Yâ eyyuhâ-lleżîne keferû lâ ta'teżirû-lyevm(e)(s) innemâ tuczevne mâ kuntum ta'melûn(e)
Ey inkar edenler! Bu gün özür dilemeyin! Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.
(İnkâr edenlere): "Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz." (denilir.)
Bu ayet, kıyamet gününde inkarcılara yöneltilen bir hitabı içermekte olup, onların dünyada işledikleri amellerin karşılığını göreceklerini ve özürlerinin kabul edilmeyeceğini vurgulamaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu ilahi yargının kesinliğini ve adaletini pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamlarına gelir. Dini bağlamda ise Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, yani inkar etmek demektir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberlerini inkar edenleri, hakikati bile bile reddedenleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr', Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'şükr'ün zıttıdır. Allah'ın lütuflarını ve hakikatini görmezden gelmek, nankörlük etmek ve nihayetinde Allah'ı inkar etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, bu inkarın ahiretteki sonucuna işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): A-z-r kökü, bir kusuru veya hatayı gidermek, affedilmesini istemek için bahane sunmak demektir. Ayetteki 'lâ ta'tezirû' ifadesi, kıyamet gününde inkarcıların sunacakları hiçbir mazeretin kabul edilmeyeceğini, çünkü hakikatin apaçık ortaya çıktığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): A-z-r fiili, bir eylemin sorumluluğunu hafifletmek veya ortadan kaldırmak için gerekçe sunmak anlamına gelir. Bu ayette, inkarcıların dünyadaki amellerinden dolayı ahirette mazeretlerinin geçersiz olacağı, çünkü hesap gününün mazeret kabul etme yeri olmadığı vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): C-z-y kökü, bir amelin karşılığını vermek veya almak anlamına gelir. Bu karşılık, yapılan işin niteliğine göre iyi veya kötü olabilir. Ayetteki 'tüczevne' ifadesi, inkarcıların dünyada işledikleri kötü amellerin cezasını çekeceklerini, yani hak ettikleri karşılığı bulacaklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): C-z-y, bir fiilin sonucunu, karşılığını ifade eder. Kur'an'da genellikle ahiretteki hesaplaşma ve amellerin karşılığının verilmesi bağlamında kullanılır. Bu ayette, inkarcıların dünyadaki amellerinin tam ve adil bir şekilde karşılığını görecekleri, hiçbir haksızlığa uğramayacakları belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-m-l kökü, irade ve bilinçle yapılan her türlü fiili ifade eder. Kur'an'da genellikle insanın dünyadaki davranışlarını, eylemlerini ve bu eylemlerin sonuçlarını belirtmek için kullanılır. Ayetteki 'ta'melûne' ifadesi, inkarcıların dünyada bilinçli olarak yaptıkları kötü işleri ve bu işlerin ahiretteki karşılığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kelimesinin Kur'an'da sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda niyetleri ve kalbi durumları da kapsadığını belirtir. Bu ayette, inkarcıların hem dışa vuran eylemleri hem de içsel inançsızlıkları ve niyetleri kastedilmekte, bunların toplamının ahiretteki karşılığına işaret edilmektedir.
Tahrîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(66-7) Yâ eyyuhellezîne keferû lâ ta'tezirûl yevm, innemâ tuczevne mâ kuntum ta'melûn.
(66-7) Ey inkâr edenler! Bugün özür beyân etmeyin! Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını görüyorsunuz.
Bu âyet-i kerîme bizlere Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden okunmaktadır; zîrâ kulun, Rabbinin huzûrunda kendi amellerinin hesâbıyla yüzleşmesini anlatır.
Önceki âyette mü'minlere "kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" hitâbıyla vikâye ve rahmet cihetinden seslenilmişti. Burada ise hitap inkâr ehline dönerek adâleti öne çıkarır; karşılarına çıkan kötü âkıbet, dünyâdaki amellerinin tabiî netîcesidir.
"Yâ eyyuhellezîne keferû" (Ey inkâr edenler!)
Kefere fiili, bir şeyin üzerini örtmek ve kapamak ma'nâsındaki k-f-r kökünden türemiştir. Şer'î ve zâhirî cihetten küfür; Hakk'ın varlığını, birliğini, âyetlerini veya nîmetlerini örtmektir.
Bâtınî yönden küfür, insanın ilâhî tecellîleri hayâl ve vehim perdesiyle örtmesi; Allâh'ın mutlak varlığı karşısında kendisine ve eşyâya bağımsız bir varlık nisbet etmesidir. Gaflette yaşayan ve kendini Hakk'ın gayrı gören mü'min de bu vehmiyle zuhûrdaki Hakk'ı perdeler.
Müşâhede ehli müstesnâ, her insan kendi zihninde tasavvur ettiği bir ilâhî sûrete bağlanarak farkında olmadan o sûrete kulluk eder. Tasavvuf ıstılâhında "ilâh-ı mu'tekad" denilen bu bâtınî perdenin îzâhını, Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinden dilini sadeleştirerek buraya aktaralım (Hûd Fassı, c. II, s. 317-318):
Bilinsin ki, müşâhede sâhiplerinin dışında olan her bir şahsın, zihninde tasavvur edip inandığı birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların bütün hepsinden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve hayâl ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olması gerekir, derler. Ve onların ibâdeti bu sûretedir. Oysa o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu inanışlarındaki ilâhları nefislerinin aynı olur. Bundan dolayı nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kâdar fark vardır ki, putperestlerin putu âşikâr olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsûstur. Ve bunların bahis ve mücâdelelerindeki ma'nâ ancak hayâllerindeki ilâhı bir dîgerine kabûl ettirmekten ibârettir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister.
Fakat müşâhede sâhipleri böyle değildir. Onların kalpleri, aklî zannlardan ve vehmî inanışlardan sâfidir. Bu hakîkat sâhibi zâtlar, İlâh'ın zât'ı yönünden, taayyün ve kayıtlanma kabûl etmeyeceğini, ancak isimler ve sıfatlar yönüyle, muhtelif sûretlerde tecellîleri bulunduğunu bilirler ve kendilerine mahsûs bir inanış ile kayıtlanmayıp O'nu her şeyde müşâhede ederler.
Önceki sınıf İhlâs sûresini okuyup ma'nâsına muhâlefet ederler. Yânî Hakk, kimseden doğmadığı halde, onlar nefislerinden doğurur ve îcâd ederler ve bu hayâli sûretlerini Hakk'a denk edinmiş olurlar. İkinci sınıf ise, ne sonradan olandan doğurur ve îcâd ederler ve ne de denk edinirler.
Şimdi Hakk, inanış ehline, hayâllerindeki sûrete uygun olarak tecellî ettiği zaman, onu kabûl edip tasdîk edici olurlar ve o sûrete uymayan bir şekilde olan Hakk'ın tecellîsini inkâr edip ondan Hakk'a sığınırlar. Ve hakîkatte, Hakk'a karşı kötü edebde bulundukları halde, bu inkârlarıyla edebi muhâfâza ettiklerini zannederler. Bununla berâber Hakk, hâricî ve zihnî sûretlerin hepsinde tecellî edici olduğundan, onların inandıkları ve hayâl ettikleri sûretlerde tecellî eden dahi Hakk'tır. Onların kötü edebleri, Hakk'ı sâdece o sûrete mahsûs kılmış olmalarından ileri gelmektedir.
Küfür lafzının iki işârî vechi daha vardır: İlki, Hakk'ın kulun günâhlarını Gafûr ismiyle örtmesidir ki bir sonraki âyette bu husûs "Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter" ifâdesiyle beyân edilecektir. İkincisi ise ilâhî sırları ehil olmayanlardan korumak üzere setretmektir.
Tasavvuf dilinde bu ikinci sır, küfr-i hakîkî ve küfr-i bâtıl ayrımıyla anılır. Bâtıl küfür Hakk'ın varlığını örterken, hakîkî küfür kendi kendini gizler. "Âriflerin küfrü" olarak bilinen bu oluşum, Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Namaz Sûreleri (2) kitabında şöyle aktarılır (s. 112-113):
Ariflerin küfrü ise şöyledir: İrfân ehli kendi bünyesinde zuhûrda olan Hakk'ın varlığını her yerde her zaman açığa çıkarmaz ve hatta gerek olmadıkça hiçbir zaman açığa çıkarmaz, ve özünde olan Hakk'ın varlığını dışındaki kendi beşeriyeti ile bilerek ve şuûrla perdeler, örter.
Beyazıd-ı Bistâmî bu anlama işâret etmek için; "Ben otuz yıldan beri Allâh ile konuşurum ama insanlar benim kendileriyle konuştuğumu zannediyorlar" demiştir.
Yine bu konuda anlattığımız bir hikâye vardır: İki ârif arkadaş bir akşam namazını kılarlar iken imam dalgınlıkla iki rekâtta da bu sûreyi [Kâfirûn] okumuş, neyse namaz bitmiş camî'den çıkmışlar yolda giderlerken âriflerden biri diğerine, "İmâm ne yaptı gördün mü?" diye sormuş, diğeri de, "Evet, gördüm-duydum" demiş. "Kâfirûn sûresini iki kere okudu", demiş, bu sefer diğer ârif olan, "ama birini senin için birini de benim için okudu", demiş.
Bu husûsta ârifler şöyle demişlerdir: "Küfrü bâtıl mutlak hakk-ı örtmüştür. Küfrü Hakk ise kendi kendini örtmüştür."
"Yâ eyyuhellezîne keferû" nidâsı Kur'ân-ı Kerîm'de doğrudan hitap olarak sâdece bu âyette geçer. Bu sözün asıl muhâtabı, kıyâmet günü cehenneme sevk edilen inkâr ehlidir; zîrâ dünyâ tevbe ve teklîf yurdu, âhiret ise hüküm ve cezâ mahallidir. Bununla birlikte, bu uhrevî hitâbı dünyâda okuyan inkârcıya da mü'mine de birer hisse vardır. Dünyâdaki inkârcı bu sözde, tevbe kapısı henüz açıkken karşılaşacağı kötü âkıbeti işitir. Mü'min ise kendi nefsindeki gizli küfürden, ya'nî hakîkati örten gaflet ve benlik perdelerinden sakınmaya çağrılarak o gün bu dehşetli hitâba muhâtap olmaktan şimdiden sakındırılır.
"Lâ ta'tezirû" (Özür beyân etmeyin!)
Ta'tezirû; özür dilemek, mâzeret ileri sürmek ve hatâya gerekçe aramak demektir. Özür ve tevbe ancak imtihân kapısı açıkken, dünyâ hayâtı sürerken gösterilen samîmî yönelişle makbûl olur. Amel defteri kapanıp hakîkatler açığa çıktıktan sonra, kalpte karşılığı bulunmayan sözlü mâzeretlerin kıymeti kalmaz.
Aynı dehşetli sahne Mürselât Sûresi'nde de tasvîr edilir: "Bu, onların konuşamayacağı gündür; kendilerine izin de verilmez ki özür dilesinler" (Mürselât, 77/35-36). Özrün reddi, o gün konuşma ve mâzeret zemîninin bütünüyle ortadan kalkmasındandır.
Tevbe kapısının ne zamâna kadar açık kaldığı husûsunda Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhindeki îzâhât şöyledir (c. VIII, s. 203-204):
2495. "Tövbe için batı tarafında bir kapı vardır; bu kapı kıyâmete kadar halka açık kalır."
[...] Bu beyitte, Ebû Hüreyre hazretlerinden rivâyet edilen şu hadîse işâret edilmektedir: "Kim ki güneşin batıdan doğmasından evvel tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabûl eder." Bu hadîs-i şerîfin âfâkî ve enfüsî ma'nâları vardır.
Âfâkî ma'nâ şudur: Dünyânın ömrü sona yaklaşınca, yeryüzünün kendi ekseni etrafındaki dönüş düzeni, tabîat kuvvetleriyle ilgili bir sebeple sarsılır ve Hakk'ın emriyle tersine döner. İnsanlar bu olağanüstü hâli görünce korkuya kapılır ve Allâh'a yönelirler. Fakat artık belâ ve âşikâr hüküm vakti gelmiş olduğundan, o anda yapılan tevbe kabûl edilmez.
Enfüsî ma'nâ ise şudur: "Kim ölürse, onun kıyâmeti kopmuştur" hadîsi gereğince, ölüm her insanın kendi kıyâmetidir. Ölüm döşeğinde, ya'nî can çekişme hâlinde, insan rûhunun güneşi bu yoğun maddî bedenden çıkarak berzah âlemine doğar. Bu sırada ölmek üzere olan kişiye berzah hâlleri açılır; daha önce inkâr ettiği şeyleri görür ve artık onları tasdîk eder.
Fakat bu anda yapılan tevbe kabûl edilmez. Çünkü ölüm ânındaki kişi gayba îmân etmiş değildir; gördüğü şeylere dayanarak şuhûdî îmân, ya'nî görmeye dayalı bir tasdîk sâhibi olmuştur. Halbuki Allâh katında makbûl olan îmân, Bakara sûresinin başında bildirildiği üzere, "gayba îmân edenlerin" îmânıdır: "Onlar gayba îmân ederler." (Bakara, 2/3)
"El-yevm" (Bugün)
Yevm, sıradan bir takvim günü olmayıp ilâhî bir hükmün açığa çıktığı husûsî vakittir. Kur'ân'daki "yevmü'l-fasl" (ayırım günü), "yevmü'd-dîn" (hesap günü), "yevmü't-tegâbün" (aldanmanın açığa çıktığı gün) gibi terkîpler bu ma'nâyı pekiştirir. Lafzın başındaki elif-lâm takısı muayyen bir vakte delâlet eder. Zâhirde bu, mâzeretlerin kabûl edilmeyeceği o mahşer ânıdır.
Bâtınen ise "el-yevm", Hakk'ın kulun idrâkinde ve müşâhedesinde hâzır bulunduğu her ândır. "Limeni'l-mülkü'l-yevm" ("Bugün mülk kimindir?") (Mü'min, 40/16) âyetindeki "el-yevm", nefsî benliğin aradan çekildiği ve mülkün bütünüyle Vâhid ve Kahhâr olan Allâh'a âit olduğunun idrâk edildiği şuûr ânıdır. İşte bu ân, kulun nefsî benliğinin kıyâmetidir.
"İnnemâ tuczevne mâ kuntum ta'melûn" (Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını görüyorsunuz)
İnnemâ edatı, âhirette kulun karşısına çıkacak olan yegâne hakîkatin dünyâda işlediği amellerinin tabiî netîcesi olduğunu vurgular; başka bir ihtimâle yer bırakmaz.
Tuczevne fiili, karşılık vermek anlamındaki c-z-y kökünden türemiştir. Türkçede cezâ kelimesi ekseriyetle azap ma'nâsında kullanılsa da Arapça aslında hem mükâfâtı hem de kahrı içine alan, fiilin karşılığı ma'nâsında câmi' bir kavramdır. Âyet, her nefsin kendi ektiğini biçeceğini beyân eder: "Kim zerre ağırlığınca hayır işlemişse onu görür; kim zerre ağırlığınca şer işlemişse onu görür" (Zilzâl, 99/7-8).
Edilgen bir sîga ile gelen tuczevne fiilinde, karşılığı veren fâil açıkça zikredilmez. Yegâne fâil-i hakîkî Hakk olmakla birlikte, kul âhirette kendi amellerinin sûretinden başkasıyla karşılaşmayacaktır. Bu cihetten kul, kendi cezâsını henüz dünyâdayken kendi amel ve ahlâkıyla tâyin etmiş olur. Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde, hükmün dâimâ hükmedilenin hakîkatinden doğduğu şu ifâdelerle beyân edilir (Üzeyr Fassı, c. III, s. 86-87):
Hâkim, kim olursa olsun; her hâkîm hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde üzerine hükmedilendir. Ya'nî hâkim ister Hakk olsun, ister halk olsun, bir şeyle ve bir şeyde hükmettiği vakit, ancak o şeyin zâtının ve hakîkatinin gereği ne ise, ona göre hükmeder. [...] Çünkü mahkûm, hâkime der ki: "Benim hâlimin gereği budur. Sen benim hakkımda şu hüküm ile hâkim ol!" Bundan dolayı, mahkûm vereceği hüküm ile evvelâ hâkimi üzerine hükmedilen yapar.
Aynı eserde, kula isâbet eden karşılığın, a'yân-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâda ve bu isti'dâdın fiiller sahasında açığa çıkan tecellîsine bağlı olduğu şöyle îzâh edilir (Ya'kûb Fassı, c. II, s. 186):
Hakk tarafından cezâ yânî karşılık, a'yân-ı sâbitenin Hakk'a verdikleri ilim dolayısıyla ve Hakk'ın vücûd aynasında tecellî eden sûret gereğiyledir. Ve a'yân-ı sâbite, ne hâl üzere idiyseler, kendilerine o şeyin teklîf olunmasını ve kendilerine o haller ile "cezâ yânî karşılık" verilmesini, Hakk'a teklîf ederler. Ve onların bu teklîfini Hakk da, "karşılık" olarak onlara verir. Ve sonuçta kulun üzerinde Hakk'ın eseri, ancak kulun gereğince, yânî ezelde ayn-ı sâbitesinin bulunduğu hâl üzere gerçekleşir.
Bu tecellî düzeninde, kazâ ve kaderde cebr (zorlama) bulunmadığı da şöyle açıklanır (Mukaddime, c. I, s. 21-22):
Şimdi onların mertebelerinin tümünde isti'dâd ve kâbiliyyetleri üzere açığa çıkmalarına Hakk'ın hükmetmesi ilâhî kazâdır. Fakat bu hükümde zorlama yoktur. Çünkü bu hükmü, a'yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir ve Hakk ilk olarak üzerine hüküm verilendir. Ya'nî her bir ayn-ı sâbite kendi zatına âit kâbiliyyetini gösterip Hakk'a demiştir ki: "Ey lütuf sahibi, benim hakkımda saadet hükmünü ver ve beni bu hüküm çerçevesinde açığa çıkar!" Bundan dolayı zorlama her 'ayn'ın isti'dâd ve kâbiliyetlerinden kendi üzerlerine olmuştur.
Hakk'ın hükmü, kulun ayn-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâdın talebine göre zuhûra gelir. Kula isâbet eden tecellî, dışarıdan dayatılan bir hüküm olmayıp, kendi hakîkatinin sûret bulmuş hâlidir. Bu sebeple sâlik, başına gelen her karşılığın kendi bâtınî yönelişiyle olan münâsebetini bilerek nefsini dâimâ hesâba çekmelidir.
Terkîbdeki "kuntum" lafzı süreklilik bildirir. Geçmiş zaman bildiren "kâne" fiilinin ardından gelen "ta'melûn" muzâri (geniş/şimdiki zaman) kalıbı, Arapçada alışkanlık kazanmış ve tabîat hâline gelmiş fiillere delâlet eder. Buradaki küfür de geçici bir sürçme olmayıp, ısrârla sürdürülmüş ve fıtratı bütünüyle kaplamış bir perdedir.
Sûrenin ilk âyetinde geçici bir hatâ Gafûr ve Rahîm isimleriyle karşılanmışken, burada tabîat hâline gelmiş perdeleme "tuczevne mâ kuntum ta'melûn" hükmüyle karşılanır. İlkinde tevbe ve dönüş kapısı açıkken, ikincisinde kul kapıyı kendi eliyle kapatmış, kendi amelinin sûretiyle baş başa kalmıştır.
Âyet aynı zamanda amellerin âhirette sûret kazanacağı hakîkatine, ya'nî "tecessüm-i a'mâl" sırrına işâret eder. Kulun orada karşılaşacağı her şey, dünyâda işlediği amellerin cisimlenmiş sûretidir. Bu hakîkat Gülşen-i Râz'da şöyle îzâh edilmiştir:
Ten gömleğinden soyunduğun, ya'nî öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire görünür olur. Nakledilmiş olduğun berzah âleminde bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya'nî suya karşılık olan sûret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah vücûduna dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar âşikâr olur. Eğer Kur'ân'dan bir delil istersen "yevme tubles serâir; fe mâ lehü min kuvvetin ve lâ nasır" (Târık, 86/9-10) ya'nî, "O günde insânın nefsinde mevcût olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def' edecek bir kuvvet ve yardımcı yoktur. Çünkü sırlarının âşikâr olması, verilen berzaha âit vücûdun gereğindendir" âyet-i kerîmesini oku!
Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, bir takım işâretlerden ibâret olan ameller ve ahlâkın sûret elbisesine bürünerek âşikâr olmalarını olmayacak bir şey sanma! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve elementlerden bitki, hayvan ve maden meydana geldi; ya'nî oksijen, azot, karbon vb. gibi basit elementler gaz hâlinde sûretsiz oldukları halde, yoğunlaşıp madenler, bitkiler ve hayvanlar sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece, senin bütün ahlâkın cân âleminde bâzen nûrlar ve bâzen de ateşler sûretinde âşikâr olur. (Terzi Baba şerhi, s. 109-110)
Bu durum, "el-cezâü min cinsi'l-amel" (karşılık amelin cinsindendir) kâidesinin tecellîsidir. Her amel, bir tohum gibi kendi cinsinden bir semere (meyve) verir. İsmâîl Hakkı Bursevî'nin Rûhu'l-Beyân'da belirttiği üzere, dünyâda Hakk'ı bâtıl perdeleriyle örten ve O'nun müşâhedesinden mahrûm kalan kimse, âhirette de rü'yet-i cemâlden mahrûmiyetle cezâlandırılır.
Sâlik, bugün gönlüne hangi tohumu ektiğine dikkat etmelidir. Şehvet, gazap, kibir, haset ve gaflet tekrarlandıkça cehennem ateşine yakıt hazırlarken; tevbe, takvâ, hayâ ve ihlâs nûrânî sûretlere bürünür. Kulun yarın karşılaşacağı manzara, bugün ısrârla beslediği bâtınî hâlin sûret kazanmış şeklidir.