İçeriğe atla
Tahrîm 10Cüz 28 · Sayfa 561

Tahrîm Sûresi 10. Âyet

التحريم

Sohbete sor

Daraba(A)llâhu meśelen lilleżîne keferû-mraete nûhin vemraete lût(in)(s) kânetâ tahte ‘abdeyni min ‘ibâdinâ sâlihayni feḣânetâhumâ felem yuġniyâ ‘anhumâ mina(A)llâhi şey-en ve kîle-dḣulâ-nnâra me'a-ddâḣilîn(e)

Allah, inkar edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikahları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah'ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, "Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!" denildi.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-10) Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût, kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yuğniyâ anhumâ minallâhi şey'en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn.

(66-10) Allâh, inkâr edenlere Nûh'un karısı ile Lût'un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altında idiler; fakat onlara hıyânet ettiler. Kocaları, Allâh'ın azâbından hiçbir şeyi onlardan savamadı. İkisine de "Ateşe girenlerle birlikte girin!" denildi.


Bu âyet-i kerîmenin ilk yarısı bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden, ikinci yarısı ise Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden okunmaktadır. Hıyânet bir fiil, "ateşe girin" hükmü de bu fiilin âhirette yaşanan karşılığıdır.

Bu âyetten itibâren sûre yeni bir safhaya geçer. Son üç âyet, dört kadın sûreti üzerinden îmân, inkâr, yakınlık ve sadâkat ölçüsünü ortaya koyar.

İlk misâlde Hz. Nûh'un ve Hz. Lût'un (a.s.) zevceleri zikredilir. Bu iki kadın peygamber nikâhı altında yaşadıkları hâlde eşlerine hıyânet etmiş, nübüvvet hânesine yakınlık onları ilâhî hükümden kurtarmamıştır. Buradaki hıyânet nâmûsa değil, îmân emânetine ve peygamber da'vetine yönelik bir hıyânettir. Bu sebeple onlar, peygamber yakınlığıyla, soyla ve zâhirî intisâbla kurtuluş uman herkese ibret kılınmıştır.

Sonraki âyette Firavun sarayında îmânını koruyan Hz. Âsiye, son âyette Hz. Îsâ'nın annesi Hz. Meryem zikredilir. Bu iki kadın kemâle ermiş sadâkatin misâlidir: biri küfrün merkezinde îmânını korur, diğeri iffet, tasdîk ve saf kabûl ile ilâhî nefhanın mahalli olur.

"Dareballâhu meselen lillezîne keferû" (Allâh, inkâr edenlere misâl verdi)

Daraba fiilinin aslî ma'nâsı vurmaktır; yeryüzünde sefere çıkmak, para basmak, çadır kurmak gibi pek çok yan ma'nâsı vardır. Bu ma'nâların hepsinde ortak bir iz bulunur: Bir şeyin vurularak, basılarak veya dikilerek yerinde belirgin ve sağlam hâle gelmesi. Âyetteki misâl kuru bir anlatım değil, kalbe vurulan, zihne nakşedilen ve vicdanda kök salan ilâhî bir mühürdür. Misâli darb eden de bizzat Allâh'tır.

Mesel, lügatte benzerlik, denklik ve temsîl ma'nâlarına gelir. Kur'ânî meseller gaybî hakîkatleri şehâdet âlemindeki sûretlere büründürür. Sırf akılla kavranması güç olan soyut ma'nâlar, bu temsîl aynasında idrâke yaklaştırılır. Mesel, hakîkati idrâklere göre ölçülendiren ilâhî bir tenezzüldür.

Kur'ân-ı Kerîm insanı tefekküre da'vet ederken bu beyân üslûbuna sıkça başvurur: "Allâh insanlara böyle misâller verir; umulur ki düşünüp öğüt alırlar" (İbrâhîm, 14/25); "Bu misâlleri insanlara veriyoruz; onları ancak âlimler akleder" (Ankebût, 29/43). Misâl, hakîkatin akla ve kalbe taşınmış sûretidir. Muhâtabın kâbiliyeti ne kadarsa, misâlden alacağı hisse de o kadar olur.

Hz. Mevlânâ'nın (r.a.) Mesnevî'si de baştan sona bu usûl üzerine kuruludur. Eserdeki kıssalar, hakîkat deryasına açılan ârifâne birer kapıdır. İdrâk mertebelerinin farklılığı sebebiyle ilâhî sırlar hikâyelerin perdesi altında sunulur. Enfüsî cihetten bu meseller, sâlikin iç dünyâsındaki hâllerin tâ'rîfidir; ulü'l-elbâb olanlar kabukta takılmayıp öze nüfûz ederler.

Âyetteki misâl öncelikle inkâr edenler için olsa da mü'minler için de dolaylı bir îkaz taşır: Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ve onun ma'nevî vârisleri olan ehlullâha beşerî yakınlık kişiyi şahsî îmân ve sadâkat mes'ûliyetinden kurtarmaz. Zîrâ kurtuluş ancak takvâ ve sıdk iledir. Âyet bu kâideyi iki peygamber hanımı üzerinden açık beyân eder.

"İmraete Nûhin ve'mraete Lût" (Nûh'un karısı ve Lût'un karısı)

Bu iki kadın, iki büyük peygamberin hânesinde, vahyin ve irşâdın merkezinde yaşamalarına rağmen kalpleri o hakîkat nûruna açılmadı.

"Kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni" (ikisi de kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altındaydı)

Taht kelimesi zâhiren nikâh himâyesini ve hukûkî bağlılığı ifâde etse de bâtında peygamberlik feyzinin gölgesinde bulunmayı simgeler.

Âyetteki "abdeyn" (iki kul) vasfı, "min ibâdinâ" (kullarımızdan) kaydıyla Hakk'ın Zât'ına izâfe edilmiştir ki bu husûsî bir tazîmdir. Abd, kendi varlığından geçip bütünüyle Mevlâ'sının mülkü olan kimsedir. İrâdesini, fiilini ve nisbetini Hakk'a teslîm eder. Ubûdiyyet bu teslîmin en yüksek mertebesidir.

Hakk, Hz. Nûh ve Lût'u "kullarımızdan iki sâlih kul" diye tavsîf eder. Daha önce belirtildiği üzere sâlih; kendi mertebesinin hakkını veren, Hakk ile sulh olmuş ve istikâmet üzere bulunan kimsedir. Bu tavsîf hem peygamberlerin Hakk indindeki yüksek makâmını tescil eder hem de mâruz kaldıkları hıyânetin kendilerinden kaynaklanmadığını ortaya koyar.

"Fe-hânetâhumâ" (fakat onlara hıyânet ettiler)

Bu iki hanımın hıyâneti nikâh ve iffet cihetinden, ya'nî fuhuş değildir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiği üzere hiçbir nebînin hanımı zinâ ile lekelenmemiştir. Buradaki hıyânet dîn ve nifâk cihetindendir.

İki kadının hıyânetlerinin sûretleri farklıdır. Tefsîrlerde Hz. Nûh'un karısının, kocasının da'vetini alaya alıp "bu adam mecnûndur" diyerek inkâr cephesini desteklediği; Hz. Lût'un karısının ise eve gelen misâfirleri kavmine haber verdiği nakledilir.

İşârî cihetten bu iki kadının hâli, nefsin iki temel âfetine işâret eder. Hz. Nûh'un karısının hıyâneti, aklın istihzâsı, kibri ve dilin tekzîbidir. Hz. Lût'un karısının hıyâneti ise, toplumsal baskı karşısında irâdenin gevşemesi, korkuya ve vehme kapılmasıdır.

Bu hıyânetin bâtınî kökü, "Elestü bi-rabbikum" hitâbına verilen "Kâlû belâ" ahdine kadar uzanır. Ruhlar âleminde kul, Rabbini tasdîk etmiş ve rubûbiyyeti Hakk'a mahsûs bilmiştir. Dünyâ imtihânında nefs bu ahdi unutturarak kalbi sahte rablerin, hevânın ve menfaatin tahakkümü altına sokar. Bâtınî planda hıyânet, kulun o ilk ikrâra sadâkat göstermemesinden ibârettir.

Hıyâneti enfüsî cihetten şöyle okuyabiliriz: Cenâb-ı Hakk insana rûhundan bir nefha lutfetmiş, gönlü ilâhî isimlerin tecellîgâhı kılmıştır. Bu büyük emânete hıyânet, gönüldeki esmâyı rahmânî istikâmetten saptırıp nefsânî menfaat uğrunda kullanmaktır. "Allâh hâinleri sevmez" (Enfâl, 8/58) ilâhî beyânı, zâhirî ahde vefâsızlığı kapsadığı gibi, kendisine bahşedilen fıtrî isti'dâdı nefs yolunda harcayarak kendine zulmedenleri de içine alır.

"Fe-lem yuğniyâ anhumâ minallâhi şey'en" (o iki sâlih kul, Allâh'tan onlara gelecek hiçbir şeyi onlardan savamadı)

Nübüvvet gibi en yüksek bir makâm dahi, Hakk'ın izni ve kuldaki kabûl isti'dâdı olmadan kişiye fayda vermez. Şefâat de ancak Hakk'ın izniyle ve ehline ulaşır.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde açıklandığı üzere, kulun dünyâda ortaya koyduğu hâl, onun ezelî isti'dâdının açığa çıkmasından ibârettir (Ya'kûb Fassı, c. II, s. 186-187; Lût Fassı, c. III, s. 72-73). Burada "isti'dâdın gayr-i mec'ûl" (sonradan îcâd ya da var edilmemiş) oluşu esastır; kulun hakîkati ilâhî ilimde nasıl sâbit kılınmışsa, şehâdet âleminde de o hakîkatin hükümleri zâhir olur.

Nitekim "De ki: Herkes kendi şâkilesi üzere amel eder" (İsrâ, 17/84) âyet-i kerîmesi ile "Herkes ne için yaratıldı ise o kendisine kolaylaştırılmıştır" hadîs-i şerîfi (Buhârî, Kader, Bâb: 4, Hadîs no: 6596; Müslim, Kader, Bâb: 1, Hadîs no: 2647; Tirmizî, Kader, Bâb: 3, Hadîs no: 2136) bu sırrı beyân eder. Sâlih amel sâlih mizâca kolay gelirken, fâsık amel de bâtını karanlık olana câzib görünür.

Peygamberlerin vazîfesi hidâyete ulaştırmak değil, teblîğ ve irşâddır. Onlar insanların ma'nevî hastalıklarını tedâvî eden tabîbler gibidirler. Ancak tabîbin verdiği ilaç her bedende aynı tesiri göstermediği gibi, peygamberlerin irşâdı da her nefiste aynı netîceyi vermez. Şifâya kâbiliyeti olan beden ilaçtan fayda görür; kâbiliyeti helâke dönük olan bedende ise ilaç marazı daha da azdırabilir. Aynı şekilde peygamber da'veti, hidâyete kâbiliyeti olanın saâdetini, inkâra meyledenin ise içindeki nifâkı ortaya çıkarır.

Ebû Tâlib bu sırrın bâriz bir misâlidir; Resûl-i Ekrem (s.a.v.) amcasının îmân etmesini çok istemişti. Lâkin "Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; fakat Allâh dilediğini hidâyete erdirir" (Kasas, 28/56) hitâb-ı ilâhîsi, hidâyetin beşerî muhabbet veya nesep bağıyla sınırlı olmadığını tescil eder. Şayet nübüvvet himmeti tek başına kâfi gelseydi, Fahr-i Kâinat'ın amcası hidâyetten mahrûm kalmazdı. Ancak hidâyet, zâhirî yakınlıktan ziyâde bâtındaki kabûl isti'dâdının inkişâfıdır.

Hz. Nûh'un (a.s.) oğlu Ken'ân'ın kıssası da bu hakîkatin başka bir veçhesidir. O, kendi aklına güvenip "bir dağa sığınırım, beni sudan korur" (Hûd, 11/43) diyerek gemiye binmedi ve kibri yüzünden boğuldu. Hz. Nûh'un (a.s.) "Rabbim, oğlum benim ehlimdendir" niyâzına Hakk, "o senin ehlinden değildir" diye cevap verdi (Hûd, 11/46). Âile içinde bile a'yân farklılık arz eder. Kan bağı "ehl" olmanın zâhirî yönüdür; bâtınî yakınlık ise ancak tevhid yolundaki beraberlikle olur.

Sözün özü, bu iki hanımın hânedeki maddî yakınlığı, bâtınlarındaki inkâr isti'dâdını dönüştürmeye yetmemiştir.

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin belirttiği üzere kul, cebrî bir kaderi yaşamaya mahkûm edilgen bir varlık değildir. Kulun dünyâda açığa çıkan fiili, kendi hakîkatinin talebidir. Hakk'ın ilmi kulun ayn-ı sâbitesinde ne üzere sâbit olduğunu bilir ve irâde-i ilâhiyye o doğrultuda taalluk eder. Bu sebeple kul, kendi hakîkatinde karşılığı olmayan bir şeyle cezâlandırılmaz.

Cenâb-ı Hakk kuluna zulmetmez; ancak insan da kendi irâdî tercihlerini cebir mâzereti arkasına gizleyemez. Zâhirde teklîf ve mes'ûliyet vardır; bâtında ise her can kendisinde saklı olan isti'dâdı izhâr eder. Nübüvvet da'veti, kuldaki cevheri ortaya çıkaran bir mihenk taşıdır. Sıddîk ile Ebû Cehil'in yolları bu mihenkte birbirinden ayrılır.

Tahrîm Sûresi'ndeki bu kıssa, tarihsel bir hâdiseden öte, her devirde tecellî eden ezelî bir hükümdür. Kurtuluş zâhirî bağlarda değil, sadâkattedir. Kalpte kabûl isti'dâdı bulunmadıkça en yüce rehberin yanında olmak dahi fayda sağlamaz. Buna mukâbil, bâtınında hidâyet nûru parlayan sâlik, zâhiren ne kadar uzak görünse de ilâhî cezbe ile dâvete icâbet eder. Hakîkî yakınlık, bedenlerin mekân birliğinden ziyâde, gönüllerin aynı hakîkate teslîm olmasıyla hâsıl olur.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.) "Ameli kendisini geri bırakan kimseyi nesebi ileri götürmez" buyurarak bu ölçüyü vazetmiştir (Müslim, Zikr, Bâb: 11, Hadîs no: 2699; Tirmizî, Kıraât, Bâb: 3, Hadîs no: 2945).

Aynı çerçevede Efendimiz'in (s.a.v.) kendi âile efrâdına hitâbı da şöyledir: "Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allâh'tan satın alın; Allâh katında size hiçbir faydam olmaz! Ey Abdümenaf oğulları! Allâh katında size hiçbir faydam olmaz! Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz! Ey Resûlullâh'ın halası Safiyye! Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz! Ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Malımdan dilediğini benden iste, fakat Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz!" (Buhârî, Vasâyâ, Bâb: 11, Hadîs no: 2753; Müslim, Îmân, Bâb: 89, Hadîs no: 204). Peygamber yakını dahi olsa Hakk katında herkes kendi îmânı, ameli ve sadâkatiyle tartılır.

"Ve kîle'dhulâ'n-nâra mea'd-dâhilîn" ("Haydi, ateşe girenlerle birlikte siz de girin!" denildi)

Bu iki kadın dünyâda peygamber hânelerine mensup görünseler de, âhirette o nisbetten doğan ayrı bir muâmeleye mazhar olmadılar.

Âyette geçen "girenlerle birlikte" kaydı, kişinin bâtında hangi zümreye mensup ise âhirette de onunla haşredileceğini te'yîd eder. Çünkü mâ'iyyet, ya'nî beraberlik, kişinin kendi muhabbet ve yönelişinin hükmüdür. Kalbi kiminle ise haşri de onunladır.

İşârî yönden nâr, dışarıdan dayatılan bir azaptan öte; kişinin kendi inkârının ve kibrinin netîcesinde bâtınından zuhûr eden sûrettir. Cenâb-ı Hakk'ın "yüreklerin ta üstüne tırmanan" (Hümeze, 104/6-7) bir alev olarak tasvîr ettiği bu ateşin menşei, kalbin mâsivâya olan bağlılığıdır.

Bu iki kadın, peygamber hânesinin nûru yanı başlarında parladığı hâlde o nûru değil hicâbı seçtiler ve nihâyetinde o hicâbın ateşiyle haşrolundular.