Veddû lev tudhinu feyudhinûn(e)
İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.
Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
Kalem Suresi 9. ayet, müşriklerin Hz. Peygamber'den taviz beklentisini ve bu beklentinin karşılığında kendilerinin de taviz verecekleri yanılgısını 'dhn' kökünden türeyen kelimelerle ifade eder. Ayet, 'yumuşak davranma' ve 'taviz verme' anlamlarını bu kök üzerinden vurgulayarak, dinî ilkelerden ödün verilmemesi gerektiğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vedd (ودّ), bir şeyi sevmek ve ona meyletmek anlamına gelir. Ayetteki 'veddû' (ودُّوا۟) ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'den bir şeyi şiddetle arzu etmelerini, ona gönül bağlamalarını ve gerçekleşmesini istemelerini ifade eder. Burada istenen şey, Peygamber'in kendi dinlerinden taviz vermesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vedd (ودّ) kavramı, Kur'an'da genellikle bir şeye karşı duyulan derin sevgi ve arzu anlamında kullanılır. Bu ayette ise, müşriklerin Peygamber'in kendilerine 'yumuşak davranması' yönündeki güçlü isteklerini, hatta bu isteğin bir tür 'temenni' veya 'beklenti' olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dehn (دهن) kelimesi, aslen yağ sürmek, yumuşatmak anlamına gelir. 'Tüdhinu' (تُدْهِنُ) fiili ise mecazi olarak, bir konuda gevşek davranmak, taviz vermek, yumuşaklık göstermek anlamında kullanılmıştır. Ayette, müşriklerin Hz. Peygamber'den kendi dinî ilkelerinden ödün vermesini beklediklerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dehn (دهن) kökü, 'yağlamak' anlamından hareketle, bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, yumuşatmak ve dolayısıyla bir konuda esneklik göstermek, taviz vermek manasına gelir. 'Tüdhinu' (تُدْهِنُ) burada, Peygamber'in müşriklerin isteklerine karşı hoşgörülü davranmasını, onların dinlerine yönelik eleştirilerinden vazgeçmesini ima eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Dehn (دهن) kelimesi, bir şeyi yağlamak suretiyle onu yumuşak ve kaygan hale getirmek demektir. 'Tüdhinu' (تُدْهِنُ) fiili, mecazi olarak, bir konuda gevşeklik göstermek, taviz vermek, düşmanlara karşı yumuşak bir tutum sergilemek anlamında kullanılır. Ayette, müşriklerin Peygamber'den kendi inançlarından ödün vermesini istediklerini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bu fiil de 'dehn' (دهن) kökünden türemiştir ve önceki 'tüdhinu' (تُدْهِنُ) fiiliyle aynı anlamı taşır, ancak bu kez müşriklerin eylemini ifade eder. 'Feyüdhünûne' (فَيُدْهِنُونَ) ifadesi, eğer Peygamber taviz verirse, onların da karşılık olarak yumuşak davranacaklarını, yani kendi inançlarından veya düşmanlıklarından bir miktar ödün vereceklerini ima eder. Bu, bir tür karşılıklı taviz beklentisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Dehn (دهن) kökünün bu ayetteki tekrarı, bir eylemin karşılığında benzer bir eylemin beklentisini vurgular. 'Feyüdhünûne' (فَيُدْهِنُونَ) kelimesi, müşriklerin 'eğer sen bize yumuşak davranırsan, biz de sana yumuşak davranırız' şeklindeki şartlı tutumlarını gösterir. Bu, dinî ilkelerden taviz verme konusunda bir pazarlık teklifidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Dehn (دهن) kelimesi, bir şeyi yağlamak suretiyle onu yumuşak ve kaygan hale getirmek demektir. 'Feyüdhünûne' (فَيُدْهِنُونَ) fiili, mecazi olarak, bir konuda gevşeklik göstermek, taviz vermek, düşmanlara karşı yumuşak bir tutum sergilemek anlamında kullanılır. Ayette, müşriklerin Peygamber'den kendi inançlarından ödün vermesini istediklerini belirtir.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.9 - Veddû lev tudhinu feyudhinûn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.9 - Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
------------------------
Arzu ettiler ki sen yağcılık yapsan. Onları yağlasan, taptıklarına, alçak maksatlarına, haksızlıklarına ilişmesen, olur desen, yalanlarına yağ sürsen diye istediler de onun için yalanlamaya kalkıştılar. Yoksa sen yağcılık edecek, maksatlarını yerine getirme arzularını devam ettirecek olsaydın, böylece sen de onların sapıklıklarına katılmış bulunsaydın فَيُدْهِنُونَo vakit yaltaklanacaklardı. Onlar da sana yağ çekecek, yalanı doğrulayacak, ne büyük, ne akıllı adam diyeceklerdi. Fakat sen onlara yağcılık yapmayıp doğruyu söylediğin, Allah'ın emrini, peygamberliğini bildirdiğin için öyle iftiraya kalkıştılar, bile bile yalan söylediler. Onun için sen onlara itaat etme, arzularına yağ sürme. İşte yüce ahlakın ilk prensibi budur. Demek ki dil, kalem kendilerine yemin edilmeye layık varlıklar olmakla beraber doğruyu söylemek için çalışmayan yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler büyüklükten, yüce ahlaktan, akıldan uzak ve itaat edilmeye layık olmayan zavallılardır. (E.H.Y.)
~~68.9~
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.9 - Veddû lev tudhinu feyudhinûn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.9 - Arzu ettiler ki müdahene-yağcılık-yardakçılık, etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
Mudil isminin nefsi emmare tutkunları istedilerki, onun istek arzularına uyarak görev yapasın, eğer öyle yapıp onların istikametinde hareket etseydin onlarda sana yağcılık yardakçılık yapacaklardı, ortada sorunları kalmayacaktı. Ancak Risaletin böyle bir uygulama yapması mümkün olmadığından nefsi emmare tutkunlarının beklediklerini bulamadıkları için seni inkar ettiler.
Diğer yönden birey olarak Hakk ehli salikte, eğer nefsine biraz uysa nefsinin hükmü altına gireceğinden, yaptığı ibadetlerinin hiçbir hükmü kalmayacak yolundan olacaktır. Bu halin durumu çok görülmüştür, nefsi emmare ve kişide bulunan karşılığı olan mudil ismiyle ve ayrıca üç harflilerinde iştrakiyle, kişiye öyle gizli oyunlar oynamağa başlarlar ve sureta Hakk’tan görünerek hilelerini ortaya koyarlar ki adeta aldanmamak mümkün değildir. Ancak irfan ehli bunların hilelerinin farkında olduğundan onlara yaklaşamazlarlar. Çünkü onlar. (İsra-17-65) Ayet-i kerimesinin koruması altındadırlar.
~~17.65~
اِنَّ عِبَادٖى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَكٖيلًا
~ ~ ~
17.65 - İnne ıbâdî leyse leke aleyhim sultânün, ve kefâ birabbike vekîlâ.
17.65 - Doğrusu o benim kullarım yok mu! Senin onlar üzerine hiç bir saltanatın yoktur, vekîl ise rabbın yeter.
Cenâb-ı Hakkın esmalarından biri de “vekil” esmasıdır. Kul-salik, gerçek mana da Rabb-ına sığındığı zaman onun vekili Hakk’tır, vekili Hakk olanın ise korkacak bir şeyi olmaz, çünkü Hakk’ta fani olmuş olduğundan, zaten kendine ait bir varlığı da kalmadığından, ona vekil olan Rabb-ıdır.
Bu Ayet-i Kerîmeye, Kur’an-ı Kerîm okuma, irfani tekniği içinde bakıldığında, Ayet-i kerimenin, “İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultânün,” e, kadar olan bölümü “zati”dir. Ve bu bölümde hayal vehim ve üç harflilere karşı lâtif alemde, abd’ın korunduğu babında Zat-i güvence verilmektedir.
“Ve kefâ birabbike vekîlâ.” Bölümü ise Zatın abdine sıfat, “Rububiyyet” mertebesinden, esma mertebesinde bulunan vekil ismi ile Ef’al mertebesindeki yaşamında maddi manevi güvence verilmektedir. Bu güvenceleri alıp idrak edip gerçek bir samiyyetle hayatını sürdürmeye çalışan bir abd’ın her iki dünyada mahrum ve mahzun olması mümkün değildir.
“ İz- -T-B- “
~~68.10~
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهٖينٍ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş: