‘Utullin ba'de żâlike zenîm(in)
(10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.
Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,
Kalem Suresi 13. ayet, müşriklerin kötü ahlaki vasıflarını tasvir ederken, özellikle 'utull' ve 'zenîm' kelimeleriyle onların toplumsal ve ahlaki yozlaşmışlıklarını vurgulamaktadır. Bu kelimeler, ayetin genelinde bahsedilen olumsuz karakter özelliklerini pekiştiren anahtar kavramlardır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'utull' kelimesini 'kaba, katı kalpli, zorba' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu kişi hem fiziksel hem de ahlaki olarak sert ve başkalarına karşı acımasız bir tutum sergileyen kişiyi tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'utull' kelimesinin 'şiddetli çekmek, zorla sürüklemek' anlamından türediğini belirtir ve bu bağlamda 'kaba, katı kalpli, zorba' kişiyi ifade ettiğini söyler. Ayette, bu vasıf, bahsedilen kişinin insanlara karşı sert ve acımasız davranışlarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'utull' kelimesini 'kaba, katı kalpli, cimri ve zorba' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, bu kişinin sadece kaba değil, aynı zamanda iyiliğe engel olan ve başkalarına karşı eli sıkı olan bir karakteri olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zenîm' kelimesini 'soyu belli olmayan, babası dışında birine nispet edilen' kişi olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu, kişinin toplumsal konumunun belirsizliğini ve ahlaki düşüklüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zenîm' kelimesinin 'kulaklara takılan nişan' anlamından geldiğini ve mecazi olarak 'soyu belli olmayan, kötü şöhretli' kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayette, bu kelime, bahsedilen kişinin toplumda damgalanmış ve hor görülen bir konumda olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zenîm' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece soy belirsizliğini değil, aynı zamanda ahlaki düşüklüğü ve toplumsal dışlanmışlığı da içerdiğini belirtir. Ayette, bu kavram, kişinin genel ahlaki yozlaşmışlığının bir göstergesi olarak sunulur.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
------------------------
“Zenim, Kureyş'ten kulağında, bazı koyunların kulağındaki küpeyi andırır sarkıntı gibi sarkıntı bulunan bir adamdır.” (Buhari, Tefsiru Sureti 68/1.) İbn Cerir ve İbn Merduye de bu manada rivayet etmişlerdir. Fakat “bunun çalışarak elde edilen bir şey olmayıp yaratılıştan var olan bir şey olduğuna göre yerilen huylar arasında sayılmaması gerektiği halde, nasıl olur da huyların en yerileni, en aşağısı sayılır?” diye bir soru sorulduğunda bunun manasında bir müşkillik bulunduğunu söylemiş ve çözümünde duraksamıştır. Fakat yine Alusi'nin açıklamasına göre, bu özellik söylediğimiz gibi hem doğal hem sonradan kazanılmış olabileceği için, bunu sonradan elde edilmiş bir özellik olarak anlamak veya mecazi manaya almak daha uygun olur. Onun için diğer manalarla izah edilmiştir. Sonra aynı soru, kişinin kendi yapması olmadan ona katılan ve ondan ayrılmayan diğer özellikler hakkında da sorulabilir. O halde gerek ayeti ve gerek rivayeti bu özelliğin sonradan kazanılmış olması noktasından ele alarak anlamak gerekir. Bundan dolayı «
زَن۪يمٍ in dalkavuk yahut küpeli alçak manasında olması uygun düşer. Bunlar herhalde bir « عُتُلٍّün yani kaba, saygısız, acımasızın arkasındadır. Yahut utüll, kendisi de öyledir demek olur.
Konu fena huylardan, alçaklıklardan sakınmak ve onların sembolü olup da o yola sevkedebilecek olanların ardına düşmemekle ilgili ahlaki ve sosyal bir konu olunca, tefsirciler gayet renkli ve zengin olan bu Kur'an kelimelerini anlayıp anlatarak irşada çalışmışlardır. Zira Kur'an o fenalık sembollerine itaat etmemeyi emrederken, Kur'an tertibinin güzellik ve inceliğine bir leke kondurmamak üzere onları her birinin sırasıyla çok beğenip takındığı şatafatlı bir tavır ve eda içinde deste deste mimleyerek süzgeçten geçirmiş ve bunlara uyanların, hepsinden aşağılık olduğunu göstermek üzere de “soysuz”u hepsinin sonuna takarak, hepsini bir küll halinde fırlatıp atıvermiştir.
Tefsirciler bunlarla belirli bir şahıs kastedilip edilmediğini araştırmakla uğraşmışlar ise de doğrusu Ebu Hayyan'ın dediği gibi ayette açık olan budur ki: Bu nitelikler belirli bir şahıs için değildir. Başta
كُلَّ حَلاَّفٍ
“her çok yemin edici” buyrulmasından da açıkça anlaşıldığı gibi belli ve özel bir şahıs kastedilmeyerek hem her birinden hem de bu tür insanların hepsinden birden sakındırılmaktadır. Geçmişi olduğu gibi geleceği de kapsar. Burada
لاَ تُطِعْ
“itaat etme” yasağı tekil olarak öncelikle fertlere yöneltilmiş olmakla beraber, uyulmaması istenilen bu niteliklerin bütünüyle bireye ait olması şart değil, bireylerden meydana gelen bütünü, o özellikte bulunan herhangi bir toplumu kapsayacak şekilde ifade edilmiştir. Ancak toplum vicdanı kendini bireylerde göstereceği ve birey olmadan toplum manası mücerred (soyut) bir fikirden ibaret kalacağı için, fikir ve düşünceler bireylerden başlayarak yürütülür. Şimdi, “böyle bir ferde veya topluma, akıllı bir kimsenin itaat etmesi nasıl düşünülebilir?” denilecek olursa, böyle denilmesine sebep olan gerekçe şöyle açıklanıyor: