İçeriğe atla
Tahrîm 11Cüz 28 · Sayfa 561

Tahrîm Sûresi 11. Âyet

التحريم

Sohbete sor

Ve daraba(A)llâhu meśelen lilleżîne âmenû-mraete fir'avne iż kâlet rabbi-bni lî ‘indeke beyten fî-lcenneti ve neccinî min fir'avne ve 'amelihi ve neccinî mine-lkavmi-zzâlimîn(e)

Allah, iman edenlere ise, Firavun'un karısını örnek gösterdi. Hani o, "Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!" demişti.

Tahrîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(66-11) Ve daraballâhu meselen lillezîne âmenûmreete Firavun, iz kâlet rabbibni lî indeke beyten fîl cenneti ve neccinî min Firavune ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn.

(66-11) Allâh, îmân edenlere de Firavun'un karısını misâl verdi. Hani o şöyle demişti: "Rabbim! Bana Senin katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zâlimler topluluğundan da kurtar!"


Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Onuncu âyette inkâr edenlere Hz. Nûh ile Hz. Lût'un eşleri misâl verilerek, peygamber nikâhında olmanın dahi îmân ve sadâkat yoksa kişiyi kurtarmaya yetmeyeceği anlatılmıştı. Bu âyette ise küfrün merkezinde, Firavun'un sarayında îmânını gizleyip muhâfaza eden Âsiye mü'minlere misâl kılınır. İşârî cihetten Âsiye, nefs-i emmârenin saltanatından Hakk'a sığınan latîf kalbi simgeler. Firavun ulûhiyyet iddiâsıyla helâke sürüklenirken, aynı saraydan Âsiye'ye bir ebedî saâdet yolu açılmıştır.

Âsiye'nin Kur'ân'daki en bâriz vasfı, sarayda Hz. Mûsâ'yı (a.s.) himâye etmesidir. İlâhî takdîrle Nil sularından kurtarılan sandık saraya getirildiğinde, Cenâb-ı Hakk bu çocuğun muhabbetini Âsiye'nin kalbine yerleştirmiştir (Kasas, 28/8). Firavun çocuğu öldürmek isteyince Âsiye "O benim ve senin için bir göz aydınlığıdır; onu öldürmeyin" (Kasas, 28/9) diyerek mukâvemet gösterdi.

Hz. Mûsâ (a.s.), kendisini öldürmek isteyen düşmanının sarayında, onun eliyle büyütüldü. Sütanne olarak yine kendi annesine teslîm edilmesiyle tamamlanan bu süreç, "Allâh emrinde gâliptir" (Yûsuf, 12/21) hükmünün çarpıcı tecellîlerinden biridir.

Enfüsî cihetten Firavun nefs-i emmâreyi, Hz. Mûsâ ise Hakk'tan gelen akl-ı nûrânîyi temsîl eder. Nefs, beden arzındaki saltanatını yıkacak hakîkati, ilâhî takdîr gereği kendi eliyle besleyip büyütür. "O, ölüden diriyi çıkarır" (Rûm, 30/19) sırrınca, ölü hükmündeki nefs-i emmâre zemininden diri olan rûh hakîkati zuhûr eder.

Âyetin asıl tefekkür merkezi Âsiye'nin işkenceler altındaki sebâtı ve niyâzıdır. Rivâyetlerde onun îmânından ötürü en çetin azaplara mâruz kaldığı, lâkin bu hâlde dahi yüzünü semâya çevirip rızâ makâmından ayrılmadığı zikredilir.

Belâ esnâsında dudaktan dökülen bu niyâz, kulluğun muktezâsıdır. Nitekim Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde açıklandığı üzere, sabır belâ ânında sızlanmak değil, nefsi Hakk'ın gayrısına şikâyet etmekten alıkoymaktır (Eyyûb Fassı, c. III, s. 332-335). Eyyûb (a.s.) "bana sıkıntı dokundu" (Enbiyâ, 21/83) ilticâsına rağmen sabırla övülmüştür. Çünkü kulun aczini bilerek belânın kaldırılması için Rabbine duâ etmesi, sabrına ve kazâya rızâsına eksiklik vermez. Âsiye'nin "Rabbim!" diye başlayan niyâzı da bu ma'nâdadır.

"Ve daraballâhu meselen lillezîne âmenû" (Allâh, îmân edenlere de misâl verdi)

Cenâb-ı Hakk bu sûrede mukaddes îkaz ve müjdelerini soyut emirler yerine, müşahhas sîmâlar üzerinden kalbe nakşeder. Önceki âyette kâfirlere ibret, burada mü'minlere güzel bir örnek vardır. Âsiye'nin misâli, en çetin dış şartların bile îmâna mâni olmadığını gösteren, mü'minlere umut veren bir kıssadır.

"İmraete Firavune" (Firavun'un karısını)

Âyette "zevce" yerine "imra'e" lafzının tercih edilmesi, dördüncü ve onuncu âyetlerde belirtildiği üzere, eşler arasındaki hukukî bağdan ziyâde kadının müstakil şahsiyetine ve ferdî mes'ûliyetine işâret eder.

Enfüsî yönden her insanın içinde bir Firavun ile bir Âsiye vardır. İçteki Firavun, ten sarayında "en yüce rab benim" (Nâziât, 79/24) diyerek sahte ulûhiyyet dâvâsı güden müstakil benlik kuvvetidir. Âsiye ise bu benlik zulmünden kurtulup ezelî vatanına dönme arzusuyla Hakk'a niyâz eden, kurtuluşu nefsin saltanatında değil Rabbin katında arayan latîf kalptir.

"İz kâlet" (Hani o demişti)

Âyetteki "iz" (hani) edatı, tarihteki bir ânı ya da hâdiseyi hatırlatmanın ötesinde, her ân mü'min gönüllerde yenilenen bir hâli ihsâs eder. Âsiye'nin âyette tasvîr edilen niyâzı geçmişte olduğu kadar, bugün de Firavunî benliğin baskısından bunalmış mü'min kalplerden yükselen Hakk'a ilticânın dilidir.

"Rabbi" (Rabbim)

Âsiye'nin "Rabbim" diyerek kendi Rabb-i Hâss'ına yönelmesi, Firavun'un "en yüce rab benim" iddiâsının açıkça reddidir. Burada "Yâ Allâh" yerine "Yâ Rabbi" denilmesi, Zât tecellîsinden evvel esmâ ve sıfat terbiyesinden geçilmesi gerektiğini gösterir. Zîrâ kul, husûsî terbiyesinden geçtiği isim vasıtasıyla Rabbü'l-Erbâb'a vâsıl olur.

"İbni lî beyten" (Bana bir ev yap)

İbni, benim için demektir. Kur'ân'da duâ çoğu zaman emir sîgasıyla gelir: "İhdinâ" (bizi hidâyete erdir), "iğfir lenâ" (bizi bağışla), "ibni lî" (bana inşâ et). Bu emir, Hakk'a karşı bir buyruk olmayıp, acziyetin yakınlık diliyle ifâdesidir. Âyetteki "lî" (benim için) kaydı ise sülûkun ve ezelî isti'dâdın ferdîliğine işâret eder.

Beyt, insanın sükûn bulduğu, barındığı ve gecelediği meskendir. Âsiye zâhirde cennette bir mesken talep ederken, bâtınen kalbin Hakk ile itmi'nâna erdiği ilâhî yakınlık makâmını murâd eder. Şirk ve vehim kirlerinden arınmış kalp, Hakk'ın tecellîgâhı olan hakîki Beytullâh'tır. Bu açıdan Âsiye'nin niyâzı şöyle okunabilir: Rabbim, kalbimi Senin tecellîne uygun bir beyt hâline getir.

Firavun, aynı "ibni lî" kalıbıyla yardımcısı Hâmân'a "bana göğe uzanan bir kule yap; belki göklerin yollarına erişir de Mûsâ'nın ilâhına ulaşırım" der (Ğâfir, 40/36). Koca semâya doğru kibirle bir kule yükseltmek ister, karısı ise Hakk'ın katında bir ev diler. Aynı lafız, bir hânede îmân ile küfrün, tevâzu ile istikbârın ne kadar yakın durabileceğini gösterir.

"İndeke" (Senin katında)

İndeke; senin yanında, katında, nezdinde demektir. Kelime ma'nevî yakınlık, husûsî mahremiyet ve Hakk'ın mülkünde bulunma ma'nâlarını taşır.

Âsiye duâsında "bana cennette bir ev" demez; "Senin katında, bir ev, cennette" der. Önce Hakk'a yakınlığı, sonra evi, en sonra cenneti söyler. Belâgatte öne alınan lafız, ona verilen ehemmiyeti gösterir. Bu tertîbe göre Âsiye önce komşuyu, ya'nî Hakk'a yakınlığı; sonra evi (ya'nî bu yakınlığın devâmlı olmasını); en sonra mahalleyi, ya'nî cenneti ister. Cenneti bir nîmet olarak değil, Hakk'a yakınlığın mahalli olarak diler.

İrfân ehli için cennet, yeme içme hazlarının yeri olmaktan çok Hakk'a yakınlık (kurb) ve O'nun cemâlini perdesiz görme (rü'yet) makâmıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cennetlikler cennete girince Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurur: 'Size daha da artırmamı istediğiniz bir şey var mı?' Cennet ehli derler ki: 'Yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyup cehennemden kurtarmadın mı?' Bunun üzerine Allâh perdeyi kaldırır. Artık onlara, Rableri Azze ve Celle'ye bakmaktan daha sevgili hiçbir şey verilmiş olmaz" (Müslim, Îmân, Bâb: 80, Hadîs no: 181; Tirmizî, Cennet, Bâb: 16, Hadîs no: 2552).

Enfüsî yönden sâlik, seyrinin başında rahatı ve sıkıntılarının gitmesini ister; bu, nîmet cennetinin talebidir. Sonra amelinin netîcesine kavuşmayı, güzel ahlâka ermeyi, kulluğunun hâlis olmasını ve kalbinin nûrlanmasını diler. Bunların hepsi îmânın eseridir, fakat hiçbiri "indeke" değildir. "İndeke", bütün bu mertebelerden sonra, Rabbin bizzat kendisine duyulan iştiyâkın dilidir; Yunus Emre'nin "Bana seni gerek seni" niyâzında olduğu gibi...

"Fi'l-cenneti" (Cennette)

Cennetin kelime kökü ve cennet mertebeleri sekizinci âyette geçmişti; burada yalnız harf-i ta'rîfin getirdiği husûsîlik üzerinde duracağız.

Âsiye'nin niyâzındaki lafız belirsiz bir cennet değil, "el-cenneti"dir. Baştaki harf-i ta'rîf onu bilinen, husûsî bir cennet kılar. "Rabbi" lafzında geçtiği gibi, Âsiye'nin yönelişi esmâ mertebesinden başladığına göre, tâlip olduğu cennet de Rabbinin cenneti, ya'nî esmâ cennetidir: İlâhî isimlerin tecellî ettiği bir bahçe, kulun her isimden hissesini aldığı bir kurb mahalli. Fakat "indeke" lafzında görüldüğü üzere Âsiye'nin nazarı bu bahçede de durmaz; esmâ cennetini, onu kuşatan Müsemmâ'ya, ya'nî Rabbi'nin huzûruna açılan bir kapı bilir. Cennet ona bir gâye değil, Rabbinin yakınlığına erdiren bir mertebe olur.

Cennet kök itibâriyle örtmek ve gizlemek ma'nâsına gelir. Bu yönüyle Âsiye, kendisini Firavun'un zulmünden ve kavmin baskısından örtecek bir ilâhî himâye ister; bu, Hakk'ın velâyet örtüsüdür. Hakk'ın velâyeti konusu ikinci ve dördüncü âyette geçmişti.

"Ve neccinî min Firavune ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn" (Beni Firavun'dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zâlimler topluluğundan da kurtar!)

Neccinî, necât kökünden gelir; helâk mahallinden selâmet mahalline çıkarmak demektir. Âsiye önce maksadını söyler ("indeke"), sonra bu murâda ulaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını ister. Kurtuluş talebi hedefin ardından gelir; çünkü kurtuluşun değeri, varılacak makâma göre anlaşılır.

Duâda üç kurtuluş ister: Firavun'dan, onun amelinden ve zâlim kavminden. Nefsin saltanatı da üç mertebelidir: Benlik iddiâsının aslı, bu iddiânın fiillere dökülmüş eserleri ve o düzeni ayakta tutan iç-dış kuvvetler. Kalbin hürriyeti bu üçünden de kurtulmakla tamamlanır.

Firavun'un kendisi, "en yüce rab" iddiâsını dile getiren nefs-i emmâredir. Hakk'a âit rubûbiyyet ma'nâsını kendi benliğine nisbet eder. Enfüsî yönden Âsiye'nin "beni Firavun'dan kurtar" demesi, kalbin kendisini rablik makâmına oturtan benlik vehminden, nefs-i emmârenin tasallutundan kurtulmak istemesidir.

Abdülkerim Cîlî (k.s.) hazretleri İnsân-ı Kâmil'de bu iddiânın bir başka inceliğine işâret eder: Hakîkat cihetinden âlemde Hakk'ın varlığından başka varlık bulunmadığından, Firavun'un sözünün işâret ettiği rubûbiyyet hakîkati de aslen O'na âittir ve bu yönüyle söz doğrudur. Fakat Firavun bu hakîkate vâkıf olarak değil, sözü kendi nefsâniyetine ve vehmî benliğine nisbet ederek söylediği için, hakîkat onun dilinden geçerken bâtıla döner. Nitekim muhakkik bir ârifin "ene'l-Hakk"ı, kendi benliğinden geçip sözü Hakk'a vermesi cihetinden tevhîd olur; aynı söz benlik mahallinden çıktığında firavunluğa döner.

"Amelihî", ya'nî "onun ameli", Firavun'un iddiâsının eseri

ve dışa vurmuş fiilidir. Benlik yalnız soyut bir dâvâ değildir; o dâvâ fiillere, huylara ve meyillere bürünerek dışa taşar. Kibir, hased, şehvet, gazap, tûl-i emel, hubb-i dünyâ, tahakküm arzusu ve hakkı kendi menfaatine göre eğip bükme temâyülü onun amelidir. Kalp benlik dâvâsından yüz çevirse de, o dâvânın bıraktığı alışkanlıklar onda iz sürmeye devâm edebilir. Bu yüzden Âsiye Firavun'dan kurtulmayı yeterli görmez, onun alışkanlığa dönüşmüş amellerinden de kurtulmayı ister.

"El-Kavmü'z-zâlimîn", Firavun'un düzenini ayakta tutan topluluktur. Kavm, ortak bir yöneliş etrâfında birleşmiş topluluk demektir. Firavun'un kavmi, avânesi ve askerleri, enfüsî ma'nâda nefsin saltanatını korumaya çalışan vehim, hayâl, gazap, şehvet ve dünyevî arzular gibi zulmânî kuvvetlerdir. Âsiye'nin "zâlim kavimden" kurtulma talebi, bu zulüm düzenini ayakta tutan kuvvetlerin tümünden kurtulmayı içerir.

Zulüm; bir şeyi hak ettiği yerin dışına koymak, hakkını ihlâl etmek ve karanlığa düşürmek demektir. Kur'ân'ın "inne'ş-şirke le-zulmün azîm" (Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür) (Lokmân, 31/13) buyurması da bundandır: Şirk, kul olanı kulluk yerinden çıkarır, Hakk'a âit olanı mahlûka nisbet eder. Âsiye'nin sığındığı içteki kuvvetler de tıpkı böyle, yerli yerinde işlediğinde Hakk'a âlet, nefse koşulduğunda zâlim olur.

Fusûsu'l-Hikem'de zulmün iki ayrı yüzüne işâret edilir (Nûh Fassı, c. I, s. 298-299). Kulun izâfî vücûdunu müstakil zannedip vücûd husûsunda Hakk'a ortaklık dâvâsına kalkışması en büyük zulümdür. Buna mukâbil "zâlimun li-nefsihî" (Fâtır, 35/32) ifâdesi övgüyle te'vîl edilir: Nefsânî şehvetleri terk edip vehmî benliğini Hakk yolunda mahveden kemâl ehlinin hâli. Âsiye'nin duâsı birinciden kurtulup ikincinin terbiyesine girmektir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)