Vekatta'nâhumu-śnetey ‘aşrate esbâtan umemâ(en)(c) veevhaynâ ilâ mûsâ iżi-steskâhu kavmuhu eni-drib bi'asâke-lhacer(a)(s) fenbeceset minhu-śnetâ ‘aşrate ‘aynâ(en)(s) kad ‘alime kullu unâsin meşrabehum(c) vezallelnâ ‘aleyhimu-lġamâme veenzelnâ ‘aleyhimu-lmenne ve-sselvâ(s) kulû min tayyibâti mâ razeknâkum(c) vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)
Biz onları on iki kabile halinde topluluklara ayırdık. (Tih sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Musa'dan su istediğinde biz ona, "Asanı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.
Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa'ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Bu ayet, İsrailoğullarının on iki kabileye ayrılmasını, Musa'nın asasıyla taştan su fışkırmasını, bulutla gölgelenmelerini ve kendilerine verilen rızıkları anlatmaktadır. Anahtar kavramlar, toplumsal ayrışma, ilahi müdahale ve rızıklandırma temaları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kat' (قطع) kelimesi, bir şeyi diğerinden ayırmak, koparmak anlamına gelir. Ayetteki 'katta'nâhum' (قطّعناهم) ifadesi, İsrailoğullarının on iki ayrı topluluğa, yani kabileye ayrılmasını ifade eder. Bu, onların bir bütün olmaktan çıkarılıp farklı gruplara bölünmesi demektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kat' (قطع) fiili, burada 'ayırmak, bölmek' anlamında kullanılmıştır. İsrailoğullarının 'esbât' (torunlar, kabileler) olarak on ikiye ayrılması, onların nesebî ve toplumsal olarak farklı gruplara taksim edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sibṭ (سبط), torun anlamına gelir ve özellikle İsrailoğulları'nda Yakup'un oğullarından türeyen on iki kabile için kullanılır. Ayetteki 'esbâtan' (أسباطًا) ifadesi, bu kabilelerin her birini temsil eden ayrı toplulukları belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Esbât (أسباط) kelimesi, İsrailoğulları'nın kabileleri demektir. Araplarda 'kabile' ne ise, İsrailoğulları'nda 'sibṭ' odur. Ayette, Allah'ın onları on iki ayrı kabileye ayırdığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'sibṭ' kavramının Kur'an'da genellikle İsrailoğulları'nın soy ve kabile yapısını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın onları belirli bir düzen içinde on iki ayrı topluluğa ayırması, onların kimliklerinin ve sosyal yapılarının bir parçası olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy (وحي), hızlı ve gizli bir şekilde bildirmek demektir. Ayetteki 'evhaynâ' (أوحينا) ifadesi, Allah'ın Musa'ya, kavminin su istemesi üzerine asasıyla taşa vurmasını emretmesini, bu emrin ilahi bir bildirim olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Vahy (وحي), Allah'ın peygamberlerine özel bir yolla, gizlice ve süratle bildirdiği ilahi kelamdır. Bu ayette, Musa'ya verilen talimatın doğrudan ilahi bir emir olduğunu ve bu emrin mucizevi bir olaya yol açtığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Becs (بجس), suyun bir yerden fışkırarak çıkmasıdır. 'İnbeceset' (انبجست) ise, suyun taştan şiddetle ve bolca fışkırarak akmaya başlamasını ifade eder. Ayette, Musa'nın asasıyla taşa vurması üzerine on iki pınarın bu şekilde ortaya çıktığını anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İnbeceset (انبجست) fiili, suyun taştan veya topraktan kaynayarak, fışkırarak çıkması anlamına gelir. Bu, suyun aniden ve bol miktarda ortaya çıkışını tasvir eder ve ilahi bir mucizeyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gamâm (غمام), gökyüzünü kaplayan ve güneşi örten bulut anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın İsrailoğulları'na çöl sıcağında gölge sağlamak için gönderdiği özel bir bulutu ifade eder, bu da ilahi bir lütuf ve korumadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Gamâm (غمام), gökyüzünü kaplayan ve insanları güneşin hararetinden koruyan buluttur. Ayette, İsrailoğulları'nın çöldeki yolculukları sırasında Allah'ın onlara özel bir rahmet olarak bu bulutu gönderdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Menn (منّ), Allah'ın kullarına lütfettiği, zahmetsizce elde edilen bir nimettir; özelde ise İsrailoğulları'na gönderilen tatlı bir yiyecektir. Selva (سلوى) ise, bıldırcın kuşudur. Ayette bu ikisi, Allah'ın İsrailoğulları'na çöl şartlarında sağladığı mucizevi rızıklar olarak zikredilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Menn (منّ), İsrailoğulları'na gökten inen, bal gibi tatlı bir yiyecektir. Selva (سلوى) ise, bıldırcın kuşudur ki, Allah onlara et olarak göndermiştir. Bu iki nimet, Allah'ın onlara olan büyük lütfunu ve ihtiyaçlarını nasıl giderdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'menn ve selva' kavramlarının Kur'an'da ilahi lütuf ve rızıklandırmanın sembolleri olarak kullanıldığını belirtir. Bu, Allah'ın zor koşullarda bile kullarının ihtiyaçlarını karşıladığını ve onlara özel bir ihtimam gösterdiğini vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(160) (Ve katta’nâhumusnetey aşrete esbâtan umemen, ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâkel hacer, fenbeceset minhusnetâ aşrete aynen, kad alime kullu unâsin meşrebehum, ve zallelnâ aleyhimul gamame ve enzelnâ aleyhimul
menne ves selvâ, kulû min tayyîbâti mâ rezaknâkum, ve mâ zâlemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.)
“Biz onları oniki kabîleye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Mûsâ'ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nîmetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zûlmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zûlmediyorlardı.” Yakub (a.s.)’ın Oniki oğlunun her birinden bir sıbt meydana gelmiş ve her biri hangi sıbttan geldikleri bilmektedirler. Mûsâ (a.s.) bunların içerisinde Levi kavminden gelmektedir.
Elimizde eğer Mûsâ’nın asâsı var ise taş gibi olan kendi gönül âlemimize vurduğumuzda On iki yerden hayât suyu yâni On iki seyri sülûk yolundaki dersler bize akmaya başlıyor. Bu kanallardan Mûseviyyet mertebesi olması nedeniyle Dokuz kanala kadar akış olur, daha sonra ki bir kanalı Îsâ (a.s.) ve son üç kanalı Muhammed (s.a.v) açar.
Aynı bulutun Efendimizi (s.a.v) de gölgelendirdiğini görmekteyiz çünkü bu seyirde bu da vardır.
Beni İsrâîl gelen rızıklardan başka soğan, sarımsak gibi yiyeceklerden isteyince Mûsâ (a.s.) onlara bunları istiyorsanız “Mısır’a dönün” dedi. Cenâb-ı Hakk onlara yiyecekleri kadar almalarını söylemelerine rağmen Beni İsrâîl gelen rızıklar ertesi güne kalmaz endişesiyle fazla fazla topluyorlarmış. Ve Cenâb-ı Hakk onlara gök gıdâsı gönderiyor iken onlar yer gıdâlarını yâni nefsi emmâre kaynaklı şeyleri talep etmişlerdir.
Gökten bu rızıkların inmesi Bâtınen ise gök ilimlerinin Beni İsrâîl’e gelmesidir, ki bu aynı zamanda daha sonra Îsâ (a.s.)’a gelen Mâide sofrasının benzeridir.
İşte bu tevhid sofrasından yiyenlerin tekrar beşeriyetlerine dönmeleri hâlindeki pişmanlık hiçbir pişmanlığa benzemez. Cenâb-ı Hakk dünyada iken bir kişiye kendi zâtını tanıma yolunu açmış ise kişi gaflet ile veya nefsine zor gelerek bunu terketmiş ise ahîrette neleri kaçırdığını idrâk ettiğinde öyle bir azâb olacak ki bu durum kendisine, Cenâb-ı Hakk’ın “âlemlerde kimseye etmediğim azâbı ederim” (5/115) sözündeki azâb hükmünü kişi kendi üzerine vermiş olacaktır, Cenâb-ı Hakk bunun sadece tahakkukunu sağlayacaktır, ki bu da Allah’ın adâletidir.