Veketebnâ lehu fî-l-elvâhi min kulli şey-in mev'izaten vetefsîlen likulli şey-in feḣużhâ bikuvvetin ve/mur kavmeke ye/ḣużû bi-ahsenihâ(c) seurîkum dâra-lfâsikîn(e)
Musa için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: "Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim."
Ve onun için o levhalarda her şeyden yazdık, nasihat ve hükümlerin ayrıntılarına ait herşeyi (belirttik). Haydi bunlara sıkı sarıl, kavmine de emret, onlar da en güzeline sarılsınlar. Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim.
A'râf 145. ayet, Hz. Musa'ya verilen levhalardaki ilahi buyrukların mahiyetini ve onlara nasıl sarılması gerektiğini vurgulamaktadır. Ayet, bu levhaların hem öğüt hem de detaylı açıklama içerdiğini, onlara kuvvetle sarılmanın ve kavmin de en güzeline uymasının önemini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ketebe (كتب) kelimesi, harfleri bir araya getirerek sözleri oluşturmak ve bu sözleri bir yüzeye nakşetmek anlamına gelir. Ayetteki 've ketebnâ' ifadesi, Allah'ın ilahi iradesiyle levhalara hükümlerini, öğütlerini ve açıklamalarını kaydetmesini ifade eder. Bu, sadece yazılı bir metin değil, aynı zamanda bağlayıcı bir hüküm koyma eylemidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ketebe (كتب) fiili, Kur'an'da bazen 'farz kılmak, hükmetmek' anlamında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın levhalara koyduğu şeylerin sadece bilgi değil, aynı zamanda uyulması gereken kesin hükümler olduğunu gösterir. Dolayısıyla 'yazdık' ifadesi, 'farz kıldık, hükmettik' anlamını da taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Levh (لوح) kelimesi, üzerine yazı yazılan düz ve geniş yüzey anlamına gelir. Kur'an'da 'el-elvâh' (الْأَلْوَاحِ) olarak geçmesi, Hz. Musa'ya verilen ve Tevrat hükümlerini içeren taş veya benzeri malzemeden yapılmış özel levhaları ifade eder. Bu levhalar, ilahi vahyin somut bir taşıyıcısıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Levh (لوح), bir şeyin yüzeyini ifade eder. 'El-elvâh' ise, Allah'ın Hz. Musa'ya verdiği ve içinde Tevrat'ın esaslarının bulunduğu levhalardır. Bu levhalar, ilahi kelamın kaydedildiği ve insanlara ulaştırıldığı kutsal nesnelerdir. Ayetteki kullanımı, bu levhaların içeriğinin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'z (وعظ), kalbi yumuşatacak, öğüt verilecek bir sözle hatırlatmak ve hayra teşvik etmektir. 'Mev'ıza' (مَّوْعِظَةً) ise bu öğüdün kendisidir. Ayetteki 'min külli şey'in mev'ızaten' ifadesi, levhalardaki her şeyin bir öğüt niteliği taşıdığını, yani insanları doğru yola sevk edici ve kalpleri etkileyici bir içeriğe sahip olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Va'z (وعظ) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara doğru yolu göstermek, onları uyarmak ve iyiye yöneltmek için kullandığı bir yöntem olarak geçer. 'Mev'ıza', bu ilahi uyarının ve nasihatin somutlaşmış halidir. A'râf 145'teki kullanımı, levhaların sadece kanunlar değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhani rehberlik içerdiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mev'ıza (مَّوْعِظَةً), kalbi yumuşatan, ibret alınacak söz ve nasihattir. Bu ayetteki mev'ıza, levhaların içeriğinin sadece kuru bilgilerden ibaret olmadığını, aksine insan ruhuna hitap eden, onları düşündüren ve doğruya yönlendiren derin anlamlar taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fasl (فصل), bir şeyi diğerinden ayırmak, açıklamak ve detaylandırmak anlamına gelir. 'Tafsîl' (تَفْصِيلًا) ise bu ayırma ve açıklama eyleminin mastarıdır. Ayetteki 've tafsîlen li külli şey'in' ifadesi, levhalardaki hükümlerin genel öğütlerle kalmayıp, her konunun ayrıntılı bir şekilde açıklandığını, helal ile haramın, doğru ile yanlışın net bir şekilde birbirinden ayrıldığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tafsîl (تَفْصِيلًا), bir şeyi açıklamak, detaylandırmak ve parçalara ayırarak anlaşılır kılmaktır. Bu ayetteki tafsîl, levhaların sadece genel prensipler değil, aynı zamanda bu prensiplerin uygulanışına dair ayrıntılı bilgiler içerdiğini, böylece hiçbir konuda belirsizlik bırakılmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ahz (أخذ), bir şeyi ele almak, tutmak ve benimsemek anlamına gelir. 'Fe huzhâ bi kuvvetin' (فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ) ifadesi, levhalardaki hükümleri sadece okumakla kalmayıp, onları ciddiyetle, azimle ve kararlılıkla uygulamayı, onlara sımsıkı sarılmayı emreder. Bu, ilahi buyruklara tam bir teslimiyet ve bağlılık göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ahz (أخذ) fiili, Kur'an'da genellikle bir şeyi kabul etmek, benimsemek ve uygulamak anlamında kullanılır. 'Bi kuvvetin' (بِقُوَّةٍ) ile birlikte kullanıldığında, bu benimsemenin ve uygulamanın güçlü bir irade, azim ve kararlılıkla olması gerektiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Hz. Musa'nın ve kavminin Tevrat hükümlerine tam bir bağlılıkla uyması istenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fısk (فسق), bir şeyin kabuğundan çıkması gibi, Allah'ın emrinden çıkmak, doğru yoldan sapmak anlamına gelir. Fâsık (فَـٰسِقِينَ) ise bu eylemi gerçekleştiren kişidir. Ayetteki 'dâra'l-fâsikîn' (دَارَ ٱلْفَـٰسِقِينَ) ifadesi, Allah'ın emirlerine karşı gelen, isyan eden ve haddi aşan kimselerin akıbetini, yani onların cezalandırılacağı yeri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fısk (فسق) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a itaatsizlik, isyan ve doğru yoldan sapma anlamında kullanılır. Fâsık, Allah'ın koyduğu sınırları aşan, O'nun emirlerine uymayan kişidir. A'râf 145'teki 'fâsikîn' ifadesi, levhalardaki ilahi buyruklara uymayan, onlara karşı gelenlerin karşılaşacakları kötü sonu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fâsık (فَـٰسِقِينَ), mecazi olarak 'haddini aşan, itaatsizlik eden' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'dâra'l-fâsikîn', Allah'ın emirlerine uymayan, O'na karşı gelenlerin yurdu, yani cehennem veya dünyadaki kötü akıbetleri olarak yorumlanır. Bu, ilahi uyarının bir parçasıdır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(145) (Ve ketebnâ lehu fîl elvâhı min kulli şey’in mev’ızâten ve tafsîlen li kulli şey’in fe huzhâ bi kuvvetin ve’mur kavmeke ye’huzû bi ahsenihâ seurîkum dârel fâsikîn.)
“Ve onun için o levhâlarda her şeyden yazdık, nasihat ve hükümlerin ayrıntılarına ait herşeyi
(belirttik). Haydi bunlara sıkı sarıl, kavmine de emret, onlar da en güzeline sarılsınlar. Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim.” Cenâb-ı Hakk Mûseviyyet mertebesinde olanlara çok büyük lütûflarda bulunuyor ki, o mertebenin hâli ve bilgisi kendisinde oluşsun. Cenâb-ı Hakk âlemde ki faaliyetlerini bütün sıfâtlarıyla yaptığı için burada da “Biz yaptık” diyerek bizâtihî hîtapta bulunuyor.
Bu mertebeye ulaşan kişi kelâmi risâlete de başlamış oluyor ayrıca, fakat kendi başına değil kuralları içerisinde, kendisine hangi levha verilmiş ise oradaki esaslar ile görevlenmiş oluyor.
Ve bu mertebede kişinin tam bir mutmain olarak Mûsevî olması gerekiyor, tabi buradaki Mûsevî beni İsrâîl ümmetinin Mûsevî’liği değil, Muhammedîyyet Mûsevî’liğidir yâni İslâmın içerisindeki Mûseviyyet mertebesinin yaşantısıdır. Tevrat-ı Şerîfte vaaz edilen hükümlerin tafsilatçısı olarak, seyri sülûkta bu hakîkatlerin bilinerek yaşanması gerekiyor.
Cenâb-ı Hakk zorlama olmadan nezâketle güzellikle ona sarılın diyor.Bu şekilde buna sarılmayanların hâllerini sana yakında göstereceğim diyerek îkazını da yapıyor. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk yolu gösteriyor, tavsiyesini yapıyor ve neticesini de belirtiyor.