Yâ eyyuhâ-nnebiyyu câhidi-lkuffâra velmunâfikîne vaġluz ‘aleyhim(c) ve me/vâhum cehennem(u)(s) vebi/se-lmasîr(u)
Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!
Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer, ne de kötüdür!
Tahrîm Suresi 9. ayet, Peygamber'e inkarcılar ve münafıklarla mücadele etme ve onlara karşı kararlı bir tutum sergileme emrini vermektedir. Ayet, bu mücadelenin niteliğini ve akıbetini dilbilimsel olarak 'cihad', 'ğilzet' ve 'masîr' kavramları üzerinden derinlemesine ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cihad (جهاد), 'cehd' (جهد) kökünden gelir ve bir işi yaparken tüm gücü sarf etmek, zorluğa katlanmak anlamına gelir. Ayetteki 'cahid' emri, Peygamber'in inkarcılar ve münafıklarla olan mücadelesinde maddi ve manevi tüm imkanlarını seferber etmesini, bu uğurda azami gayret göstermesini ifade eder. Bu, sadece savaşmak değil, aynı zamanda tebliğ ve irşad yoluyla da mücadele etmeyi kapsar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde'ye göre 'cahid' (جاهد), 'savaş' anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, Peygamber'in inkarcılarla ve münafıklarla fiili bir mücadeleye girmesi, onların şerlerini engellemek için gerekli adımları atması emredilmektedir. Bu, sadece kılıçla değil, aynı zamanda sözle ve delille de mücadeleyi içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihad' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'cahid' emri, sadece askeri bir mücadeleyi değil, aynı zamanda kişinin kendi nefsiyle, şeytanla ve toplumdaki kötülüklerle olan sürekli mücadelesini de içerir. Peygamber'e verilen bu emir, İslam'ın yayılması ve korunması için gösterilmesi gereken topyekûn bir çabayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Şer'î anlamda ise, Allah'ın nimetlerini veya varlığını inkar etmek, hakikati örtbas etmektir. Ayetteki 'küffar' (كفار) kelimesi, Allah'ın birliğini, Peygamber'in risaletini ve İslam'ın temel prensiplerini bilinçli olarak reddeden, inkar eden kimseleri ifade eder. Bu, sadece inanmamak değil, aynı zamanda düşmanca bir tutum sergilemektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küffar'ı (كفار) 'hakikati örtenler' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Peygamber'in mücadele etmesi emredilen bu grup, İslam'ın mesajını kabul etmeyen ve ona karşı çıkan, düşmanca tavır sergileyen kimselerdir. Onların inkarı, sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda İslam'a karşı bir direniştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nifak (نفاق), 'nafak' (نفق) kökünden gelir ve yeraltında iki çıkışı olan tünel anlamına gelir. Mecazi olarak, dıştan İslam'ı kabul edip içten inkar etmek, iki yüzlü davranmaktır. Ayetteki 'münafıkîn' (منافقين), Müslümanlar arasında yaşayıp onlardan gibi görünen, ancak kalplerinde küfrü gizleyen ve fırsat buldukça İslam'a zarar vermeye çalışan kimseleri ifade eder. Onlarla mücadele, dış düşmanlardan daha zorlu bir iç mücadeleyi gerektirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, münafığı (منافق) 'dışıyla içini bir tutmayan' olarak tanımlar. Ayetteki 'münafıkîn' (منافقين) kelimesi, Peygamber'in hem dış düşmanlarla hem de iç düşmanlarla mücadele etmesi gerektiğini vurgular. Münafıklar, İslam toplumunun içinden zarar veren, fitne çıkaran ve birliği bozan unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğılzet (غلظة), bir şeyin kalın, kaba veya sert olması anlamına gelir. Ayetteki 'uğluz' (اغلظ) emri, Peygamber'in inkarcılar ve münafıklarla olan ilişkisinde yumuşak başlılıktan ziyade, kararlı, tavizsiz ve gerektiğinde sert bir tutum sergilemesini ifade eder. Bu, onlara karşı caydırıcı ve disiplinli bir duruş sergilemek demektir, ancak zulüm anlamına gelmez.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ğılzet'in (غلظة) 'şiddet' ve 'katılık' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'uğluz' (اغلظ) emri, Peygamber'in inkarcılar ve münafıkların şerlerini engellemek için gerektiğinde sert tedbirler almasını, onlara karşı zayıf bir duruş sergilememesini ifade eder. Bu, onların İslam'a ve Müslümanlara zarar vermelerini engellemek için bir gerekliliktir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehennem (جهنم), ahiretteki azap yurdunun özel ismidir. Kelimenin kökeni hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, genellikle derinlik ve karanlık anlamlarıyla ilişkilendirilir. Ayetteki 'cehennem' (جهنم) kelimesi, inkarcıların ve münafıkların dünyadaki kötü amellerinin karşılığı olarak karşılaşacakları şiddetli azap ve ebedi kalış yerini ifade eder. Bu, onların akıbetinin ne kadar kötü olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, cehennemi (جهنم) 'azap yurdu' olarak tanımlar. Ayetteki 'cehennem' (جهنم) kelimesi, inkarcıların ve münafıkların dünyadaki isyanları ve düşmanlıkları nedeniyle ahiretteki kaçınılmaz sonlarını belirtir. Bu, aynı zamanda Müslümanlar için bir uyarı ve ibret vesilesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Masîr (مصير), 'sarâ' (صار) fiilinden türemiş bir isim olup, bir şeyin dönüştüğü veya vardığı yer anlamına gelir. Ayetteki 'masîr' (مصير) kelimesi, inkarcıların ve münafıkların cehenneme olan nihai dönüşlerini, yani akıbetlerini ifade eder. 'Ne kötü dönüştür!' ifadesi, bu akıbetin şiddetini ve korkunçluğunu pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'masîr'i (مصير) 'gidilecek yer' veya 'sonuç' olarak açıklar. Ayetteki 'masîr' (مصير) kelimesi, inkarcıların ve münafıkların dünyadaki tercihlerinin ve amellerinin doğal bir sonucu olarak cehenneme varacaklarını belirtir. Bu, ilahi adaletin tecellisini ve her eylemin bir karşılığı olduğunu gösterir.
Tahrîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(66-9) Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me'vâhum cehennem, ve bi'sel masîr.
(66-9) Ey Nebî! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et, onlara karşı sert ve tâvizsiz davran. Onların barınağı cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!
Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır; zîrâ örgüsü baştan sona fiiller üzerine kuruludur.
Önceki âyetlerde hitap mü'minlere yönelmiş, onlar nasûh tevbeye, nûra ve cennete çağrılmıştı. Burada söz yeniden Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) döner. Fakat bu defa hitap onun şahsî hâlinden çok, küfür ve nifâka karşı duran toplumsal vazîfesine yöneliktir. Âyet, nübüvvetin cemâlî ve celâlî vazîfeleri kendinde toplayan mâhiyetini gösterir. Ardından küffâr ve münâfığın kötü âkıbeti haber verilir.
"Yâ eyyuhe'n-Nebiyyü" (Ey Nebî)
Birinci âyette geçtiği gibi nebî, mühim haber ma'nâsındaki nebe' kökünden türemiştir. Hakk'tan aldığı haberi tebliğ eden ve bu emâneti koruyan zâttır. Hakîkati dışarıdan örten küfre ve onu içten tahrîb etmeye çalışan nifâka karşı tâvizsiz durmak, bu nebevî vazîfenin özüdür.
"Câhid" (cihâd et, mücâhede et)
Câhid kelimesi c-h-d kökünden gelir. Cehd; gayret, samîmî çaba ve bütün gücünü yüce bir maksada yöneltmek demektir. Cihâd; ilim, sabır ve irâdeyle yürütülen mücâdeleyi ifâde eder ve üç mertebede ele alınır:
Cihâd-ı asgar, dış âlemde haricî düşmana, ya'nî inkâr ehline karşı, cemiyet hâlinde icrâ edilen silâhlı muhârebedir.
Cihâd-ı kebîr, Kur'ân, hüccet, ilim ve beyân ile yürütülen fikrî mücâdeledir. Nitekim "Sen de bununla (Kur'ân ile) onlara karşı büyük bir cihâd ile cihâd et" buyrulur (Furkân, 25/52).
Cihâd-ı ekber ise kişinin en büyük düşmanı olan nefs-i emmâresiyle kendi iç dünyâsında giriştiği mücâhededir.
Rivâyete göre Efendimiz (s.a.v.) Tebük Seferi dönüşünde ashâbına "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" buyurmuş; "Yâ Resûlullâh, büyük cihâd hangisidir?" diye sorulunca "Nefisle olan cihâddır" cevâbını vermiştir. Bu rivâyetin senedi zayıf görülmüş olsa da ma'nâsı ehlullâh tarafından makbûl tutulmuştur. Zîrâ nefisle mücâhedeyi öven sahîh nasslar pek çoktur. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) "Mücâhid, nefsiyle cihâd edendir" buyurmuştur (Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, Bâb: 2, Hadîs no: 1621).
Dış düşmanı bertarâf etmek muayyen şartlara ve vakitlere bağlıyken; nefsi, hevâyı ve vehmi kalpten uzaklaştırmak ömür boyu kesintisiz süren bir mücâhededir. "Mücâhede, müşâhedenin tohumudur" sözü mücâhedenin gâyesinin Hakk'ı ve hakîkati müşâhede etmek olduğunu veciz biçimde özetler. Mücâhededen mahrûm kalan, bu müşâhededen de mahrûm kalır.
"Küffâr" (kâfirler)
Zâhirde küffâr, Hakk'ın varlığını, birliğini ve nübüvvetin getirdiği hakîkati örten inkâr ehlidir. Enfüsî yönden ise gönül sahasını istilâ ederek hakîkat nûrunu perdeleyen nefs-i emmâre orduları ile şeytanın vehim ve vesveseleridir.
"Münâfikîn" (münâfıklar)
Münâfık, dıştan îmân dâiresinde görünmesine rağmen bâtınında inkâr ve nifâkı gizleyen kimsedir. Mü'minlerle aynı safta bulunup sûretâ aynı ibâdetleri edâ etse de, âkıbeti şekâvet (bedbahtlık) olacaktır; çünkü Cenâb-ı Hakk amellerin dış sûretine değil, kalplerdeki niyet ve sâfiyete bakar. Nitekim âyet-i kerîmede "Muhakkak ki münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisâ, 4/145) buyrulmuştur.
Efendimiz (s.a.v.) de münâfığın alâmetini üç hasletle zik
reder: Konuştuğunda yalan söylemek, söz verdiğinde sözünde durmamak ve kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet etmek (Buhârî, Îmân, Bâb: 24, Hadîs no: 33; Müslim, Îmân, Bâb: 25, Hadîs no: 59; Tirmizî, Îmân, Bâb: 14, Hadîs no: 2631).
Fusûsu'l-Hikem'in Nûh Fassı şerhinde münâfığın, hakîkati itibâriyle Hakk'ın celâlî isimlerinden birinin mazharı olduğu belirtilir. Münâfık, zâhirde peygamberin da'vetine uyup ibâdet ederek cemâlî isimlerin terbiyesi altına girmiş görünse de, bu durum onun bâtınî hakîkatini değiştirmez, çünkü a'yân-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâdı ve onu terbiye eden Rabb-i Hâss'ı celâlîdir. (C. I, s. 287-291)
Ahmed Avni Konuk Mesnevî şerhinde münâfıkla cehennem arasında şöyle bir münâsebet kurar (c. I, s. 168):
Münâfık adı cehennemden iştikâk etmiştir (türemiştir). Cehennem nasıl insanı yakarsa, onun ma'nâsı da insanı öylece yakar. Zîrâ birine münâfık desen kızar ve âteş-i gazab kalbinde alevlenir. Binaenaleyh bu kelimenin ma'nâsında cehennem çeşnisi vardır.
Âyetin zemmettiği, hilekâr münâfıktır ve bu şer'î hüküm sabittir. Bununla birlikte aynı lafzın bir başka işârî vechi daha vardır. Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'de münâfık kavramını "münâfık muvâfıktır" sırrı çerçevesinde ele alır (c. XIV, s. 297; c. XVIII, s. 48). Özet olarak aktarırsak:
Âlem; zâhir ve bâtın, celâl ve cemâl, kahır ve lütuf gibi çift yönlü tecellîlerle kâimdir. Kâmil insan bu çift yönlü yapıyı müşâhede ettiği için tek bir vecihle takılıp kalmaz; her şeyi kendi mertebesinde ve hakîkati içinde tanır.
Kâmil insan, karşılaştığı her sûrette Hakk'ın bir tecellîsini görür ve ona yerli yerince muâmele eder; zâhirin hakkını verirken bâtındaki hakîkati de ihmâl etmez. Dışarıdan bakıldığında, onun farklı insanlara farklı davrandığı sanılabilir. Fakat onun bu hâli, menfaat için şekil değiştirmek değildir: O, karşılaştığı her tecellîye kendi mertebesinin hükmünce muvâfakat eder. Ona bir nev'î "münâfık" denmesi, kınanan nifâk illetinden değil, zâhir ve bâtın iki yönü de gözeterek her tecellîye hakîkati ölçüsünce muvâfakat edebilmesi sebebiyledir. Kınanan münâfık ise iki taraf arasında hakîkati gözeterek değil, yalan ve istihzâ ile dolaşır; mü'minin yanında îmân iddiâ ederken inkârcının yanında onu alaya alır. Kâmil insan ise kimseyi aldatmaz, bâtınında asla inkâr taşımaz.
Dolayısıyla "münâfık muvâfıktır" sözü, ahlâkî ikiyüzlülüğü öven bir ifâde değildir. Zâhir ile bâtını, celâl ile cemâli yerli yerince görebilen kâmil bir idrâke işâret eder. Kâmil insan zıtlıkları birbirine düşman iki hakîkat olarak değil, ilâhî tecellînin farklı yüzleri olarak görür.
"Vağluz aleyhim" (ve onlara sert davran)
Ağluz emri ğ-l-z kökünden gelir; kalınlık, sertlik ve tâvizsizlik bildirir. Aynı kökten "gılâz" kelimesi altıncı âyette cehennem meleklerinin tâvizsizliğini tavsif etmek için kullanılmıştı. Burada ise aynı celâlî tavır Nebî'ye (s.a.v.) emredilmektedir. Bu sertlik nefs kaynaklı yersiz bir öfke değil, bâtılın hakîkati bozmasına geçit vermeyen nebevî bir kararlılıktır.
Kur'ân-ı Kerîm, bu celâlî tavrın sınırlarını da çizer. Âl-i İmrân Sûresi'nde Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.), "Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrâfından dağılırlardı" (Âl-i İmrân, 3/159) hitâbıyla merhamet tavsiye edilirken; Fetih Sûresi'nde mü'minlerin "kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli" (Fetih, 48/29) oldukları beyân edilir. Burada mühim olan celâlin yerli yerinde kullanılmasıdır: mü'minin nasîbi merhamet, bâtılın payı ise tâvizsizliktir. Zîrâ yerini şaşıran merhamet zaafa, yerini şaşıran sertlik zulme kapı aralar.
Enfüsî yönden bu celâlî duruş, sâlikin kendi içindeki küfür ve nifâk kuvvelerine karşı tâvizsiz olmasıdır. Nefse karşı gösterilen yumuşaklık onu azdırırken, celâlî tavır terbiye eder. Sâlikin nefsine "bir defadan bir şey olmaz" veya "bu hayrı yapıyorum, benim de pay almaya hakkım var" türünden pazarlık kapılarını açması, nifâkın içinde kökleşmesine yol açar. Tâvizsizlik, bu nefsî pazarlık zemînini en baştan kurutmaktır.
Ancak nefse yöneltilen bu sertlik hikmetle dengelenmelidir. Aşırı sertlik sâliki ümitsizliğe sevk eder, aşırı yumuşaklık da nefsi şımartır. Kâmil mücâhede celâl ile cemâl arasındaki o hassas îtidal noktasıdır. Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), "Şüphesiz Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve âilenden her hak sâhibinin senin üzerinde hakkı vardır. Öyleyse her hak sâhibine hakkını ver" buyurarak bu dengeyi göstermiştir (Buhârî, Savm, Bâb: 51, Hadîs no: 1968; Tirmizî, Zühd, Bâb: 64, Hadîs no: 2413). Nefse yönelen celâl, onu helâk etmek için değil, Hakk'a hakîkî ma'nâda kulluk edecek kıvâma getirmek içindir.
"Ve me'vâhum cehennem" (Onların barınağı cehennemdir)
Me'vâ; sığınılan yer, barınak ve dönüş mahalli demektir. Sekizinci âyette mü'minlere altından nehirler akan cennetler va'd edilmişken; burada küffâr ve münâfığın me'vâsının cehennem olduğu beyân edilir. Her iki menzil de nihâyetinde birer sığınaktır; ancak sığınılan mahaller celâl ve cemâl tecellîlerinin farkıyla birbirinden bütünüyle ayrışır.
Cehennem ehli, geçici ve dâimî olmak üzere iki sınıftır. Geçici olanlar, günâhlarının cezâsını çekip arındıktan sonra cennete girecek olan günâhkâr mü'minlerdir. Dâimî olanlar ise şirk, küfür ve nifâk üzere ölenlerdir ki, onlar cehennemden asla çıkamazlar.
Enfüsî yönden me'vâ, kalbin yöneldiği kıbledir. Gönül Hakk'a sığındığında me'vâsını O'nun huzûrunda bulur. Şâyet nefsine, zannına ve dünyâ menfaatine sığınırsa, sığındığı o geçici gölgeler zamanla kendisi için birer zindana dönüşür.
Cehennem kelimesinin kökenine dâir iki meşhûr îzâh vardır. İlki, kelimenin İbrânîce Hinnom Vâdîsi'nden geldiği yönündedir. Kudüs yakınlarındaki bu vâdî, çöplerin ve cesetlerin yakıldığı, sürekli ateş tüten bir mahal olarak bilinir. İkincisi ise Arapça "ceheme" (derin ve karanlık olmak) kökünden türediği görüşüdür. Her iki îzâh da cehennemin karanlık, derin ve yakıcı bir azap mahalli oluşuna işâret eder.
Cehennem, Hakk'ın Müntakîm ve Kahhâr isimlerinin aslî tecellîgâhıdır. Sûrenin altıncı âyetinde ateşin yakıtının insanlar ve taşlar olduğu bildirilmişken, burada "me'vâhum cehennem" buyrularak bu yakıcı azâbın küffâr ve münâfık için ebedî bir yurt ve kalıcı bir âkıbet olduğu vurgulanır.
Bir başka yönden cehennem, kişinin kendi hakîkatinden ve Allâh'ın cemâlini müşâhededen, ya'nî rü'yetullâhtan mahrûm kalmasıdır. Me'vâ kelimesi, küffâr ve münâfık için bu uzaklık (bu'd) ve perdelenme (hicâb) hâlinin kalıcı hâle gelmesini ifâde eder.
Cehennem ehlinin hissettiği bu uzaklık, vehmî bir perdedir. Hakîkatte hiçbir varlığın ne bu dünyâda ne de âhirette Allâh'tan uzak kalması söz konusu değildir. Nitekim, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) âyeti muktezâsınca O, her şeyi kuşatmış, her ân ve her zerrede hâzır ve nâzırdır. Şu hâlde cehennem ehlinin uzaklığı, Hakk'ın onlardan uzaklaşması değil; kendi kesif perdeleri sebebiyle Hakk'ın nûrunu müşâhede ve ihsâs edememelerinden ibârettir.
Nasıl ki güneş her yere aynı ışığı verdiği hâlde gözünü kapatanlar karanlıkta kalırsa; kâfirler de dünyâdayken hakîkat nûrunu örterek kendi nefislerine zulmettikleri için âhirette o cehâlet karanlığının (zulmetin) içinde ikâmet ederler. Âhiretteki bu karanlık, dünyâda işledikleri "örtme" (küfür) fiillerinin berzahî bir sûrete bürünmesinden başka bir şey değildir.
"Ve bi'sel masîr" (o ne kötü varış yeridir)
Masîr, s-y-r kökünden gelir; seyrin nihâyetinde ulaşılan menzil ve varış yeridir. Her varlık bilse de bilmese de dâimî bir seyr hâlindedir; esas olan ise bu seyrin istikâmetidir.
"Ve bi'se'l-masîr" terkîbi, Kur'ân'da küffâr ve münâfığın nihâî âkıbetini bildiren dehşetli bir celâl ihtârı olarak tekrarlanır (bkz. Âl-i İmrân, 3/162; Tevbe, 9/73; Mülk, 67/6).
Kul dünyâda nefs-i emmârenin vehimlerine kapılıp kibir ve menfaate teslîm olduğunda, özündeki ilâhî nûru örterek kendi elleriyle cehenneminin odununu hazırlar. Bu masîrin "kötü" olarak vasfedilmesindeki asıl sarsıcı cihet, âhirette perdeler kalktığında uyanacak olan o amansız pişmanlık ve hasrettir. Ebedî hayâtını nefsâniyetine fedâ ettiğini fark eden insan, dışarıdan yakılan bir ateşle değil, bizzat kendi içinden tutuşan bir ateşle baş başa kalacaktır. Bu ilâhî hüküm, insanın kendi aslından koparak kibrin ve cehâletin yurduna, ya'nî bizzat kendi inşâ ettiği zindana ebediyyen hapsolmasının dehşetini ilân eder.
Enfüsî cihetten masîr, sâlikin her nefeste yöneldiği gâyedir. Kalbini Hakk'a çeviren sâlik, seyrini cemâl ve likâ (vuslat) ufkuna doğru sürdürür. Yönünü nefsine, vehmine ve dünyâ menfaatine çeviren ise farkında olmadan kendi varış menzilini uzaklık ve ayrılık (bu'd ve firâk) vâdîsine ayarlar. Bugün gönül hangi kıbleye yönelmişse, yarın onu karşılayacak olan me'vâ bizzat odur.