Eve lem yehdi lilleżîne yeriśûne-l-arda min ba'di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum biżunûbihim(c) venatbe'u ‘alâ kulûbihim fehum lâ yesme'ûn(e)
Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.
Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin helakinden sonra yeryüzüne varis olanların ibret almaması durumunda karşılaşacakları akıbeti, ilahi irade ve kalplerin mühürlenmesi kavramları üzerinden ele almaktadır. Ayet, ilahi hidayetin reddi ve günahların yol açtığı manevi körlüğü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هدى), lütuf ve inayetle doğru yola iletmek demektir. Ayetteki 'أَوَلَمْ يَهْدِ' ifadesi, geçmiş kavimlerin akıbetinden ibret almanın, Allah'ın bir lütfu olarak doğru yolu göstermesi anlamına gelir. Bu, Allah'ın insanlara akıl ve peygamberler aracılığıyla yol göstermesine rağmen, onların bu hidayeti kabul etmemelerini eleştirel bir şekilde sorgulamaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onları hakikate ulaştırması anlamında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, geçmiş ümmetlerin helakinin, sonraki nesiller için bir 'hidayet' yani bir yol gösterici, bir ibret olması gerektiği halde, onların bundan ders çıkarmadıklarını ifade eder. Hidayet, burada sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda kalbi yönlendirme ve doğru eyleme sevk etme anlamını da taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vâris olmak (ورث), bir şeyin bir başkasına intikal etmesi demektir. 'يَرِثُونَ ٱلْأَرْضَ' ifadesi, önceki kavimlerin helakinden sonra onların yurtlarına ve imkanlarına sahip olanları ifade eder. Bu miras, sadece maddi bir intikal değil, aynı zamanda geçmişin tecrübelerinden ders çıkarma sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yeryüzüne varis olmak, mecazi bir ifadedir ve önceki kavimlerin yerine geçmek, onların topraklarına ve mallarına sahip olmak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, bu mirasçılık, aynı zamanda önceki kavimlerin hatalarını tekrarlamama ve onların akıbetinden ibret alma yükümlülüğünü de ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsabet (إصابة), bir şeye ulaşmak, onu bulmak demektir. 'أَصَبْنَـٰهُم بِذُنُوبِهِمْ' ifadesi, Allah'ın günahları sebebiyle onlara musibetler ve cezalar isabet ettirmesi, yani onları helak etmesi anlamındadır. Bu, ilahi adaletin bir tecellisi olarak, işlenen günahların kaçınılmaz sonucunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Savb (صوب) kökü, bir şeyin doğru hedefe ulaşması veya bir musibetin birine isabet etmesi anlamlarına gelir. Ayetteki 'أَصَبْنَـٰهُم' ifadesi, Allah'ın iradesiyle, günahları yüzünden onlara azap ve helak isabet ettirileceğini belirtir. Bu, ilahi cezanın kesinliğini ve günahlarla doğrudan ilişkisini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zenb (ذنب), işlenen hata, kusur ve günah anlamına gelir. Ayetteki 'بِذُنُوبِهِمْ' ifadesi, önceki kavimlere isabet eden musibetlerin ve helakın doğrudan kendi günahlarının bir sonucu olduğunu açıkça belirtir. Bu, ilahi cezanın keyfi olmadığını, aksine insanların kendi eylemlerinin bir karşılığı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zenb kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, yasaklarını çiğneme anlamında kullanılır. Bu ayette, 'günahları sebebiyle' ifadesi, ilahi müdahalenin ve helakın temel nedenini ortaya koyar. İnsanların kendi iradeleriyle işledikleri günahlar, onların akıbetini belirleyen en önemli faktördür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tab' (طبع), bir şeyi mühürlemek, damgalamak ve bir şeyin üzerine bir şekil basmak demektir. Kalplerin mühürlenmesi (نَطْبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ), onların hakikati idrak etme ve hidayeti kabul etme yeteneklerini kaybetmeleri anlamına gelir. Bu, onların kendi tercihleri ve günahları sonucunda oluşan bir manevi körlüktür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tab' (طبع), bir şeyin üzerine bir iz bırakmak, onu değiştiremez hale getirmek demektir. Kalplerin mühürlenmesi, onların artık öğüt alamaz, hakikati işitemez ve anlayamaz hale gelmesi demektir. Bu ayetteki kullanımı, geçmiş kavimlerin ibret almaması ve günahlarında ısrar etmeleri sonucunda kalplerinin katılaşmasını ve hidayete kapanmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tab' (mühürleme), Kur'an'da genellikle Allah'ın, inatla inkâr eden ve günahlarında ısrar edenlerin kalplerini hakikate karşı kapatması anlamında kullanılır. Bu, bir ceza olmaktan ziyade, kişinin kendi iradi seçimlerinin doğal bir sonucudur. Ayette, 'kalplerini mühürleriz' ifadesi, onların artık doğruyu işitme ve anlama yeteneklerini kaybettiklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kalb (قلب), bir şeyin merkezi ve özü demektir. İnsan için ise idrak, anlama ve hissetme merkezidir. Ayetteki 'قُلُوبِهِمْ' ifadesi, insanların manevi idrak ve anlama yeteneklerini temsil eder. Kalplerin mühürlenmesi, bu idrak yeteneğinin işlevsiz hale gelmesi, hakikati kabul edememesi anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kalb kelimesi, Kur'an'da sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda düşünce, duygu, irade ve inanç merkezi olarak kullanılır. 'Kalplerini mühürleriz' ifadesi, onların manevi algılarının kapanması, hakikate karşı kör ve sağır hale gelmeleri demektir. Bu durum, onların kendi günahları ve inkârları sonucunda ortaya çıkan bir manevi haldir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sem' (سمع), sadece fiziksel olarak işitmek değil, aynı zamanda dinlemek, anlamak ve kabul etmek anlamlarına da gelir. Ayetteki 'فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ' ifadesi, onların sadece sesleri duymadıkları değil, aynı zamanda hakikati, öğütleri ve uyarıları idrak edip kabul etmedikleri anlamına gelir. Kalpleri mühürlendiği için, işittikleri sözler onlarda bir etki bırakmaz.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sem' (işitme), Kur'an'da genellikle sadece fiziksel bir duyudan öte, manevi bir algı ve idrak yeteneği olarak ele alınır. 'İşitmezler' ifadesi, onların hakikate karşı sağır olmalarını, yani ilahi mesajı anlamama ve ona icabet etmeme durumlarını ifade eder. Bu, kalplerinin mühürlenmesinin doğrudan bir sonucudur.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(100) (E ve lem yehdi lillezîne yerisûnel arda min ba’di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum bi zunûbihim, ve natbeu alâ kulûbihim fe hum lâ yesme’ûn.)
“Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.”