Venâdâ ashâbu-l-a'râfi ricâlen ya'rifûnehum bisîmâhum kâlû mâ aġnâ ‘ankum cem'ukum vemâ kuntum testekbirûn(e)
A'raftakiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara da seslenir ve şöyle derler: "Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz kibir size bir yarar sağladı!"
A'raftakiler yüzlerinden tanıdıkları kişilere seslenerek şöyle derler: "Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiç bir yarar sağlamadı".
A'râf Suresi 48. ayet, kıyamet gününde A'râf ehlinin cennetlik ve cehennemlikler arasındaki konumunu ve onların cehennemliklere yönelik hitabını ele almaktadır. Ayet, 'nida', 'a'râf', 'sîmâ', 'iğnâ' ve 'istikbâr' gibi kavramlar üzerinden, dünyadaki amellerin ahiretteki karşılığını ve ilahi adaleti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nida (نداء), yüksek sesle çağırmak, seslenmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, A'râf ehlinin, cehennemliklere yönelik açık ve duyulur bir şekilde hitap etmesini ifade eder. Bu, sadece bir seslenme değil, aynı zamanda bir uyarı ve kınama niteliği taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nida, burada bir topluluğa yöneltilen hitabı ifade eder. Ayetteki 'nâdâ' fiili, A'râf ehlinin, dünyada iken tanımış oldukları kişilere, onların durumlarını ve akıbetlerini hatırlatmak amacıyla seslenmelerini mecazi olarak anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): A'râf (الأعراف), yüksek yerler, tepeler anlamına gelir. Kur'an'da ise cennet ile cehennem arasında, her iki tarafın ehlinin de görülebildiği bir mevkiyi ifade eder. Bu ayette 'ashâbu'l-a'râf' (A'râf ehli) tabiri, bu yüksek yerlerde bulunan ve cennetliklerle cehennemlikleri ayırt edebilen kişileri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A'râf, 'urfun' (عرف) kelimesinin çoğuludur ve yüksek yer, tepe demektir. Kur'an bağlamında, cennet ile cehennem arasında, her iki tarafın da görülebildiği bir yerdir. A'râf ehli, dünyada iyilikleri ve kötülükleri eşit gelen veya cennete girmeye hak kazanmış ancak henüz girmemiş olan kimseler olarak yorumlanır. Ayetteki kullanımları, onların bu özel konumlarından dolayı her iki tarafı da tanıyabilme yeteneklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): A'râf kavramı, Kur'an'ın kozmolojik yapısında önemli bir yer tutar. Cennet ve cehennem arasında bir ara bölgeyi temsil eder. Bu bölgede bulunanlar, her iki tarafın da akıbetini gözlemleyebilirler. Ayetteki 'ashâbu'l-a'râf', bu ara konumun getirdiği bir tür 'bilgi' ve 'tanıma' yeteneğine sahip varlıklar olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sîmâ (سيمى), alamet, işaret ve nişan anlamına gelir. Ayetteki 'bisîmâhum' ifadesi, A'râf ehlinin, cehennemlikleri yüzlerindeki veya dış görünüşlerindeki belirgin özelliklerden tanımalarını ifade eder. Bu işaretler, dünyadaki amellerinin bir yansıması olarak ahirette ortaya çıkan alametlerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sîmâ, bir şeyin alameti, nişanıdır. Ayetteki kullanımı, A'râf ehlinin, cehennemlikleri, onların dünyadaki kötü amellerinin ahirette yüzlerine yansıyan belirgin izlerinden tanımalarını anlatır. Bu, onların kimliklerini ve akıbetlerini açıkça ortaya koyan bir işarettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İğnâ (إغناء), bir şeyi yeterli kılmak, fayda vermek, bir ihtiyacı gidermek anlamına gelir. Ayetteki 'mâ ağnâ ankum' (size fayda vermedi) ifadesi, cehennemliklerin dünyada topladıkları malın ve kibirlerinin, ahirette kendilerine hiçbir yarar sağlamadığını, azaptan kurtarmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İğnâ, bir şeyi başkasından müstağni kılmak, yani onu yeterli hale getirmek veya ona fayda sağlamak demektir. Ayetteki olumsuz kullanımı, dünyevi birikimlerin ve kibirin, ahiretteki azabı savuşturmada veya kurtuluş sağlamada hiçbir işe yaramadığını açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikbâr (استكبار), kendini büyük görmek, kibirlenmek, hakkı kabul etmemek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak anlamına gelir. Ayetteki 'mâ kuntum testekbirûn' ifadesi, cehennemliklerin dünyadaki kibirli tutumlarının, ahiretteki acı akıbetlerinin bir nedeni olduğunu ve bu kibirlerinin onlara hiçbir fayda sağlamadığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstikbâr, kişinin kendini başkalarından üstün görmesi, hakkı küçümsemesi ve ona karşı gelmesidir. Ayetteki bağlamda, cehennemliklerin dünyada Allah'ın ayetlerine ve peygamberlerine karşı gösterdikleri kibirli ve inkarcı tutumlarının, onların bu duruma düşmelerine yol açtığını ve bu kibirlerinin kendilerini kurtaramadığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İstikbâr, Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, peygamberleri yalanlama ve kendini hakikatten üstün görme anlamlarında kullanılır. Bu ayette, cehennemliklerin dünyadaki bu kibirli davranışlarının, ahiretteki cezalarının bir gerekçesi olarak sunulduğu ve bu kibirlerinin onlara hiçbir fayda sağlamadığı vurgulanır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(48) (Ve nâdâ ashâbul'a'râfi ricâlen ya'rifunehum bi sîmâhum kâlû mâ agnâ ankum cem'ukum ve mâ kuntum testekbirûn.)
“Â'raftakiler yüzlerinden tanıdıkları kişilere seslenerek şöyle derler: "Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiç bir yarar sağlamadı".”
“yüzlerinden tanıdıkları kişilere” Yüzlerinden tanımak iki türlüdür, biri, bu kimseler dünyada iken zâhiren bir birlerini gördükleri için baş gözüyle tanırlar. Bu Âyet-i Kerîmeden de anlaşıldığı üzere insânlar ahirette tekrar vücûtlandığında dünyadaki vücûtlarına benzer bir vücût ve vecih ile haşronulacaklardır, eğer böyle olmayıp başka değişik bir vücûd ve vecih ile haşronulmuş olsa idi insanlar birirlerini tanıyamazlardı bu da çok garib olurdu.
Diğeri ise “bi sîmâhum” “onların simâlarının bâtınında ki hakikatleri ile” tanırlar. Ehli A’raf, ehli irfan olduklarından ve merâtibi insâniyyeyi bildik ve tanıdıklarından onların bâtın hallerini idrak edip hangi halde olduklarını hemen idrak ederler. Ve yukarıda ki şekilde seslenirler. Bir bilgi olması bakımından insânların ahiretteki üç türlü hallerini idrak etmeye çalışalım.
(1) Cehenneme girecekler, “nefislerinde mevcud hangi hayvanın ahlâkı ağırlıklı ise, yüzleri o hayvana benzer bir şekil alıp günahları yüzünden bâtınen o hayvan sûretinde cehenneme gireceklerdir.
(2) Cennâti naimlere-nimet cennetlerine girenler, “beşer insan” sûretinde olanlardır. İyi ahlâk ve fiziki amelleri yüzünden nimet cennetlerine gireceklerdir.
(3) Zât cennetlerine girenler ise, “Rahman sûreti” üzere olanlardır ki, genelde bunlar “A’raf-İrfan” ehlidirler, ve diğer her iki gurubu simalarından tanırlar.
Bunlar eğitimlerinde nefislerini tanıma yönünde mücadele yaparlarken hayvanlık mertebelerinden geçtikleri için, oradan kurtulmuşlardır, cehenneme giremezler.
Gene eğitimleri sırasında beşerliklerinden de geçmişlerdir, bu yüzden nimet cennetlerine de giremezler.
Eğitimleri neticesinde kendilerinde bulunan (Venefahtü) ve “hakikat-i İlâhiyye” yi bulduklarından ve “baka billâh” olduklarından, yerleri Zât cennetleri olmuştur.