Veevraśnâ-lkavme-lleżîne kânû yustad'afûne meşârika-l-ardi vemeġâribehâ-lletî bâraknâ fîhâ(s) vetemmet kelimetu rabbike-lhusnâ ‘alâ benî isrâ-île bimâ saberû(s) vedemmernâ mâ kâne yasne'u fir'avnu vekavmuhu vemâ kânû ya'rişûn(e)
Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.
Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.
Bu ayet, İsrailoğullarının Firavun zulmünden kurtulup vaat edilmiş topraklara mirasçı kılınmasını ve bu durumun Allah'ın vaadinin bir tecellisi olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'zayıf düşürülme', 'mirasçı kılınma', 'bereketlendirme', 'sözün tamamlanması', 'sabır' ve 'yıkım' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve kudreti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'da'f' (ضعف) kelimesinin bedensel veya ruhsal güçsüzlüğü ifade ettiğini belirtir. 'İstid'af' (استضعاف) ise birini zayıf ve güçsüz kılmak, hor görmek veya zayıf düşürülmesini istemek anlamına gelir. Ayetteki 'yüstad'afûne' (يُسْتَضْعَفُونَ) ifadesi, İsrailoğullarının Firavun tarafından kasten zayıf düşürüldüğünü, ezildiğini ve hor görüldüğünü açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür ifadeleri Kur'an'ın mecazi anlatım biçimleri arasında değerlendirir. 'Yüstad'afûne' ifadesi, sadece fiziksel bir zayıflığı değil, aynı zamanda sosyal ve siyasi bir baskı altında ezilmeyi, haklarından mahrum bırakılmayı ve hor görülmeyi mecazi olarak anlatır. Bu, Firavun'un İsrailoğulları üzerindeki tahakkümünü ve onları güçsüzleştirme politikasını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'verese' (ورث) fiilinin bir şeyin birinden diğerine intikal etmesi anlamına geldiğini açıklar. 'Evrasnâ' (أَوْرَثْنَا) ise Allah'ın bir topluluğu başka bir topluluğun malına veya toprağına mirasçı kılması, yani onları o şeye sahip kılması demektir. Ayette, Allah'ın İsrailoğullarını Firavun ve kavminin sahip olduğu topraklara mirasçı kıldığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'verese' kökünün, bir şeyin birinden diğerine geçişini ifade ettiğini belirtir. 'Evrasnâ' fiili, Allah'ın kudretiyle İsrailoğullarına, daha önce başkalarının elinde olan toprakları lütfetmesini, onları bu topraklara sahip kılmasını anlatır. Bu, ilahi bir takdir ve vaadin gerçekleşmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bereke' (بركة) kelimesinin Allah'tan gelen ilahi hayır ve bolluk anlamına geldiğini belirtir. 'Bâraknâ' (بَارَكْنَا) fiili, Allah'ın bir yere veya bir şeye hayır ve feyiz ihsan etmesi, onu mübarek kılması demektir. Ayette, Allah'ın İsrailoğullarına mirasçı kıldığı toprakların, ilahi lütuf ve bollukla donatılmış olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'bereket'in, bir şeyin içinde ilahi hayrın ve artışın bulunması olduğunu açıklar. 'Bâraknâ fîhâ' ifadesi, Allah'ın o topraklara bereketini, yani sürekli ve artan hayrını, bolluğunu ve feyzini yerleştirdiğini gösterir. Bu, sadece maddi değil, manevi bir bereketi de kapsar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kelime' (كلمة) kelimesinin Kur'an'da bazen 'söz', bazen de 'hüküm' veya 'vaat' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kelimetü Rabbike' (كَلِمَتُ رَبِّكَ) ifadesi, Allah'ın İsrailoğullarına yönelik olarak daha önce verdiği, onları kurtaracağına ve onlara toprak vereceğine dair kesin vaadini ve hükmünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kelime' kavramının Kur'an'da sadece dilsel bir ifade olmanın ötesinde, ilahi iradeyi, hükmü ve yaratıcı gücü temsil ettiğini vurgular. 'Kelimetü Rabbike' ifadesi, Allah'ın değişmez ve gerçekleşmesi kesin olan vaadini, yani İsrailoğullarına yönelik kurtuluş ve mirasçı kılma hükmünü simgeler. Bu, Allah'ın sözünün mutlak gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabr' (صبر) kelimesinin nefsi hoş olmayan şeylerden alıkoymak, dayanmak ve direnmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bimâ saberû' (بِمَا صَبَرُوا) ifadesi, İsrailoğullarının Firavun'un zulmüne, eziyetine ve hor görmesine karşı gösterdikleri metaneti, tahammülü ve direnişi ifade eder. Bu sabır, Allah'ın vaadinin gerçekleşmesinin bir nedeni olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sabr' kavramının Kur'an'da genellikle zorluklar karşısında gösterilen sebat ve metanet anlamında kullanıldığını belirtir. İsrailoğullarının 'sabretmeleri', sadece pasif bir bekleyiş değil, aynı zamanda inançlarına bağlı kalarak zulme karşı direnme ve Allah'ın yardımına güvenme eylemidir. Bu sabır, ilahi lütfun ve vaadin tecellisine vesile olmuştur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'demmere' (دمر) fiilinin bir şeyi kökten yok etmek, tamamen ortadan kaldırmak anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'demmernâ' (دَمَّرْنَا) ifadesi, Allah'ın Firavun ve kavminin inşa ettikleri yapıları, kurdukları düzeni ve güçlerini tamamen yıktığını, helak ettiğini mecazi olarak anlatır. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tedmîr'in (تدمير) bir şeyi tamamen harap etmek, izini bile bırakmayacak şekilde yok etmek olduğunu açıklar. Ayette, Firavun ve kavminin hem maddi eserlerinin ('yecraşûne' - yükselttikleri) hem de siyasi ve sosyal düzenlerinin Allah tarafından tamamen ortadan kaldırıldığını, böylece zulmün kökünün kazındığını vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(137) (Ve evresnel kavmellezîne kânû yustad’afûne meşârikal ardı ve megâribehelletî bâreknâ fîhâ, ve temmet kelimetu rabbikel husnâ alâ benî isrâîle bi mâ saberû, ve demmernâ mâ kâne yasnau fir’avnu ve kavmuhu ve mâ kânû ya’rişûn.)
“Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin,
İsrâîloğullarına olan o güzel vaâdi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Fir’avun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.” Buna benzer Âyetler günümüzde mevcût olan Tevrat’ta da vardır ve bu nedenle o topraklar bize vaâd edildi diyerek Yahudiler o topraklara sahip çıkmaya çalışıyorlar.
Bâtınen baktığımızda ise doğuyu gönül âlemini Mûsevîyyet mertebesine mirasçı kıldık, batıyıda batıl olanlara mirascçı kıldık demektir.
Kelimeden maksat, Allah’ın Kelâm sıfâtını duyucu bir kavim olarak onları halkettik ve “lâ mevcude illâllah” kelimesinin hakîkatini onlara açtık demektir. Bu mertebenin bizim varlığımızdaki yeri ilâhî hakîkatleri anlamaya başlama noktasıdır.
Mûsâ (a.s.) o güne kadar gelen insânların içerisinde Allah kelâmını zât kelâmını duyan kimsedir ve bu târikat mertebesidir, şeriat mertebesinde böyle bir duyuş yoktur, ilhâmi bir duyuş vardır fakat bu mertebede fiili olarak duyuş vardır.
Mûsâ (a.s.) o kadar yakından duyuyor ki Cenâb-ı Hakk’ın sesini ve görmeyi istiyor ve bunun üzerine “len terâni” yâni “sen Beni göremezsin” hîtâbı geliyor. Âdem (a.s.) ile başlayan seyirde artık ayak yerden kurtulup mîraca çıkılmaya başlanmıştır. Bu mertebeye gelenlerde bu olayın bir nüshası yâni ses olarak duyuş olmasa da ilhâm olarak duyuşlar olması gereklidir.
Efendimize (s.a.v) Vedâ haccında “sizin dininizi bugün tamamladım” diyerek Cenâb-ı Hakk Âdemiyetten îtibaren gelen din-i mübîn-i İslâm’ın sonunu orada hükümler babında mühürledi. Mûsâ (a.s.)’a ise kelime tamamlandı.