Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbehra feetev ‘alâ kavmin ya'kufûne ‘alâ asnâmin lehum(c) kâlû yâ mûsâ-c'al lenâ ilâhen kemâ lehum âlihe(tun)(c) kâle innekum kavmun techelûn(e)
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendilerine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. İsrailoğulları, "Ey Musa! Onların kendilerine ait ilahları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilah yapsana" dediler. Musa şöyle dedi: "Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz."
Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.
Bu ayet, İsrailoğulları'nın denizden geçişi sonrası karşılaştıkları putperest bir kavimle olan etkileşimlerini ve bu etkileşim sonucunda ortaya çıkan inançsal sapmayı dilbilimsel bir çerçevede ele almaktadır. Özellikle 'geçmek', 'tapmak', 'putlar' ve 'bilgisizlik' kavramları, ayetin ana mesajını oluşturan temel semantik alanları işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cevaz (جواز) kelimesi, bir şeyin üzerinden geçmek, bir engeli aşmak demektir. Ayetteki 'câveznâ' (جَاوَزْنَا) fiili, Allah'ın İsrailoğulları'nı denizin ötesine geçirmesini, yani onlara bu geçişi kolaylaştırmasını ifade eder. Bu, ilahi bir yardımla gerçekleşen bir aşma eylemidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cevaz, bir şeyin üzerinden geçmek, aşmak anlamına gelir. Burada 'câveznâ bi-benî İsrâîl el-bahr' (وَجَـٰوَزْنَا بِبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ٱلْبَحْرَ) ifadesi, İsrailoğulları'nı denizden geçirdiğimiz, yani denizi onlar için geçilebilir kıldığımız mecazını taşır. Fiilin müteaddi kullanımı, Allah'ın bu eylemi gerçekleştiren fail olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İ'tikâf (اعتكاف), bir şeye yönelip ona bağlanmak, bir yerde sürekli kalmak ve kendini ona adamak demektir. Ayetteki 'ya'kufûne alâ asnâmin' (يَعْكُفُونَ عَلَىٰٓ أَصْنَامٍ) ifadesi, o kavmin putlara ibadet etmek, onlara hizmet etmek ve onlara adanmak suretiyle sürekli olarak yöneldiğini, onlara bağlı kaldığını gösterir. Bu, bir tür ibadet ve adanmışlık halidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Akf (عكف), bir şeyin üzerinde durmak, ona yönelmek ve ona bağlı kalmak demektir. Burada 'ya'kufûne' fiili, putlara ibadet eden, onlara yönelen ve onlara adanmış olan bir kavmi tasvir eder. Bu, onların putperestlikteki kararlılıklarını ve bağlılıklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'akf' kökünün Kur'an'da genellikle bir şeye sürekli olarak yönelme, ona adanma ve ona bağlı kalma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, putlara karşı gösterilen bu adanmışlığın, tevhid inancına aykırı bir 'ibadet' biçimi olduğunu vurgular. Kavmin putlara olan bu 'bağlılığı', onların şirke düşmüş olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sanem (صنم), tapınılan suret, heykel demektir. Genellikle insan suretinde yontulmuş putlar için kullanılır. Ayetteki 'asnâm' (أَصْنَامٍ) kelimesi, İsrailoğulları'nın karşılaştığı kavmin taptığı, kendi elleriyle yaptıkları cansız varlıkları ifade eder. Bu, Allah'tan başka ilah edinmenin somut bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sanem, tapınılan heykeldir. Ayette geçen 'asnâm', o kavmin Allah'a ortak koştuğu, ibadet ettiği heykelleri ve putları ifade eder. Bu kelime, cansız ve faydasız varlıklara tapınmanın boşluğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sanem' kelimesinin Kur'an'da 'ilah' kavramının zıddı olarak, yani gerçek ilah olmayan, insan yapımı ve güçsüz varlıkları ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'asnâm', İsrailoğulları'nın henüz tevhid inancını tam olarak özümseyememiş olmalarının bir göstergesi olarak, onların da benzer bir sapmaya düşme potansiyelini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), ibadet edilen, kendisine yönelilen varlık demektir. Ayetteki 'ilâhen' (إِلَـٰهًا) kelimesi, İsrailoğulları'nın putperest kavmin tanrılarına öykünerek Musa'dan kendileri için bir 'ilah' yapmasını istemelerini ifade eder. Bu istek, onların tevhid inancından ne kadar uzaklaştıklarını ve şirke meyilli olduklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İlah, kendisine ibadet edilen, yüceltilen ve tapınılan varlıktır. İsrailoğulları'nın 'İc'al lenâ ilâhen' (ٱجْعَل لَّنَآ إِلَـٰهًا) talebi, onların Allah'ın birliğini ve tekliğini idrak edememelerinin, müşriklerin tanrı anlayışına özenmelerinin bir ifadesidir. Bu, onların inançtaki zayıflıklarını ve cahilliklerini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'da mutlak güç ve otorite sahibi, ibadete layık tek varlık olan Allah için kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'ilah' kelimesi, İsrailoğulları'nın yanlış bir 'ilah' anlayışına sahip olduğunu, yani Allah'tan başka varlıklara da ilahlık atfetme eğiliminde olduklarını gösterir. Bu, tevhidin temel prensibine aykırı bir taleptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehl (جهل), bilginin zıddıdır. Bir şeyi bilmemek veya bir şeyi olması gerektiği gibi yapmamak anlamına gelir. Ayetteki 'innekom kavmun techelûne' (إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ) ifadesi, Musa'nın İsrailoğulları'nın putperestlik taleplerinin arkasındaki inançsal bilgisizliği ve hakikati idrak edememelerini vurgular. Bu, sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırt edememe durumudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cehl, bir şeyi bilmemek veya bir şeyi yanlış bilmektir. Musa'nın İsrailoğulları'na 'techelûne' demesi, onların Allah'ın birliği ve kudreti hakkındaki temel bilgiden yoksun olduklarını, bu nedenle de putlara tapınma gibi akıl dışı bir istekte bulunduklarını ifade eder. Bu cehalet, onların inançsal sapmalarının temel nedenidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cehl' kavramının Kur'an'da sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda ahlaki ve inançsal bir körlüğü de ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'techelûne', İsrailoğulları'nın Allah'ın mucizelerini görmelerine rağmen, hala putperestliğe meyletmelerinin, yani hakikati idrak edememelerinin bir göstergesidir. Bu, onların akli ve kalbi bir cehalet içinde olduklarını vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(138) (Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin ya’kufûne alâ asnâmin lehum, kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun, kâle innekum kavmun techelûn.)
“Ve İsrâîloğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsûs bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Mûsâ! Onların ilâhları gibi, sen de bize bir ilâh yap! Mûsâ da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.” Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutamin olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’avun ve ordusu geliyor fakat tereddüt ediyorlar bu kanallara girmeye, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor onu gören Fir’avun’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’avun Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor.
Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye
gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe neyi ifâde ediyor evvela bunu bilmemiz lâzım ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır oysa Zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hîtâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır, Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır, burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyaç vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her grup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır. İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz grup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın
antenlerinin oluşması lâzımdır ki oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.
Beni İsrâîl gece yürüyenin çocukları demektir yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve Bâtın olarak gece yürüyenler geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae 17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl mertebesindeki gece yürüyüşü yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek için, Hz. ResûlÜllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesindeki çalışmalar diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerleri-mizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin
(s.a.v) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz.
Onların puta tapmak Mısır’da da alıştıkları üzere özlerinde olduğu için böyle bir istekte bulundular, çünkü elle tutulur bir tapılacak ilâh istiyorlardı.