Efenec'alu-lmuslimîne kelmucrimîn(e)
Biz müslümanları suçlular gibi kılar mıyız?
Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?
Kalem Suresi 35. ayet, Allah'ın adaletini ve müminlerle suçlular arasındaki ayrımı vurgulamaktadır. Ayet, teslim olanlarla günahkarların aynı kefeye konulmayacağını dilbilimsel olarak 'ceale' fiili ve 'muslimîn' ile 'mucrimîn' kavramları üzerinden ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi başka bir şey yerine koymak veya bir şeyi bir şeyle eşitlemek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müslimleri mücrimlerle bir tutmayacağı, yani onları aynı statüde değerlendirmeyeceği manasını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'hükmetmek, karar vermek' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise 'bir şeyi bir şey gibi kabul etmek, muamele etmek' anlamında olup, Allah'ın müslimlere mücrimler gibi muamele etmeyeceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ceale' fiilinin Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu, bu bağlamda ise 'bir şeyi bir şeyle eş tutmak, aynı hükme tabi kılmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayet, Allah'ın adaletinin bir gereği olarak bu iki zıt grubun aynı muameleye tabi tutulmayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'İslam' kelimesinin kökü olan 's-l-m'nin, teslimiyet, barış ve selamet anlamlarını içerdiğini belirtir. 'Müslim', Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğen, O'nun iradesine teslim olan kişidir. Ayette, bu teslimiyetin getirdiği üstün konuma işaret edilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'İslam' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular ve 'müslim'in, Allah'ın mutlak iradesine kendini tamamen teslim eden, O'na boyun eğen kişi olduğunu açıklar. Bu teslimiyet, kişinin dünya ve ahiretteki konumunu belirleyen temel bir erdemdir ve ayet bu teslimiyetin mücrimlikten farklı olduğunu ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'müslim' kelimesinin, Allah'a itaat eden, O'nun hükümlerine boyun eğen ve bu sayede iç huzura kavuşan kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'müslimîn' ifadesi, bu niteliklere sahip olanların, suç işleyenlerle aynı muameleye tabi tutulmayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'c-r-m' kökünün 'suç işlemek, günah kazanmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mücrim', Allah'ın koyduğu sınırları aşan, O'na isyan eden ve bu nedenle cezayı hak eden kişidir. Ayet, müslimlerin bu tür suçlularla bir tutulmayacağını açıkça ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'c-r-m' kelimesinin aslen 'meyve toplamak' anlamına geldiğini, ancak mecazi olarak 'günah kazanmak, suç işlemek' anlamında kullanıldığını açıklar. 'Mücrim', günahları ve suçları kendi üzerine alan kişidir. Ayetteki kullanımı, Allah'a teslim olanların, bu günahkarlarla aynı kefeye konulmayacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'c-r-m' kökünün, bir şeyi kesip ayırmak, koparmak anlamından türeyerek, 'suç işlemek, günah kazanmak' manasına geldiğini belirtir. 'Mücrim', Allah'ın emirlerinden kopan, O'nun yolundan ayrılan kişidir. Ayet, bu ayrılığın getirdiği olumsuz sonucu, müslimlerin teslimiyetiyle karşılaştırır.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ya biz artık müslümanları yüzlerini ancak Allah'a tutmuş, esenliği düşünür, suç işlemekten korunur, güzellikle çalışır, temiz kalpli müslümanları hiç suç işleyenler gibi kılar mıyız? Gerçekte ikisinin akıbetlerini eşit yapar mıyız? Elbette suç işleyen akıbetini azap, müslümanın akıbetini Naim yapacağız. Burada müslüman mücrimin yani suç işleyenin karşılığı olarak zikredilmiştir.
Mücrim, suç işleyen demektir. Bunun başı da, suç işlemeyi vicdanen helal ve mübah saymaktır ki küfürdür. Böyleleri suç işlemekten ancak fiili bir engel karşısında çekinirler.
Müslim, bunun tam anlamıyla zıddıdır. Bunun imanı vardır. Suç işlemeyi vicdanında çirkin bilir, cezasına inanır; işlerse insanlık icabı bir hata ile veya zorunlu bir sebeple işler. Doğrusu inanmayanlar da suç işlemenin çirkin olduğunu bilir. Onun için kendisine karşı işlenen bir suça öfke püskürür fakat kendi yaptığını suç saymaz, hoş görür. Çünkü suçu hak gözüyle değil, kendi keyfine göre ölçer, kendi üstünde bir hak tanımaz. Aslında o suçun çirkinliği kendisine sonsuza kadar bir ceza olacağını hesap etmez. Ahirete inanmaz.
Bunun bütün nedeni de verdiği hükümde yanılması, her hak ve yetkiyi kendisinde görmesidir. Tefsirlerin açıklamasına göre, Mekke'de kafirler şöyle demişlerdi: “Öldükten sonra her şey biter. Müslüman ile suçlu eşit olur. Biz dünyada fırsatı kaçırmayız, canımızın istediğini yapar, dilediğimiz gibi hüküm verir, zevkimize bakarız. Bu nedenle öldükten sonra müslümanlardan daha iyi ölmüş oluruz. Şayet Muhammed'in dediği o öldükten sonra dirilme varsa, biz zevkimizi peşin almış oluruz”.
İşte burada yüce Allah bunları şiddetle reddetmek ve kınamak için buyuruyor ki: