Se-ele sâ-ilun bi'ażâbin vâki'(in)
(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
Bir isteyen, olacak azabı istedi.
Meâric Suresi'nin ilk ayeti, kıyamet gününde gerçekleşecek olan azabın kesinliğini ve bu azabın bir sorgulayıcı tarafından sorulmasını ele almaktadır. Ayet, azabın kaçınılmazlığını ve Allah'ın yüceliğini vurgulayan temel kavramlar üzerine kuruludur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' kelimesinin hem bilgi edinmek için soru sormak hem de bir şeyi talep etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'سَأَلَ سَآئِلٌۢ' ifadesi, azabın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği hakkında bir sorgulama veya alaycı bir talep olarak anlaşılabilir. Bu, azabın kesinliğine inanmayanların tavrını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سأل' fiilinin bazen 'talep etmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'sâil'in azabı sorması, aslında azabın gelmesini talep etmesi veya alaycı bir şekilde meydan okuması olarak yorumlanabilir. Bu, azabın kaçınılmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sâil' kelimesinin 'soran' anlamına geldiğini ve bu ayetteki 'sâil'in, azabın gerçekleşmesini alaycı bir şekilde soran veya talep eden bir inkarcı olduğunu belirtir. Bu, azabın kesinliğine karşı çıkanların tavrını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sâil'in 'soran' veya 'talep eden' manasına geldiğini ve bu ayetteki 'sâil'in, azabın vuku bulmasını isteyen veya alaycı bir şekilde soran bir kişi olduğunu ifade eder. Bu, azabın kaçınılmazlığına rağmen inkarcıların tavrını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عذاب' kelimesinin 'acı veren ceza' anlamına geldiğini ve bu cezanın, kişinin rahatını ve huzurunu bozan her türlü sıkıntı olduğunu belirtir. Ayetteki 'azab', kıyamet gününde inkarcılara verilecek olan şiddetli ve kaçınılmaz cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'عذاب' kelimesinin 'acı veren şey' ve 'cezalandırma' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'azab', Allah'ın inkarcılara yönelik kesin ve şiddetli cezasını ifade eder ki bu ceza, sorgulayanın alayına rağmen gerçekleşecektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'azab' kavramının genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, inkarcılara ve günahkarlara yönelik ilahi cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azab', Allah'ın vaat ettiği ve kesinlikle gerçekleşecek olan cezayı vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'واقع' kelimesinin 'gerçekleşen, vuku bulan' anlamına geldiğini ve bu ayetteki 'azabın vuku bulması' ifadesinin, azabın kesinlikle meydana geleceğini ve ondan kaçışın olmadığını vurguladığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'واقع' kelimesinin 'kesinlikle meydana gelen, kaçınılmaz olan' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'azabın vuku bulması', bu azabın şüphesiz bir şekilde gerçekleşeceğini ve hiçbir gücün onu engelleyemeyeceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vuku bulmak' fiilinin Kur'an'da genellikle kaçınılmaz olaylar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'vâkı' kelimesi, azabın kesinliğini ve Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğini vurgulayarak, inkarcıların sorgulamalarına rağmen azabın kaçınılmaz olduğunu ifade eder.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Burada tefsirciler bu âyetin iniş sebebi ile ilgili üç görüş zikrederler.
BİRİNCİSİ, Nadr b. Hâris "Ey Allah! Eğer bu senin tarafından gelmiş bir hak kitap ise, durma üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize daha acıklı bir azap ver."(Enfal, 8/32) demişti. Bunun üzerine bu âyet indi. Çoğunluğun görüşü budur. Bazıları Ebu Cehil'in "Haydi üzerimize gökten bir parça düşürüver."(Şuara, 26/187) demesi üzerine indiğini söylemişlerdir.
İKİNCİSİ, Hasen ve Katâde şöyle demişlerdir: Yüce Allah Hz. Muhammed (s.a.v)'i gönderip müşrikleri azap ile korkutunca, müşriklerin bir kısmı bir kısmına, "sorun bakalım Muhammed'e. Bu azap kimin içinmiş ve kimin başına inecekmiş" dediler. Bunun üzerine yüce Allah "Bir soran, olacak azabı sordu." buyurarak onlardan haber verdi. İbnü Enbari: "Buna göre, "sordu" demektir. De yani "azabı" mânâsında kullanılmıştır. Bu, "Onu herşeyden haberdar olana sor."(Furkan, 25/59) âyetine benzer. O âyette de takdirinde olup "Onu" demektir.
ÜÇÜNCÜSÜ, bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber
kâfirler için acele bir azap istemişti. Yüce Allah da: "Onların başına azap gelecektir. Onu savacak kimse yoktur, biraz sabret, güzel bir sabır gerekiyor." buyurdu. Çünkü "O halde güzel bir sabırla sabret." emri Peygambere geldiğinden isteyenin de o olduğunu gösterir. Bununla beraber birinci mânâ daha sağlamdır. Bu durumda Peygambere "sabret" emri, bu azabı isteyenin veya soranın küfür edip inkârda bulunarak eziyet vermek istemesi dolayısıyladır. Meydana gelmiş ve meydana gelecek mânâlarına olabilir. Burada maksadın ikincisi olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber, "Daha önce bunun benzeri kâfirlerin başına gelmiştir. Onun başına da gelecektir." demek olabileceği gibi, "Meydana gelmesine ilâhî emir taalluk etmiştir. Vakti gelince olacaktır. Onu, vuku bulmuş bir emir bil." mânâsına olması sözün akışına daha uygun düşmektedir. Ki, "kesinlikle ilerde vuku bulacağı için vuku bulmuş denilmiştir" diye meşhur olan nükte de bu mânâ ile açıklanabilir.[13]
"Sâil, nefsin 'ene'sidir (benliğidir). O, 'ben varım, ben güçlüyüm' diyerek, aslında kendi yokluğunu (azabını) talep etmiş olur."[14]
"Seele: Nefis, Hakk'ın 'Mürîd' (dileyen) ismini kendi hevâsı için kullanınca, azabı istemiş olur."[15]
"Vâkı’, Hakk'ın ilminde 'mâ kâne ve mâ yekûn' (olmuş ve olacak) olanın tecellîsidir. Nefis, azabı talep edince, ilimdeki o hakikat zuhur eder."[16]
"Nefs, 'seele sâilün' sırrına mazhardır. O, 'azâbin vâkı’'ı, yani kendi 'adem' hakikatini talep eder. Çünkü 'vâkı’', onun Hakk'tan ayrı oluşunun adıdır."[17]