İçeriğe atla
Tahrîm 6Cüz 28 · Sayfa 560

Tahrîm Sûresi 6. Âyet

التحريم

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâran ve kûduhâ-nnâsu velhicâratu ‘aleyhâ melâ-iketun ġilâzun şidâdun lâ ya'sûna(A)llâhe mâ emerahum ve yef'alûne mâ yu/merûn(e)

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-6) Yâ eyyuhellezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâren vakûduhân nâsu vel hicâretu aleyhâ melâiketun gılâzun şidâdun lâ ya'sûnallâhe mâ emerehum ve yef'alûne mâ yu'merûne.

(66-6) Ey îmân edenler! Kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun. O ateşin üzerinde çok sert, çok güçlü melekler vardır ki Allâh'ın kendilerine emrettiği şeylere aslâ isyân etmezler ve emrolundukları şeyi harfi harfine yerine getirirler.


Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Sûrenin ilk beş âyetinde hitap önce Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şahsına, ardından zevcelerine yönelmişti. Bu âyette ise hitap genişleyerek bütün mü'minleri ihâta eder. Nebevî hânede yaşanan îkaz, artık ümmetin her hânesine uzanan bir terbiye emridir. Âyet, her mü'mine önce kendi nefsini, sonra kendisine emânet edilen ehlini ateşten koruma vazîfesini omuzlatır.

"Yâ eyyühe'llezîne âmenû" (Ey îmân edenler)

Îmânın mertebelere göre farklı îzâhları vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Mü'minûn Sûresi adlı kitabında bu seyir şöyle özetlenmiştir (s. 9-10):


Îmân genelde "dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk" şeklinde ifâde edilir. Özelde ise Hakk'ın "Mü'min" esmâsının insân aynasında tecellî etmesidir.

Hakîkî îmâna seyrin dört kapısı vardır:

Bu kapılardan ilki, "İslâm" ya'nî "teslîm" olmak, inancını diliyle ikrâr (beyân) etmek ve şerîatın beş şartını yerine getirmektir. Bunları yapan kişiye "Müslüman" denir.

Bundan sonra kişi, sâlih amellerle ve temiz bir niyetle yoluna devâm ederse, daha evvel dilinde olanı kalbi de tasdîk etmeye başlar, böylece ikinci kapıya ya'nî "îmân" kapısına ulaşıp "mü'min" olur.

Kişi yine seyrine ve çalışmalarına devâm ederse, meşhûr Cibrîl (a.s.) hadîsinde ifâde edilen, "Hakk'ın her an kendisini gördüğü bilincine" ya'nî "ihsân" kapısına ulaşır ve ona artık "muhsin" derler.

Buraya kadarki îmân anlayışı "isneyniyyet" ya'nî "ikilik" üzerinedir. "Hakk" ve "kul" olarak iki ayrı varlık vehmine dayanır. Eğer kişi, "çık aradan kalsın yaradan" hükmüne uyar da o ikiyi bire düşürür ve Hakk'a dâir şüphesiz ve tereddütsüz bir ilme, "ikân"a, ya'nî "yakîn"e ulaşıp Hakk'a vâsıl olursa, "ârif"lerden olur.

Yakîne ulaşıncaya kadar kişi "lâfzen mü'min" iken, diğer ifâdeyle "taklîdî îmân" sâhibi iken, buraya varınca "Hakkan mü'min" ya'nî hakîkaten mü'min olur, Hakk esmâsının zuhûru olur.


Kul o anda hangi şuûr ve idrâk düzeyindeyse, "Yâ eyyühe'llezîne âmenû" hitâbını da o mertebeden duyar.

Âyet, îmân emâneti ile hâne mes'ûliyetini birlikte hatırlatır. Nefsi ve ehli ateşten koruma emri, îmânı kalpte duran hareketsiz bir tasdîkten çıkarıp söze, lokmaya, terbiyeye, sırra ve hâne nizâmına yayılan bir şuûra bağlar. Mü'min, kendi nefsini ve ehlini Allâh'ın emâneti bilir. Bu şuûrla kalbini, dilini ve evinin nizâmını gözetir.

"Âmenû" lafzının kökü olan e-m-n, emniyet ve emân ma'nâlarını taşır. Îmân, kulun Hakk'ın emânına sığınması ve kalbin bu emânda sükûn bulmasıdır. Kalbi Hakk'ın emânında karar kılmayan kimse, ehline emniyet taşıyamaz.

Âyetin muhâtabı îmân etmiş kimselerdir. Burada ateşe götüren tehlike, îmân dâiresinin içinde beliren isyân, hudûdu bozma ve hâne nizâmının çözülmesidir. Sûrenin başında bu çözülmenin birkaç sûreti yer alır: Helâlin mahlûk rızâsı uğruna fiilen daraltılması, eşin hîleli bir sözle sakınmaya sevk edilmesi, hanımların kocalarına karşı birbirine dayanıp gizli bir cephe kurması ve emânet edilen sırrın ifşâ edilmesi. Bunların her biri hâne içinde cereyân eden küçük hâdiseler gibi görünse de, eğer Hakk'ın hudûdunu çiğneyen bu hâllere karşı tedbir alınmazsa âile nizâmı bozulur, ateşe götüren bozulma hâne içinde kök salar. Takvâ sâhibi mü'min, Allâh'ın hükmünü ciddiye alan ve bu hudûdun kendi nefsiyle âilesi içinde çiğnenmesine rızâ göstermeyen kimsedir.

"Kû enfüseküm" (kendinizi koruyun)

Kû emri v-k-y kökünden gelir; takvâ da aynı köktendir. Vikâye, bir şeyi zarardan muhâfaza etmek, onunla tehlike arasına siper koymaktır. Âyetin emri, insanın kendisiyle helâke götüren sebepler arasına bilinçli bir takvâ siperi çekmesidir.

Aynı vikâye kökü, mü'minin dilinden bir niyâz olarak da geçer: "Rabbimiz, bize dünyâda da âhirette de güzellik ver ve bizi ateşin azâbından koru" (Bakara, 2/201). Buradaki "kınâ" (bizi koru) ile bu âyetteki "kû" (kendinizi koruyun) aynı kökten gelir. Kul, Rabbinden kendisi için istediği vikâyeyi burada kendi nefsi ve ehli için bir vazîfe olarak üstlenmeye çağrılır.

Enfüseküm, kendinizi demektir. Mü'min evvelâ kendi nefsinde emniyet, istikâmet ve takvâ hâlini kurar. Sonra bu hâl âilesine ve yakın çevresine söz, örneklik ve edep olarak sirâyet eder.

Nefsin yedi mertebesi vardır: Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiye. "Kendinizi koruyun" emri, sâlik hangi nefs mertebesindeyse o mertebenin tehlikesine karşı bir îkazdır: Emmârede şehvet, öfke ve isyândan; levvâmede pişmanlığın ümitsizliğe dönüşmesinden; mülhimede ilhâmı hevâ ve vehimle karıştırmaktan korunmak gerekir. Mutmainne ve sonraki mertebelerde ise hâlin lezzetiyle perdelenmekten, rızâyı ve kemâli kendine mâl etmekten sakınmak icap eder.

"Ve ehlîküm" (ve ehlinizi)

Kendi nefsini gözeten kul, vazîfenin henüz yarısındadır; emir, hânenin kalan fertlerine de uzanır.

Ehl, bir yere, bir hâle veya bir hakîkate mensup olan kimseler demektir. Ehl-i Beyt, ehl-i kitâb, ehl-i dîn, ehl-i hâl ve ehl-i sünnet ifâdelerinde bu âidiyet ma'nâsı vardır. Âyetteki ehl, dar ma'nâda âile fertlerini, geniş ma'nâda kişinin sorumluluğu altındaki yakın çevresini içine alır. İnsan kendi nefsinden hesâba çekildiği gibi, kendisine emânet edilen hâneden, evlâttan ve terbiyesinde tesiri bulunan kimselerden de sorumludur.

Ehlini korumak; onlara dîni öğretmek, örnek olmak, sakındırmak ve duâ etmektir. Fakat hidâyetin hükmü Hakk'a âittir; insan en yakınını dahi zorla ehl-i îmân yapamaz. Baba evlâdını, koca eşini, hoca talebesini ateşten çekip çıkaramaz. Herkes nihâyetinde kendi îmânı ve ameliyle tek başına Hakk'ın huzûruna çıkar. Nitekim sûrenin onuncu âyetinde, Hz. Nûh ve Hz. Lût'un (a.s.) hanımlarının nebevî bir hânede yaşamalarına rağmen kocalarına ihânet edip cehenneme sürüklendiği beyân edilecektir.

Rivâyete göre ehlini korumanın yolu sorulduğunda Hz. Ali (k.v.) "Onlara öğretin ve onları edeplendirin" buyurmuştur. İbn Abbâs (r.a.) ise "Onlara Allâh'ı hatırlamalarını, O'na itâat etmelerini ve günâhlardan sakınmalarını emredin" demiştir (Taberî, Câmi'u'l-beyân, Tahrîm 66/6).

Bu korumanın zâhirdeki tatbîki en açık biçimde çocuğun terbiyesinde görünür. İmâm Gazâlî, "Çocuk, ana babasının elinde bir emânettir; tertemiz kalbi, her nakşı kabûle hazır kıymetli bir cevherdir" der; o cevhere hayır nakşedilirse hayırla, şer nakşedilirse şerle büyür. "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yapar" hadîsi de bunu bildirir (Buhârî, Cenâiz, Bâb: 92, Hadîs no: 1385; Müslim, Kader, Bâb: 22, Hadîs no: 2658).

Hânenin korunması maddî geçim ve himâyeyi aşar; helâl lokmayla beslemeyi, hayâtı salât vakitlerinin ritmine alıştırmayı, hayâ ve ölçü kazandırmayı, doğru sözü ve büyüğe hürmeti öğretmeyi, kötü arkadaştan muhâfazayla sâlih çevreye yönlendirmeyi ve ibâdeti sevdirmeyi içine alır. İmâm Gazâlî İhyâ'nın çocuk terbiyesi bahsinde bu tatbîkin ölçülerini etraflıca verir.

Bu ta'lîm ve edep ancak muhabbet zemininde kök tutar. Çocuğun kalbinde Hakk'a, Resûlüne, Kur'ân'a ve sâlihlere karşı sevgi uyanmadan verilen bilgi kuru kalır. Hz. Resûlullâh (s.a.v.) torunlarını sever, secde hâlinde sırtına çıktıklarında onları incitmemek için doğrulmayı geciktirirdi. Edep, böyle şefkatle verilir.

Hâne terbiyesi üç direk üzerinde durur: Ev halkını Hakk için birbirine bağlayan muhabbet, küçüğü ezmeden büyüğe hürmeti koruyan şefkat ve her ferdin hakkını gözetip çocuklar arasında ayrım yapmayan adâlet. Bu üç direk zayıfladığında hânede güven sarsılır, söz tesirini kaybeder.

Enfüsî yönden sâlikin ehli, kendisine emânet edilen ve gönül hânesinde kürsîlerde oturan esmâ-i ilâhiyyedir. Sâlik bu esmâyı nefsânî yönde kullanırsa, onları esmâ-i nefsiyyeye dönüştürmüş, onlara zulmetmiş, Hakk'ın emânetine ihânet etmiş olur. Bu bakımdan "ehlinizi koruyun" emri, bu isimleri terbiye ederek nefsin esâretinden kurtarmak ve yeniden ilâhî aslına döndürmektir.

Hâne terbiyesinin bir başka enfüsî karşılığı daha vardır. Sâlikin iç dünyâsında yeni uyanan latîfeler onun ma'nevî çocuğu gibidir; buna veled-i kalb denir. Sâlik bu çocuğa hoyrat davranır veya onu ihmâl ederse, nefs-i emmâreye kaptırır; edep ve istikâmetle büyütürse iç hânesi nûrânî bir düzene kavuşur.

"Nâren" (yakıtı insanlar ve taşlar olan)

Nâr ve nûr, n-v-r kökündendir; ikisinde de parıltı vardır. Nâr yakarken nûr aydınlatır; celâlin yakıcılığı ile cemâlin aydınlığı aynı hakîkatin iki vechesidir. Zâhirde nâr, günâhkârları saran ve Hakk'ın gazap tecellîsine mazhar olan cehennem ateşidir.

Mesnevî şerhinde Ahmed Avni Konuk âyetin bu bölümünü şöyle îzâh eder (c. I, s. 418):


Büyük kıyâmette, madde âlemine âit sûretler ve unsurlar ateşe dönüşecektir. Bu, aklen uzak görülecek bir şey değildir. Çünkü şiddetli çarpışma ve sürtüşmelerin netîcesinde büyük bir harâret meydana gelir. Buna göre insan, rûhunu îmân ile tabîat âleminin esâretinden kurtaramazsa, maddî ve nefsânî bağları içinde mahpus kalır. Kâfirler de bu maddî ve nefsânî yapılarına tâbi' oldukları için, sonunda ateşe girmeleri kaçınılmaz bir hâl olur.


Enfüsî cihetten nâr, insanı içten içe tutuşturan nefsâniyet ateşidir. Şehvet, gazap, kibir ve gaflet, görünmeden sâhibini için için kül eden közlerdir. Âhirette ise insan, dünyâda sînesinde taşıdığı bu yakıtın sûretiyle karşılaşır. Nefsâniyet ateşi orada Hakk'tan uzaklık (bu'd) ve perdelenme (hicâb) sebebiyle pişmanlık ateşine dönüşür.

Bir başka yönden nâr, nefisteki yanlış zanları ve zulmeti yakıp saflaştıran arındırıcı bir kuvvettir. Hz. Mûsâ'nın (a.s.) gördüğü ateş bu inceliğe güzel bir işârettir. O, çölde bir ateşe yöneldiğinde "Ben bir ateş gördüm; size ondan bir kor parçası getiririm yâhut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum umuduyla gidiyorum" demişti (Tâhâ, 20/10). Fakat mübârek vâdîde, ağaç tarafından kendisine "İnnî ene'llâhu Rabbü'l-âlemîn" (Şüphesiz Ben, âlemlerin Rabbi olan Allâh'ım) hitâbı geldi (Kasas, 28/30). Beşerî göz ateşe yönelmişken hakîkatte ise ilâhî hitâbın kapısı açıldı. Mûsâ (a.s.) için ateş yakıcı bir azâb değil nübüvvet hitâbının zuhûr mahalli oldu. Bu sebeple, ateş lafzı, yakıcılığı yanında celâlin içindeki uyarı, uyandırma ve rahmete çağırma yönüyle de düşünülmelidir.

Abdülkerim Cîlî (k.s.) hazretleri İnsân-ı Kâmil'de celâlin bâtınında dâimâ cemâlin gizli olduğunu, her çetin tecellînin içinden bir cemâl doğduğunu belirtir. İlâhî ikrâm, varlık perdesini yırtıp ardındaki cemâli görünür kılmak üzere, ekseriyetle doğum sancısını andıran bir şiddetle tecellî eder. "Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm" ismi de bu sırra bakar. Bu yüzden ârif, celâl ateşinde bile gizli bir rahmet sezer. Bu incelik, cehennem ateşinin hakîkatini hafifletmek için değil, kulun dünyâdayken uyanıp ondan korunması için zikredilir.

"Vakûduhân nâsu vel hicâretu" (yakıtı insanlar ve taşlar olan)

Vakûd, ateşin beslendiği yakıttır. Âyet, cehennemin odun veya kömürle değil, insanlarla ve taşlarla tutuşacağını bildirir.

Müfessirler hicâretu (taşlar) hakkında farklı açıklamalar nakleder. Bunların kükürt taşları olduğu yahut müşriklerin taptığı putları ifâde ettiği söylenmiştir. "Siz ve Allâh'tan başka taptıklarınız cehennemin yakıtısınız" hitâbı bu ikinci yorumu destekler (Enbiyâ, 21/98). İnsan kendi eliyle yapıp güç vehmettiği putları kurtarıcı sansa da onlar âhirette fayda sağlamak bir yana, ateşini artıran birer yakıta inkılâb eder.

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'de aynı husûsta şöyle buyurmuştur:


Cehennem bir evdir: Sıcaklığı, tutuşmuş havadır. Âdemoğullarından ve ilâh edinilmiş taşlardan başka, o ateşin közü yoktur. Cinler, bu ateşin alevidir. (c. II, s. 399)

Müşrikler, bir kısmı ilâhlarıyla birlikte olmak üzere, ateşe girerler. İlâhların da onlarla birlikte ateşe girmesinin nedeni, ilâhların Allâh karşısında kendilerine fayda vermeyeceğini kesin olarak görmelerini sağlamaktır, çünkü onlar, ilâhları kendi düşünceleriyle ilâh edinmişler; yoksa ilâhî bir yasayla ilâh edinmemişlerdir. (c. XIII, s. 15)


Enfüsî cihetten insanın cehennemin yakıtı olması, kendi amelleriyle ve nefsânî bağlılıklarıyla bu ateşe malzeme taşıması demektir. Taş yakıtı ise merhameti sönmüş, Hakk'ı hatırlamaktan donup katılaşmış kalptir. Nasıl müşrik kendi eliyle yonttuğu putu mâbud edinip ateşine yakıt yapıyorsa, gâfil de katılaştırdığı kalbi taşa çevirip aynı ateşe atmış olur. Put dışarıda taştan yontulurken, gâfilin gönlü içeride taşa döner. Nitekim kalbin katılaşması Kur'ân'da yine hicâre kelimesiyle tasvir edilir: "Sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hattâ daha da katı oldu" (Bakara, 2/74). Gönül Hakk'ı hatırlamaktan uzak kaldıkça katılaşır ve ateşe atılacak taştan farkı kalmaz.

"Aleyhâ melâiketün gılâzun şidâdun" (üzerinde sert ve güçlü melekler vardır)

Melâike, ilâhî emri icrâ eden nûrânî varlıklardır. Âlemde isimlerin hükümleri melekî kuvvetlerle yürür. Melek, vazîfesini cüz'î irâdeyle değil, mutlak itâatle yerine getirir.

Âyette bu melekler iki sıfatla anılır: Gılâz (sert, tâvizsiz) ve şidâd (şiddetli, karşı konulmaz). Bu kapıda yakarış ve mazeret geçersizdir; melek kendisine emredileni sorgulamadan îfâ eder. Burada şefâat değil, hükmün kesin icrâsı esastır.

Kur'ân bu ateşin başındaki melekleri başka yerlerde de zikreder: "Onun üzerinde on dokuz melek vardır" (Müddessir, 74/30). Hemen ardından da "Biz cehennemin bekçilerini ancak meleklerden kıldık" buyrulur (Müddessir, 74/31). Bu bekçilerin reîsi Mâlik adıyla anılır (Zuhruf, 43/77).

Beşerî ilişkilerde katı ve tâvizsiz olmak çoğu zaman kusûr sayılsa da ilâhî hükmün icrâ makâmındaki meleklerde bu vasıf vazîfenin gereğidir. Onlar Kahhâr ve Cebbâr gibi celâlî isimlerin âhiretteki icrâ sûretini taşırlar. Sertlik kendilerinden değil, taşıdıkları hükmün celâlindendir; fâil yine Hakk'tır.

Enfüsî yönden bu iki sıfat, sâlikin kendi nefsine karşı takınması gereken tavra işâret eder. Nefse karşı gılzet, ona tâviz vermemek; şiddet ise onu dizginden ayırmamaktır. Bu makâmda gevşeklik göstermek nefse teslîmiyettir; gerçek merhamet ise onu helâk yolundan çevirmektir.

"Lâ ya'sûnallâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûn" (Allâh'ın kendilerine emrettiği şeyde O'na isyân etmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar)

Bu cümle, meleklerin Allâh'ın emrine mutlak itâatini ve emrolunandan milim sapmadıklarını beyân eder.

Enfüsî yönden bu mutlak itâat, sâlikin iç disiplinine kılavuzluk eder. İnsanın içinde onu hesâba çeken, uyaran ve Hakk'a döndüren kuvvetler bulunur. Bu kuvvetler sıhhatli işlediğinde nefse mazeret üretmez, günâhı süslemez, kusûru haklı göstermez. Kişiyi doğrudan Hakk'ın emrine çağırır.

Nefs araya girdiğinde muhâsebe kendini savunmaya, murâkabe ise kuruntuya dönüşebilir. Melekî kuvvetin alâmeti, nefsin arzularını değil Hakk'ın emrini esas almasıdır. O, kişiye kusûrunu gösterirken onu ümitsizliğe değil, tevbe ve edebe yönlendirir.

Âyetin başındaki "kendinizi koruyun" emri, sonundaki melekî itâat tasvîrinde tamamlanır. Korunmak, nefsin arzularını kontrol altına alıp iç âlemi Hakk'ın emrine itâat eder hâle getirmektir. Dışta âileyi, içte nefsi koruyan bu vikâye, kulun ateşle arasına takvâdan bir siper çeker.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)