Keżâlike-l'ażâb(u)(s) vele'ażâbu al-âḣira(ti)(c) ekberu lev kânû ya'lemûn(e)
İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!
İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi.
Kalem Suresi 33. ayet, dünya azabı ile ahiret azabını karşılaştırarak, ahiret azabının büyüklüğünü vurgular. Ayet, 'azap' ve 'ahiret' kavramları üzerinden ilahi cezanın mahiyetini ve 'bilme' fiili üzerinden idrakin önemini ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azab' kelimesinin kökenini 'tatlı suyu kesmek' veya 'tatlı sudan mahrum bırakmak' olarak açıklar. Bu, rahatlıktan ve hoşnutluktan mahrum bırakılma anlamını taşır. Ayetteki 'azap', dünya hayatında yaşanan sıkıntı ve cezayı ifade ederek, kişiyi rahatından mahrum bırakan bir durumu işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'azab' kelimesinin 'şiddetli ceza' ve 'acı veren şey' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ' ifadesi, bahçe sahiplerinin yaşadığı felaketin bir ceza olduğunu ve bu cezanın şiddetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'azab' kavramının genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarları bekleyen hem dünyevi hem de uhrevi cezaları ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'azap', dünya hayatındaki bir ceza olarak sunulur ve ahiret azabıyla karşılaştırılarak onun bir öncüsü veya benzeri olduğu ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'âhiret' kelimesinin 'sonra gelen, son' anlamındaki 'âhir' kökünden türediğini ve dünya hayatının zıttı olarak, ondan sonra gelen ebedi hayatı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ', dünya azabından sonra gelecek olan ve ondan daha büyük olan ebedi cezayı vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âhiret'in, dünya hayatının bitiminden sonraki dönemi kapsayan, hesap ve ceza/mükafat yurdu olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, dünya azabının geçici ve nispeten küçük kalacağı, asıl ve daha büyük cezanın ahirette gerçekleşeceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'âhiret' kavramının, dünya hayatının geçiciliğine karşılık ebedi ve gerçek hayatı temsil ettiğini, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu ve asıl karşılığın ahirette verileceğini vurgular. Ayetteki 'ahiret azabı', bu ebedi hayatta karşılaşılacak olan ve dünya azabından kat kat üstün olan cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kebîr' kelimesinin 'büyük' anlamına geldiğini ve 'ekber'in ise 'daha büyük' veya 'en büyük' anlamında bir üstünlük sıfatı olduğunu belirtir. Ayetteki 'أَكْبَرُ', ahiret azabının dünya azabından hem süreklilik hem de şiddet açısından çok daha üstün ve dehşet verici olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kebîr'in hem cismani hem de manevi büyüklüğü ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'ekber' ifadesi, ahiret azabının sadece süresiyle değil, aynı zamanda acısının şiddeti, kapsamı ve kalıcılığıyla da dünya azabını aştığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ilim' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ' ifadesi, eğer insanlar ahiret azabının büyüklüğünü gerçekten idrak edebilselerdi, dünya hayatındaki davranışlarını ona göre şekillendireceklerini ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilim'in 'bir şeyin hakikatini kavramak' olduğunu ve cehaletin zıttı olduğunu açıklar. Ayetteki 'bilseler' ifadesi, sadece bilgiye sahip olmak değil, aynı zamanda bu bilginin gerektirdiği derin anlayış ve idrak seviyesine ulaşmayı kasteder ki bu da onları doğru eylemlere yöneltir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilim' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği hikmet ve basireti de içerdiğini vurgular. Ayetteki 'yâ'lemûn' fiili, ahiret azabının büyüklüğünü sadece duymakla kalmayıp, onun gerçekliğini ve sonuçlarını tam anlamıyla kavrayabilme yeteneğine işaret eder.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.33 - Kezâlikel azâb, ve leazâbul âhırati ekber, lev kânû yağlemûn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.33 - İşte böyledir azâb ve elbette Âhıret azâbı daha büyüktür, fakat bilselerdi.
İşte böyledir azab. Bilenleri, bilmeye ve anlamaya yatkın olanları böyle dünyada uyandırır, yola getirir, hakka teslim ettirir, daha büyük tehlikeden korunmasına ve daha büyük hayra ermesine vesile olur. Yüce Allah'ın bela vermesinin acı azap ile cezalandırmasının hikmeti de budur.
Ve elbette ahiret azabı daha büyüktür. Mala değil, canadır. Geçici değil, sonsuzdur. O bir kez başa geldikten sonra uyanmanın faydası olmaz. Onun farkına varıldıkça şiddeti artar. O, o kadar büyük ve şiddetlidir ki içine düşen kurtulmaz. Onun insanı uyandırmasının faydası dünya azabı gibi bizzat içine düşülmesinde değil, içine düşülmezden önce bilinmesinde, uzaktan bilinip dünyada iken korunulmasındadır. Evet ikisi de kesin bir uyanış faydası taşımakta, meydana gelmeden önce ilim ve iman ile önüne geçilerek korunabilmek hususunda ortaktır. Dünya azabı da fiilen meydana geldikten sonra olmasın olmaz. Bundan da korunmak ancak önceden bilinip mümkün olduğu kadar çaresine bakılarak sakınılmakla olur.
Bununla beraber bu her nasıl olursa olsun geçer. Bu şekilde ilerisi için deneye dayanan bir ilim ile uyanık olma faydası bırakır. Fakat ahiret azabı sondur. O, deneye gelmez. Artık bütün deneyler onda tükenmiş, neticesini vermiş bulunur. Bundan korunmak, meydana geldikten sonra deneme ile değil, Mülk Suresi'nde geçtiği gibi işitme ve akıl ile haber verene iman ve işitilen, görülen dünya azaplarının acılığından, karşılaştırma yapmak suretiyle parçadan bütüne giden bir temsil ile bilinir. Onun için hem haber verilmiş, hem misal verilerek temsil yapılmıştır.
Fakat bilselerdi. Bunlara “eskilerin masalları” diyen ve kendilerine mal ve çocukları ile bela verilmiş olan o yalanlayıcılar o dünya azabını gördükten sonra olsun bunu bilselerdi, o cennet sahiplerinin cennetlerinden mahrum olduktan sonra en hayırlılarının kadrini bildikleri, uyarısını dinledikleri gibi bunlar da Peygamberin duyurduğu ayetleri dinlerler, o kötü huylardan vazgeçerler, imana gelir, bütün istek ve arzularını Allah'a çevirerek o büyük ahiret azabından korunmaya çalışırlardı.
Bu cennet sahiplerinin daha sonlarının ne olduğuna gelince, bu Katade'ye sorulduğunda, sorana, “bana zor bir görev yükledin, demiş, yani “İşin bu yanı ayette açık açık belirtilmemiş, gaybla ilgilidir, bilmi-yorum.” demek istemiştir. Mücahid'in ise, “Tevbe ettiler, Allah da kendilerine daha hayırlısını verdi.” dediği nakledilmiştir. İbn Mes'ud (r.a)'dan da şöyle rivayet edilmiştir: “Bana öyle ulaştı ki onlar çok ihlaslı davrandılar. Yüce Allah da oların bu doğruluğuna mükafat buyurdu da onun yerine öyle bir cennet verdi ki, ona “el-Hayevan” denilir. Onda öyle bir üzüm olur ki, bir salkımını bir katır götürür.”
وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةِ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
“Ahiret yurdu ise, işte gerçek hayat odur.” (Ankebut, 29/64) ayeti düşünülürse hayatın kendisi demek olan “el-Hayevan”ın ahiret yurdunun ismi olduğu anlaşılır. Şu halde İbn Mes'ud'dan gelen bu rivayetin manası, onlara sonraki samimiyetlerine karşılık Allah sonsuz hayat olan Ahiret cennetini verdi, demek olur. Bunlar “cennet” kelimesinin başına belirlilik takısı olan « الgetirilmek suretiyle اَصْحَابُ الْجَنَّةِ“ O cennetin sahipleri” denilmesinin sebebi de onların bu güzel akıbetlerinin olması gerektir.
Değil mi ki onların sonu ancak Allah'a dönmek ve onu arzulamakla neticelendirilmiştir. O halde şu gelen ayet, onların da akıbetlerine işareti kapsar:
اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ Şüphesiz takva sahipleri için” Ahiret azabının büyüklüğüne karşılık sevap ve mükafatının da büyüklüğünü açıklayan bu ayet, yukarıdaki
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ“onlara bela verdik” ayetine karşılık olarak daha yukardaki
وَلاَ تُطِعْ“itaat etme” yasağının illeti yerine geçen ilahi bir vaaddir. Yani o yalanlayan inkarcılara, o kötü ahlakların sembolü olan bireylere, toplumlara uymada Allah'tan kortun. Çünkü bir taraftan biz onlara dünyada bela vermişizdir, o malları, oğulları, o cennet gibi yurtlar onlara kalmayacaktır. Uyanık olmadıkları takdirde ahiret azabı daha büyüktür. Diğer taraftan da, takva sahiplerine, yani inkardan, günahtan ve kötü ahlaklardan ve bu gibilere uymaktan sakınıp Allah'ın azabından korunan takvalı kimselere özeldir.
عِنْدَ رَبِّهِمْRablerinin katında, O'nun birlik huzurunda جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Naim cennetleri gam ve kederden, bela ve sıkıntıdan uzak katıksız nimet ve mutluluk bağları, bostanları ki, o takva sahibi kişiler dünyada ona iman ederek ve vicdan rahatlığının zevkini tadarak ve o gayeye ermek için vazife şevki, temizlik neşesi, ibadet huzuru ve hakikat aşkıyla; ahirette ise yüce Allah'ın cemalini, ona kavuşmanın safasını ve O’nun razı olduğunu görmenin lezzetini hakka'l-yakin tadarak sonsuz nimetler içinde mutlu olurlar.