Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû tûbû ila(A)llâhi tevbeten nasûhan ‘asâ rabbukum en yukeffira ‘ankum seyyi-âtikum ve yudḣilekum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yevme lâ yuḣzi(A)llâhu-nnebiyye velleżîne âmenû me'ah(u)(s) nûruhum yes'â beyne eydîhim vebi-eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûranâ vaġfir lenâ(s) inneke ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Ey iman edenler! Allah'a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. "Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter" derler.
Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, "Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kâdirsin." derler.
Tahrîm Suresi 8. ayet, müminlere samimi tövbe çağrısı yaparak, bu tövbenin ahiretteki mükafatlarını ve Allah'ın kudretini vurgulamaktadır. Ayet, tevbe, bağışlanma, cennet ve nur gibi temel İslami kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe, işlenen günahtan dönmek ve pişmanlık duymaktır. Allah'a nispet edildiğinde ise, kulun tevbesini kabul etmek ve ona merhamet etmek anlamına gelir. Ayetteki 'tûbû' emri, kulların günahlarından vazgeçip Allah'a yönelmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tevbe, 'ricû' (geri dönmek) demektir. Kulun Allah'a tevbe etmesi, günahlarından dönüp Allah'ın emrine uymasıdır. Bu ayetteki kullanım, müminlerin Allah'a yönelerek günahlarından arınma çağrısıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tevbe, Kur'an'da sadece günahları bırakmak değil, aynı zamanda Allah'a tam bir yöneliş ve O'nun iradesine teslimiyet olarak ele alınır. Bu ayetteki 'tûbû' ifadesi, müminlerin Allah ile olan ilişkilerini yeniden tesis etmeleri ve O'na samimiyetle dönmeleri gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nusuh, 'halis' ve 'samimi' demektir. 'Tevbeten nasûhan' ise, sahibini günaha dönmekten alıkoyan, halis ve samimi bir tövbedir. Ayetteki bu ifade, tövbenin sadece dilde kalmayıp kalpte de hissedilmesi gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nusuh, bir şeyi en iyi şekilde yapmak ve ona samimiyetle yaklaşmaktır. 'Tevbeten nasûhan' ise, kulun kendisini günahlardan arındırıp Allah'a yönelmesinde samimi olması, bir daha o günaha dönmemeye azmetmesidir. Bu, tövbenin kabul şartlarından biridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nusuh, 'halis olmak' ve 'ayıplardan arınmak' anlamlarına gelir. 'Tevbeten nasûhan', kişinin günahlarından tamamen arınarak, kalben ve fiilen Allah'a yöneldiği, samimi ve eksiksiz bir tövbedir. Ayet, bu tür bir tövbenin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefâra fiili, bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına gelir. Günahlar için kullanıldığında ise, Allah'ın günahları örtmesi, yani onları bağışlaması ve yok etmesidir. Ayetteki 'yukeffira ankum seyyiâtikum' ifadesi, samimi tövbe edenlerin günahlarının Allah tarafından bağışlanacağını müjdeler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kefâra, 'setr' (örtmek) demektir. Allah'ın günahları kefaret etmesi, onları silmesi ve yok etmesidir. Bu ayette, tövbenin bir sonucu olarak Allah'ın kullarının kötülüklerini bağışlayacağı ve üzerlerini örteceği belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefâret, günahın izini silen şeydir. Allah'ın günahları kefaret etmesi, onları affetmesi ve kulun defterinden silmesidir. Ayetteki bu kullanım, tövbenin Allah katındaki değerini ve günahları temizleyici etkisini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet kelimesi, 'cenn' kökünden türemiştir ve 'örtmek, gizlemek' anlamına gelir. Ağaçların sık dallarıyla yeri örttüğü bahçelere cennet denir. Kur'an'da ise, müminlere vaat edilen ahiret yurdunu ifade eder. Ayetteki 'cennâtin' ifadesi, bu mükafat yurdunun güzelliklerini ve bereketini çağrıştırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet, ağaçları ve bitkileriyle yeri örten bahçedir. Ayetteki 'cennâtin tecrî min tahtihâ'l-enhâru' ifadesi, bu bahçelerin altından ırmakların aktığını belirterek, cennetin tasvirini zenginleştirir ve onun güzelliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cennet, bitkilerin ve ağaçların yoğunluğu sebebiyle içindekileri gizleyen yerdir. Kur'an'da ise, Allah'ın salih kullarına hazırladığı ebedi ikametgahı ifade eder. Bu ayette, samimi tövbenin karşılığı olarak cennet vaadi, müminler için büyük bir teşviktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nur, bir şeyi aydınlatan ve görünür kılan ışıktır. Kur'an'da hem maddi ışık hem de manevi hidayet ve ilim anlamında kullanılır. Ayetteki 'nûruhum yes'â beyne eydîhim' ifadesi, kıyamet gününde müminlerin önlerinde ve sağlarında olacak olan ilahi ışığı, yani hidayetlerini ve amellerinin nurunu temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nur kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın hidayeti, vahyi ve doğru yolu temsil eder. Kıyamet gününde müminlere verilen nur, onların kurtuluş ve cennete giden yollarını aydınlatan ilahi bir lütuftur. Bu ayetteki nur, müminlerin ahiretteki konumlarının ve Allah katındaki değerlerinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nur, karanlığı gideren ve yol gösteren ışıktır. Ahiret bağlamında ise, müminlerin amellerinin bir yansıması olarak onlara verilen ilahi bir aydınlıktır. Ayetteki 'nûruhum' ifadesi, müminlerin kıyamet günündeki güvenliğini ve Allah'ın onlara olan lütfunu sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadir, bir şeyi yapmaya gücü yeten demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak kudretini ve her şeye muktedir olduğunu ifade eder. Ayetteki 'inneke alâ külli şey'in kadîr' ifadesi, müminlerin Allah'tan bağışlanma ve nur istemelerinin ardından, O'nun bu istekleri yerine getirmeye gücünün yettiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kadir, 'güçlü, muktedir' demektir. Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun her şeyi dilediği gibi yapmaya gücünün yettiğini ifade eder. Bu ayette, müminlerin dualarının kabul edileceğine dair bir güvence olarak Allah'ın kudretine atıfta bulunulur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kadir, 'her şeye gücü yeten, kudret sahibi' anlamına gelir. Allah'ın bu sıfatı, O'nun yaratma, yönetme ve dilediğini yapma konusundaki sınırsız gücünü gösterir. Ayetteki bu ifade, müminlerin Allah'a olan güvenlerini ve O'nun her türlü dileği gerçekleştirebileceğine olan inançlarını pekiştirir.
Tahrîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(66-8) Yâ eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ, asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ küllî şey'in kadîr.
(66-8) Ey îmân edenler! Allâh'a nasûh bir tevbe ile dönün! Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün ki Allâh, Nebî'yi ve onunla birlikte îmân edenleri rüsvay etmez; nûrları önlerinde ve sağlarında koşar. Derler ki: "Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz Sen her şeye kâdirsin."
Bu âyet-i kerîmenin mü'minleri nasûh tevbeye da'vet eden ilk bölümü Ef'âl-Mülk mertebesinden, cennet hayâtını tasvîr eden ikinci bölümü Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden bizlere okunmaktadır.
Önceki âyette inkâr ehline "bugün özür beyân etmeyin" denilerek her nefsin âhirette dünyâdaki amellerinin sûretiyle yüzleşeceği ihtâr edilmişti. Burada hitap yeniden mü'minlere döner. Âyet, cehennem azâbından korunmanın ve cennete girmenin yolunu beyân eder: Hâlis ve geri dönüşsüz bir nasûh tevbe.
"Yâ eyyuhellezîne âmenû" (Ey îmân edenler)
Bu hitâbın tafsîlâtı altıncı âyette geçmişti. Orada mü'minlere "kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" buyrulmuştu, burada ise tevbe-i nasûh da'veti yapılır.
"Tûbû tevbeten nasûhâ" (nasûh bir tevbe ile dönün)
Tevbe kelimesi dördüncü âyette îzâh edilmişti. "Tevbeten nasûhâ" terkîbi ise Kur'ân'da yalnız bu âyette yer alır.
Nasûh lafzı, arılık ve samimiyet bildiren n-s-h kökündendir; katıksız olmak, yırtığı onarmak ve hayır dilemek ma'nâlarını cem' eder. Buna göre nasûh tevbe; içinde gizli bir niyet, riyâ veya dünyâ menfaati bulunmayan, yırtılan îmân elbisesini gözyaşıyla onaran ve nefse en içten hayrı dileyip onu hakîkat tarafına çeken dönüştür.
Hz. Ömer'den (r.a.) ve Übey b. Kâ'b'dan (r.a.) nakledildiğine göre nasûh tevbe, kişinin günâhtan vazgeçip ona bir daha dönmemesidir; tıpkı sağılan sütün memeye dönmemesi gibi.
İmâm Gazâlî ise İhyâ'da nasûh tevbenin üç şartı olduğunu beyân eder: İlim, hâl ve fiil. İlim günâhın çirkinliğini bilmek, hâl bu bilgiden doğan pişmanlık, fiil ise günâhı terk edip telâfî yoluna girmektir. Bu rükünlerden biri eksik kalırsa tevbe de noksan kalır.
Hasan-ı Basrî'ye (r.a.) nisbet edilen ta'rîfte ise dört şart öne çıkar: Kalbin nedâmeti, dilin istiğfârı, âzâların günâhı terk etmesi ve o günâha bir daha dönmemeye azmetmek.
Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri bu azme mühim bir edep kaydı koyar: Kul geleceğini bilemediği için, "bir daha asla" sözünü kendi gücüne dayanan bir iddiâya çevirmemeli, azmini Hakk'ın tevfîkine bağlamalıdır. İlm-i ilâhîde o kulun aynı günâha döneceği yazılı ise, "bir daha asla" diyen kul iddiâsında yalancı durumuna düşer. Bu yüzden âriflerin nasûh tevbesi Hz. Âdem'in (a.s.): "Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ" (Rabbimiz, nefislerimize zulmettik) (A'râf, 7/23) niyâzında olduğu gibi, geleceğe dâir bir benlik dâvâsı gütmeden doğrudan Hakk'ın rahmetine sığınmaktır.
Tevbe-i nasûhun mâhiyeti, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinde Nasûh adlı bir hamamcının kıssasıyla anlatılır (c. X, s. 68-84). Yüzü ve sesi kadına benzeyen Nasûh, yıllarca kadınlar hamamında tellâklık eder. Yaptığı işin günâh olduğunu bilir, defâlarca tevbe eder; fakat her seferinde nefsi gâlip gelir ve ahdini bozar. Bir gün hamamda padişâhın kızının kıymetli incisi kaybolur. Herkesin soyularak tek tek aranması emredilince, Nasûh'un yıllardır gizlediği hâlin açığa çıkması ve bunun hayâtına mal olması an meselesi olur.
İşte o dehşet ânında, dilin alışkanlığıyla değil, rûhun feryâdıyla Hakk'a sığınır. İnci bulununca Nasûh kurtulur; fakat pâdişâhın kızı onu tekrar çağırdığında da'veti reddeder. Bu kıssanın işaret ettiği veche şudur: Gerçek tevbe insanı önce öldürür, sonra yeni bir hayatla diriltir. Ölen, günâhın çekimine kapılan nefistir; dirilen ise ezelî mîsâka dönen rûhtur. Sütün memeye dönmemesi gibi, arınan rûh da eski günâh mahalline rücû etmez.
"Asâ Rabbüküm" (Rabbiniz umulur ki)
Beşinci âyette geçen asâ lafzı, sâdık yöneliş karşısında ilâhî va'din kesinliğini beyân eder.
Örtme fiilinin fâili olarak "Allâh" yerine "Rabbüküm" (Rabbiniz) isminin zikredilmesi, tevbe eden kulun bağışlanma talebiyle birlikte bir terbiye ve kemâle erdirilme tasarrufuna da muhtaç bulunmasındandır.
Bâtınen tevbe, sâlikin nefsinin tasavvur ettiği hayâlî rableri fark edip onlardan yüz çevirmesidir. Sâlik evvelâ Rabb-i Hâss'ına yönelir. Sonra rablık vasfının Rabbü'l-Erbâb olan Allâh'a âit olduğunu fark ederek yönelişini doğrudan Zât'a taşır.
"En yükeffire anküm seyyiâtiküm" (kötülüklerinizi sizden örtmesi)
Keffâret fiilinin fâili burada bizzat Rabb'dir. Kul hakîkati örttüğünde küfre düşerken, Rabb kulun kusûrlarını örttüğünde bu setr mağfirete dönüşür.
Âyetin silmek yerine örtmek lafzını seçmesi, vukû bulan amelin târihî gerçekliğinden dolayıdır. Hakk'ın Gafûr ve Gaffâr isimleri o kusuru teşhîr edilmekten ve utandırıcı netîcelerinden korur.
Furkân Sûresi'ndeki "Allâh onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân, 25/70) müjdesi ise bu örtmenin bir üst mertebesidir. Orada yalnız setr değil tebdîl vardır. Tebdîl, günâhın sûretini örtmekle kalmaz, onun mâhiyetini değiştirir. Sâdık bir pişmanlıkla hatırlanan her günâh kulda tevâzû, uyanıklık ve dâimî istiğfâr doğurarak birer hasene kaynağına dönüşür.
Seyyiât kelimesi, kötülük ve çirkinlik ma'nâlarını taşıyan s-v-' kökündendir. Bunlar fiilî, kavlî, kalbî ve hâlî olabilir. Harâm fiiller fiilî, yalan ve gıybet kavlî, kibir ve hased kalbî, gaflet ve kasvet ise hâlî seyyiedir. Kökünde enâniyet, ya'nî benlik vehmi bulunur. Dünyâda biriktirilen bu kötülükler âhirette zulmânî bir sûrete bürünerek zâhir olacaktır.
Seyyie anlayışı her mertebede farklıdır. Sûfîlerin "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrabîn" (ebrârın, ya'nî şerîat mertebesinde yaşayanların güzel kabûl ettiği bâzı hâller, mukarrabîn, ya'nî yakîn ehli için eksiklik sayılır) sözü bu hakîkati ifâde eder. Şerîat mertebesinde harâm ve günâhlar; tarîkatte gaflet ve gevşeklik; hakîkatte kula kudret ve tesir nisbet etmek; ma'rifette ise Hakk'tan gayrıyı müstakil görmek birer seyyiedir. Nasûh tevbe, her mertebenin kendi seyyiesinden rücû etmesini gerektirir.
"Ve yüdhileküm cennâtin" (ve sizi cennetlere koyar)
Cennât, örtmek ve gizlemek ma'nâsındaki c-n-n kökündendir. Cin, cünûn ve cenîn kelimeleri de bu kökle irtibatlıdır: Cin gizli varlıktır, cünûn aklın örtülmesidir, cenîn anne karnında gizli bebektir. Ağaçlarla örtülü bahçeye cennet denmesi de bundandır.
Cennet, zâhirde mü'minlere va'd edilen ebedî nîmet yurdudur; işârî yönden ise Hakk'ın rahmetiyle örtülen kulun daha rü'yet ve müşâhedeye açıldığı mertebedir.
Lafzın çoğul gelmesi cennet mertebelerine işâret eder.
Terzi Baba'nın eserlerinde cennetler "amel (veya nîmet) cennetleri" ile "tevhîd cennetleri" olarak iki kısımda ele alınır. Kur'ân'da bildirilen sekiz cennetin yedisi, yedi nefs mertebesinde yaşayanlar için hazırlanan ve doğrudan nefse hitap eden sûrî nîmet cennetleridir. Sekizinci cennet ise âriflerin ve İnsân-ı Kâmil'in dâhil olduğu, kendi içinde dört mertebeye ayrılan tevhîd cennetidir. Bu dört cennetin îzâhını Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Rahmân Sûresi kitabından aktaralım (s. 78-79):
Birincisi: Tevhîd-i Ef'âl'de yaşayan İbrâhîmiyet mertebesinin, meşreb-i İbrâhîmiyet velîleridir. Tevhîd-i Ef'âl hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ fâile illallâh"tır. Bütün varlıkta "fâil-i mutlak"ın Hakk olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi: "Tevhîd-i Esmâ"da yaşayan Mûseviyet mertebesinin, "meşreb-i Mûseviyet" velîleridir. "Tenzîh" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ mevcüde illallâh"tır. Bütün varlıkta mevcûd olanın sâdece Hakk olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
[Üçüncüsü] Tevhîd-i Sıfat'ta yaşayan Îseviyet mertebesinin, "meşreb-i Îseviyet" velîleridir. "Teşbîh" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ mevsüfe illallâh"tır. Bütün varlıkta mevcûdun ve sıfatlarının Hakk'ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk'ın sıfatları olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
[Dördüncüsü] ise: Cennetlerin en üstünü olan Zât cennetidir. "Tevhîd-i Zât"ta yaşayan Muhammediyyet mertebesinin, "meşreb-i Muhammedî" velîleridir. "Tevhîd-i Zât" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ ma'bude illallâh" ile "lâ ilâhe illallâh"tır. Bütün varlıkta var olanın Hakk'ın Zâtından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk'ın Zâtı olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu zâtî irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
Bu [son] iki cennetin bir diğer sâkinleri de vardır ki onlar
da "İnsân-ı Kâmil"lerdir. Az yukarıda bahsedilen zâtlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem' edip o hakîkatlerle beşeriyet libasına bürünmeleri, nâs içinde "gizli hazîne" olarak yaşamaları ve taliplilerini kendi geçtikleri yollardan Hakk'a ulaştırmaya çalışmalarıdır. Bir bakıma "ihsân"ın hakîkatini yaşayanlar da bunlardır. Kelimeleri, "lâ ilâhe illallâh MuhammedürResûlullâh"tır.
İşte nasûh tevbe, sâliki bu cennetlere hazırlayan ilk adımdır.
"Tecrî min tahtihe'l-enhâr" (altlarından ırmaklar akan)
Bu tasvîr, Kur'ân'ın cennet beyânında sıkça tekrar eder. Yedinci âyetteki ateşin katı ve yakıcı hâline mukâbil, burada dâimî bir akış, hareket, canlılık ve serinlik tasvîr edilir.
Irmakların altlarından akması, ilâhî feyzin o makâmın temelinden kesintisiz kaynadığına işâret eder. İşârî yönden bu ırmaklar rahmet, hayât ve nûr akışıdır. Su aktıkça berrak kalır, durgun su ise bozulmaya yüz tutar. Kalp de böyledir: Rahmet ve nûr akışıyla diri kaldıkça idrâki, muhabbeti ve ameli tâzelenir; bu akıştan mahrûm kaldığında kasvete ve gaflete düşer. Bu yüzden cennet suyu "gayri âsin", ya'nî bozulmayan, kokmayan ve sâfiyetini yitirmeyen bir su olarak vasfedilmiştir.
Muhammed Sûresi'nde cennetteki dört ırmak zikredilir: "İçenlere lezzet veren su, asla bozulmayan süt, içenlere lezzet veren şarap ve süzme bal ırmakları" (Muhammed, 47/15). İşârî okumada su şerîatin berrak ilmini ve hayâtı, süt tarîkatin besleyici zikir ve ibâdetini, şarap hakîkatin cezbeli muhabbetini, bal ise ma'rifetin süzülmüş halâvetini temsîl eder. Sâlik dünyâda hangi ırmaktan beslenmişse, âhirette de onun hakîkatiyle karşılaşır.
"Yevme lâ yuhzîllâhu'n-Nebiyye vellezîne âmenû meah" (o gün Allâh, Nebî'yi ve onunla birlikte îmân edenleri utandırmaz)
Yevm burada mahşer günüdür. Rüsvaylık, kusûrun herkesin huzûrunda teşhîr edilmesidir.
"Lâ yuhzî" va'di, mü'minler için dünyâda nasûh tevbe ile örtülen kusûrların o gün de gizlenerek utandırmamasıdır. Nebî (s.a.v.) hakkında ise bu hitap, noksanların setredilmesini değil, onun ismet ve izzetinin âşikâr kılınmasını beyân eder. Sûrenin başındaki mahrem îkaz, bu âyetteki izzet beyânıyla tamamlanır.
"Onunla birlikte îmân edenler" ifâdesi, tarihî beraberliğin ötesinde, nübüvvet nûruna olan bâtınî bağlılığı da hatırlatır. Kim Resûl'ün getirdiği hakîkate îmân eder, onun izinden gider ve nasûh tevbe ile arınırsa, kendi mertebesince bu maiyyete dâhil olur. Nebî'nin izzeti zâtına mahsûstur; mü'minin izzeti ise ona ittibâ ve Hakk'ın rahmeti nisbetindedir.
"Nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi-eymânihim" (nûrları önlerinde ve sağlarında koşar)
Hadîd Sûresi 57/12 âyetinde de müjdelenen bu koşan nûr, dünyâda sâlih amel, ihlâs ve zikirle kazanılan aydınlığın âhirette tecessüm etmesidir.
Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât'ta belirttiği üzere (c. XVII, s. 172), Mutlak Vücûd bizzat nûrdur; her şey ancak O'nun nûruyla zâhir olur. Mü'minin nûru, Hakk'ın nûrundan gelen bir tecellîdir. Sehl et-Tüsterî'nin ifâdesiyle: "Mü'minin nûru nûr-u Muhammedî'den, nûr-u Muhammedî ise nûr-u ilâhîden bir kıvılcımdır." Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) "beni nûr yap" niyâzı, kulun vehmî benliğin karanlığından kurtulup Hakk'ın nûruyla aydınlanma arzusunu dile getirir.
Nûrun önden koşması yolu aydınlatırken, sağdan koşması amel defterlerinin sağdan verileceğine, ya'nî Ashâb-ı Yemîn'in selâmetine delâlet eder.
Âyette sol ve arka yönlerin zikredilmemesi, cennet ehli için artık geçmişin (arkanın) geride kalması, bedbahtların yönü olan solun ise bütünüyle ortadan kalkmasındandır. Saâdete eren mü'minin her yanı sağdır, ya'nî Ashâb-ı Yemîn hükmündedir. Nûrun yalnız önde ve sağda koşması, onun yüzünün bütünüyle cemâle ve rızâya dönük olmasının remzidir.
Kâşânî'nin Te'vîlâtü'l-Kur'ân'ında önden koşan nûr vahdet kaynağından gelen ilmî kemâli, sağdan koşan nûr ise kalpten doğan amelî kemâli temsîl eder. İsmâîl Hakkı Bursevî de Rûhu'l-Beyân'da bu koşan nûrun sâlikin mertebesine göre derecelendiğini söyler: kiminde ihlâs nûru bir mum, kiminde sıdk nûru bir ay, kâmilde ise vefâ nûru bir güneş gibi parlar.
Rivâyete göre kıyâmet gününde mü'minler cehennemin üzerine kurulan ince ve keskin köprüden geçerken kendi nûrlarıyla aydınlanacaktır. Bu nûr, dünyâda yaptıkları sâlih amellerin, ihlâslı tevbelerin ve samîmî zikirlerin âhiretteki aydınlığıdır. Köprü, sâhibinin nûrunun ölçüsüne göre kimi için genişler, kimi için incelir. Nûru çok olan rahatlıkla geçer, nûru az olan zorlanır.
Bu yüzden Hadîd Sûresi'nde münâfıklar mü'minlere "Bekleyin, nûrunuzdan bir parça alalım" der. Onlara "Arkanıza dönün de nûr arayın" denilir (Hadîd, 57/13). Nûr dünyâda kazanılır, mahşerde başkasından ödünç alınamaz.
"Yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ" (Derler ki: "Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla")
Nûrun tamamlanmasına bir başka cihetten Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Tevbe Sûresi kitabından bir bölüm aktararak bakalım (s. 122):
Nûr'un tamamlanması, Zât-ı İlâhî'nin apaçık oluşudur. Nûru, İnsân-ı Kâmil'e nisbet ettiğimizde, Kur'ân'ın sırrının ve Cemâl-i İlâhî'nin apaçık ortaya çıkışıdır.
[...] Bir sâlik açısından "nûrun tamamlanması" onun kemâle erdirilmesidir. Allâh'ın indindeki İslâmiyetin idrâk ettirilmesidir. Mâide 3. âyetinde beyân olunduğu gibi "Bugün dininizi kemâle erdirdim" ya'nî a'yân-ı sâbitenizi tamamladım, a'yân-ı sâbiteniz neyi gerektiriyorsa onu üzerinize ikmâl ettim, nîmetimi üzerinize böylece tamamladım, demektir.
Mü'minler nûr sâhibi olmalarına rağmen "nûrumuzu tamamla" diye niyâzda bulunurlar, çünkü nûr, elde edilip sâbit kalınacak bir makâm değil, kesintisiz bir seyrdir. Kul Ef'âl nûrundan Esmâ'ya, Esmâ'dan Sıfât'a ve nihâyet Zât tecellîsinin mutlak nûruna, ya'nî "nûrun alâ nûr" hakîkatine yükselmedikçe nûru tamamlanmış sayılmaz.
Kâşânî bu talebi fenâ cihetinden okur: Nûrun tamamlanmasını istemek, kulun kendi varlık kalıntılarından arınarak yalnız Vech-i Bâkî'nin mutlak nûrunu dilemesidir. İsmâîl Hakkı Bursevî ise bu duânın, cennet ehlinin Allâh'a ve O'nunla mülâkâta duydukları şiddetli hasreti gösterdiğini belirtir; nûr arttıkça likâ iştiyâkı da derinleşir.
"Vağfir lenâ" (Ve bizi bağışla)
Mağfiret talebinin nûr talebiyle birlikte gelmesi, keşif arttıkça sâlikin kendi noksanını daha net görmesindendir. Her mertebenin kemâli, bir sonraki mertebenin noksanı sayıldığından istiğfâr sülûkta süreklidir.
Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) çokça istiğfâr etmesi de bu edebi bize öğretir. Nitekim O (s.a.v.) buyurmuştur: "Ey insanlar, Allâh'a tevbe edin; ben günde yüz kere O'na tevbe ve istiğfâr ederim." (Müslim, Zikir, Dua, Tövbe ve İstiğfâr, Bâb: 42, Hadis no: 2702).
"İnneke alâ küllî şey'in Kadîr" (Şüphesiz ki Sen her şeye kadîrsin)
Kadîr ismi, takdîr ve güç yetirme ma'nâlarındaki k-d-r kökündendir; potansiyel olan her hakîkati kuvveden fiile çıkarmaya muktedir olan Zâtî kuvvete delâlet eder.
Bu kudret karşısında sâlik, geleceğe dâir "bir daha asla" gibi nefse dayanan bir iddiâda bulunmaz; zîrâ dilediğini dilediği ölçüde zuhûra getiren ancak Kadîr olan Hakk'tır. Sûrenin tevbe da'vetiyle açılan bu bölümü, kulun mutlak kudret karşısında kendi acziyetini ikrâr etmesiyle mühürlenir. Benlik dâvâsı aradan çekildiğinde, zâhirde ve bâtında ancak Kadîr isminin mutlak fâilliği kalır. Bu mutlak acz ile mutlak kudret tasdîki, ubûdiyyetin ve hakîkî kulluğun özüdür.