Eve lem yetefekkerû(k) mâ bisâhibihim min cinne(tin)(c) in huve illâ neżîrun mubîn(un)
Onlar düşünmediler mi ki (çok iyi tanıdıkları, kendileriyle iç içe yaşamış olan) arkadaşlarında (Peygamber'de) delilikten eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Onlar arkadaşlarında herhangi bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, açık bir uyarıcıdan başka biri değildir.
A'râf Suresi 184. ayet, peygamberin akıl sağlığına yönelik şüpheleri reddederek onun sadece açık bir uyarıcı olduğunu vurgular. Ayet, 'tefekkür', 'sahib' ve 'cinnet' gibi kavramlar üzerinden peygamberin risaletini ve tebliğ metodunu dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tefekkür' kelimesini 'fikr' kökünden türemiş olarak açıklar ve bir şeyi idrak etmek için zihni harekete geçirmek, düşünceyi bir şeye yöneltmek olarak tanımlar. Ayetteki 'أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا۟' ifadesi, muhatapların peygamberin durumunu akıl süzgecinden geçirmeleri, üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerektiğine bir davettir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'fikr' ve türevlerinin, sadece yüzeysel bir düşünme değil, aynı zamanda bir şeyi anlamak ve kavramak için zihinsel bir çaba ve muhakeme yeteneği gerektirdiğini belirtir. Ayetteki kullanım, peygamberin mesajının ve kişiliğinin mantıksal bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sahib' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve genellikle bir şeye veya bir kişiye eşlik eden, onunla birlikte olan anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'صَاحِبِهِم' ifadesi, Mekkelilerin peygamberi çocukluklarından beri tanıdıklarına, onunla uzun yıllar birlikte yaşadıklarına ve dolayısıyla onun karakterini ve akıl sağlığını iyi bildiklerine bir göndermedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahib' kelimesini 'suhbet' kökünden türemiş olarak açıklar ve bir şeye veya bir kişiye sürekli eşlik eden, onunla birlikte bulunan anlamını verir. Ayetteki kullanımı, peygamberin muhatapları için yabancı bir figür olmadığını, aksine onların yakından tanıdığı, güvenilirliğini ve akıl sağlığını gözlemleyebilecekleri bir kişi olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cinnet' kelimesinin 'cenn' kökünden geldiğini ve örtmek, gizlemek anlamını taşıdığını belirtir. Akıl hastalığına 'cinnet' denmesinin sebebi, aklın örtülmesi, gizlenmesi ve işlevini yitirmesidir. Ayetteki 'مِّن جِنَّةٍ' ifadesi, peygamberin akıl sağlığının yerinde olduğunu, ona isnat edilen delilik iddialarının asılsız olduğunu kesin bir dille reddeder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cinnet' kelimesini 'cin' ile ilişkilendirerek, cinlerin insan aklını etkilemesi sonucu ortaya çıkan akıl bozukluğu olarak açıklar. Ayetteki kullanım, peygamberin ilahi vahiy almasını delilikle açıklama çabalarına karşı bir cevaptır ve onun akli dengesinin tam olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cinnet'i aklın perdelenmesi, idrakin kaybolması olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, peygamberin tebliğ ettiği mesajın ve sergilediği davranışların akıl dışı veya delilik eseri olmadığı, aksine ilahi bir kaynaktan geldiği ve tam bir akıl sağlığı ile aktarıldığı ifade edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nezîr' kelimesini 'inzâr' kökünden türemiş olarak açıklar ve bir tehlikeye karşı önceden uyarıda bulunmak, korkutmak anlamını verir. Ayetteki 'إِلَّا نَذِيرٌ' ifadesi, peygamberin temel görevinin, insanları ahiret azabına ve kötü akıbetlere karşı uyarmak olduğunu, başka bir sıfatının olmadığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nezîr' kelimesini, bir felaketin veya azabın geleceğini haber veren ve insanları bundan sakınmaya çağıran kişi olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, peygamberin rolünün, insanları doğru yola davet etmek ve onları yanlış yoldan kaynaklanacak sonuçlar hakkında bilgilendirmekle sınırlı olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mübîn' kelimesinin 'beyân' kökünden geldiğini ve bir şeyi açıklığa kavuşturmak, netleştirmek anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'نَذِيرٌ مُّبِينٌ' ifadesi, peygamberin uyarılarının kapalı, anlaşılmaz veya muğlak olmadığını, aksine herkesin anlayabileceği bir açıklıkta ve netlikte olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mübîn' kelimesinin hem kendisi açık olan hem de başkalarını açıklayan anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, peygamberin hem kendisinin açık ve anlaşılır bir uyarıcı olduğu hem de tebliğ ettiği mesajın hakikatleri açıkça ortaya koyduğu belirtilir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(184) (E ve lem yetefekkerû mâ bi sâhıbihim min cinnetin, in huve illâ nezîrun mubîn.)
“Onlar arkadaşlarında herhangi bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, açık bir uyarıcıdan başka biri değildir.”