mürâcaat edilebilir.

"Kânitât" (sürekli itâat eden, kunût hâlinde olan kadınlar)

Kânitât, dâimî itâat, sükûnetle yöneliş, huşû içinde duruş ve Hakk'ın huzûrunda edebi muhâfaza etme anlamlarına gelen kunût kelimesinden türetilmiştir. Kânite, itâati geçici bir duygu olmaktan çıkarıp kalıcı bir ahlâka dönüştüren kadındır.

Kânit kimse her ânında kendisini Hakk'ın huzûrunda bilir ve bu şuurla edebini muhâfaza eder. Bu biliş onu taşkınlıktan korur; hâline vakar, fiiline edep, yönelişine istikrâr kazandırır.

Enfüsî olarak kânitât, sâlikin iç dünyasında dağınık kuvvetlerin Hakk'ın emri altında toplanmasına işâret eder. Nefsin îtirazları kesilir, kalp itmi'nâna erer; irâde, akıl ve diğer bâtınî kuvvetler ilâhî hükme rızâ ile boyun eğer.

"Tâibât" (tevbe eden kadınlar)

Tâibât, tevbe edenler demektir. Tevbe, kulun hatâdan, gafletten ve nefsin yönelişinden dönerek Hakk'a rücû etmesidir.

Müslimât teslîmiyeti, mü'minât kalpteki tasdîki, kânitât süreklilik kazanmış itâatti anlatır. Tâibât ise bu istikâmette bir sürçme olduğunda hemen Hakk'a dönme melekesidir. Bu makâmda tevbe, işlenmiş bir günâhın ardından gelen bir kerelik pişmanlıktan ziyâde, her nefeste yüzünü yeniden Hakk'a çeviren dâimî bir uyanıklığa dönüşür.

"Âbidât" (ibâdet eden kadınlar)

Âbidât, kulluk, boyun eğme ve hizmet anlamlarına gelen a-b-d kökünden türemiştir. Âbide, kulluk ve ibâdet yönü bütünüyle şahsiyetine yerleşmiş kadındır.

Bu vasfın beşinci sırada zikredilmesi, ibâdeti sırf zâhirî bir amel olmaktan çıkarıp önceki vasıfların beslediği bir ubûdiyyet hâline bağlar.

İbâdet, kulun kendi irâdesiyle gaybdaki Allâh'a ikilik üzere kulluk etmesidir. Bu mertebede ma'nâ da fiil de kulda görünür. Ubûdet ise kulun benlik vehmini kaldırmasıyla zuhûra gelir. Kul aradan çekildiğinde o mahallde hükmünü yürüten bizzat Hakk olur. Artık kulluk, uzakta tasavvur edilen bir ma'buda yöneliş değil, hâzır olan Hakk'ın kulda fiilini yürütmesidir. Özetle, "ibâdet kulun fiilidir, ubûdet ise Hakk'ın fiilidir".

Seyrde amel ile ilerleyene âbid, ilimle yükselene âlim, amel ve ilmi kendi varlığından soyunarak Hakk'a bağlayana ârif denir. Âbid bedeniyle ibâdet eder, âlim ibâdetin hükmünü ve hikmetini bilir, ârif ise ibâdet edenin de ibâdete kuvvet verenin de Hakk olduğunu müşâhede eder.

"Sâihât" (oruç tutan, seyr eden kadınlar)

Sâihât, akmak, dolaşmak ve seyr etmek anlamlarındaki s-y-h kökündendir. Klâsik tefsîrlerde bu kelime ekseriyetle "oruç tutan kadınlar" şeklinde açıklanır. Çünkü oruçlu kimse, nefsin alıştığı gıdadan ve arzudan uzaklaşarak bir tür iç yolculuğa çıkar. Seyyah nasıl yurdundan ayrılıp yolda zahmete katlanırsa, oruçlu da nefsin yurdu sayılan alışkanlıklardan sıyrılarak Hakk'a yönelmenin meşakkatini taşır. Bu yönüyle sâihât; hicret eden kadınları, ilim ve ibâdet yolunda yürüyenleri ve dünyâya bağlanmayan zühd ehlini hatırlatır.

Bâtınen sâiha, varlık mertebelerinde durmadan seyr eden, bir tecellîde takılıp kalmayan mazhardır. Her tecellîde kendisine açılan ma'nâyı alır ve bir sonraki zuhûra geçer. Sâlikin iç âlemi de bu akış üzeredir: Bir hâle erer ama onu mülk edinmez; bir zevke ulaşır ama "buldum" deyip orada durmaz. Gelen tecellîyi seyrinde kendine perde kılmaz.

Her ânın tecellîsi yenidir. Sûfîlerin "ibnü'l-vakt" (vaktin çocuğu) dedikleri sâlik de bu yeniliğe karşı uyanık olmalıdır. O, geçmişin hâtırasıyla oyalanmak yâhut geleceğin vehmine kapılmak yerine, bulunduğu ânın hükmünü idrâk edip o hükmün edebiyle yoluna devâm eder.

Sâihâtın işâret ettiği oruç, enfüsî düzeyde Gazâlî'nin İhyâ'da zikrettiği üç mertebeyi kendinde toplar. Avâmın orucu mideyi yemekten içmekten ve bedeni şehevî arzulardan uzak tutmaktır. Havâssın orucu âzâları (göz, kulak, dil ve eli) günâhtan çekmektir. Ehassu'l-havâssın orucu ise kalbi Hakk'tan gayrı her düşünceden boşaltır. Sâiha bu üç mertebeyi cem eder: Zâhirde oruç, bâtında nefsin alışkanlıklarından hicret, enfüste Hakk'a doğru kesintisiz seyr.

"Seyyibât ve ebkâr" (dullar ve bâkireler)

Seyyibât, evlendikten sonra boşanmış veya dul kalmış kadın anlamındaki seyyibe kelimesinin; ebkâr ise henüz evlenmemiş bâkire anlamındaki bikr kelimesinin çoğuludur.

Zâhirde bu iki vasfın birlikte zikredilmesi, evlilik geçmişinin bir imtiyaz ölçüsü kılınmadığını, her iki hâlin de ilâhî takdîrin dâiresinde bulunduğunu ihtâr eder. Kadının asıl kıymeti, zâhirî nikâh geçmişinden ziyâde Hakk'a yönelişteki ihlâs ve kemâliyle ölçülür.

İsmâîl Hakkı Bursevî (k.s.) hazretleri, bu iki vasfın Hz. Meryem (a.s.) ile Firavun'un hanımı Âsiye'ye (a.s.) işâret ettiğini ve Cenâb-ı Hakk'ın âhirette bu iki hanımı Hz. Peygamber'e (s.a.v.) eş kılacağını nakleder. Nitekim sûrenin sonundaki tertip de bu münâsebeti doğrular; on birinci âyette Hz. Âsiye, on ikinci âyette ise Hz. Meryem mü'minlere örnek gösterilir.

Bu naklî vechelerin ötesinde, seyyibât ile ebkâr teceddüd-i emsâl sırrı üzerinden de okunabilir. Teceddüd-i emsâl sırrınca, her tecellî öncekine benzese de aslında yeni bir zuhûrdur. Bu cihetten bikr, tecellînin daha önce dokunulmamış, ilk ve tâze vechine; seyyibe ise o tecellînin geçmiş mertebelerle irtibatlı, tecrübe barındıran yönüne bakar.

Enfüsî yönden bu iki vasıf, sâlikin kalbindeki tecrübe ile tazeliğin cem'idir. Sâlikin nefsi ve kalbi, geçmiş tecellîlerden izler, ibretler ve hikmetler taşıdığı ölçüde seyyibe; her yeni tecellîyi ilk kez karşılaşıyormuşçasına saf bir hayretle kabûl ettiği ölçüde ise bikrdir. Geçmişin tecrübesi ona basîret ve mîzan sağlarken, yeni tecellî içindeki hayret ve diriliği muhâfaza eder.