Ve-innâ lena'lemu enne minkum mukeżżibîn(e)
Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
Bununla beraber biz biliyoruz ki sizden inanmayanlar var.
Bu ayet, Allah'ın insanlardan yalanlayanların varlığını kesin bir bilgiyle bildiğini ifade etmektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, Allah'ın mutlak ilmini ve inkarcıların durumunu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kelimesini bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'le-na'lemu' ifadesi, Allah'ın yalanlayanların varlığını ve durumunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, tam ve eksiksiz bir bilgiyle kuşattığını gösterir. Bu, sadece bir tahminde bulunma değil, mutlak ve ezelî bir bilmedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i, bir şeyin hakikatini kavramak ve onu olduğu gibi bilmek olarak açıklar. Ayetteki 'le-na'lemu' vurgusu, Allah'ın yalanlayanların iç durumlarını, niyetlerini ve inkarlarını tam olarak bildiğini, bu bilginin dışsal belirtilerle sınırlı olmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ilm' kavramının, sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bir şeyi tam olarak kuşatma ve kontrol etme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'le-na'lemu', Allah'ın yalanlayanları sadece bilmekle kalmayıp, onların tüm varoluşlarını ve eylemlerini de kuşattığını, dolayısıyla onlardan hiçbir şeyin gizli kalmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tekzîb'i, bir şeyi doğru olmaktan çıkarmak, yalanlamak olarak açıklar. Ayetteki 'mukezzibîn' kelimesi, Hâkka Suresi'nin genel bağlamında, kıyameti, dirilişi ve Allah'ın vaatlerini yalanlayan, inkâr eden kimseleri ifade eder. Bu, sadece bir sözü yalanlamak değil, bir hakikati reddetmektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tekzîb'in bazen 'inkâr' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'mukezzibîn', Allah'ın gönderdiği mesajı ve peygamberi inkâr eden, onu yalan sayan kişileri ifade eder. Bu, sadece bir haberin yanlış olduğunu iddia etmekten öte, ilahi hakikate karşı bir duruş sergilemektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kezib'i, bir şeyin hakikatine aykırı söz söylemek olarak tanımlar. 'Mukezzibîn' ise, bu fiili sürekli yapan, yalanlamayı bir karakter haline getiren kimselerdir. Ayetteki bağlamda, bunlar, Kur'an'ın getirdiği hakikatleri ve kıyamet gününü yalanlayan, bu konuda ısrar eden kişilerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kezb' kökünün Kur'an'da genellikle peygamberleri ve ilahi mesajı yalanlama bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Mukezzibîn' kelimesi, Hâkka Suresi'nin genel teması olan kıyamet ve ahiret inancını reddeden, bu konuda inkarcı bir tutum sergileyen kişileri ifade eder.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime zâti âyetlerdendir.
Nefsi emmarenin hevası ile kulaklarını tıkayıp Hakk’ın sözünü işitmeyenler ve kendi varlıklarını olduğunu iddia edenler, Hakk’ı yalanlamaktadırlar. Ve Allah (c.c.) zati olarak bunu bildiğini bildirmektedir. (M.D.)
"Bilmek" (Na'lemu) Allah'ın ilmi (ilm-i ilâhî), halk edilmişlerin bilgisinden tamamen farklıdır. O'nun ilmi, ezelîdir, ebedîdir, kuşatıcıdır ve halk edilmişlere bağlı değildir. Bu ilim anlayışının temelinde "a'yân-ı sâbite" (sabit hakikatler/ezelî örnekler) öğretisi vardır.
A'yân-ı Sâbite ve İstidat: Allah her şeyi halk etmeden önce, kendi ilminde onların ezelî hakikatlerini (a'yân-ı sâbite) bilir. Bu hakikatler, varlığa çıkacak her şeyin (insanların, nesnelerin, olayların) değişmez özünü, istidadını ve kabiliyetini belirler. Bir varlığın "ne" olacağı, "nasıl" olacağı, hayır mı şer mi işleyeceği, iman mı edecek yoksa inkâr mı edecek? Bunların hepsi, o varlığın ayn-ı sâbitesinde (ezelî hakikatinde) mevcuttur. 69/49 ayetindeki "elbette biliriz" (lene'lemu) ifadesi, işte bu ezelî ilme, yani herkesin ayn-ı sâbitesinde ne olduğunu bilmeye işaret eder.
İstidâd-ı Gayr-i Mec'ûl (Kılınmamış İstidat): Fusûs'ül-Hikem'in "Üzeyr Fassı"nda "isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl" (kılınmamış istidat) kavramını işlenir. Buna göre, bir varlığın istidadı, o varlığın ayn-ı sâbitesinin gereğidir ve Allah tarafından sonradan halk edilmemiştir. O, ezelden beri o varlığın hakikatinde vardır. Bu, kaderin sırrıdır. 69/49 ayetindeki "yalanlayanlar", işte bu ezelî istid atları gereği hakikati yalanlama eğiliminde olanlardır. Allah, onların bu eğilimini ezelde bilir.