Velâ yes-elu hamîmun hamîmâ(n)
(O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.
Dost dostun halini soramaz.
Meâric Suresi'nin 10. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve o günkü ilişkilerin kopukluğunu tasvir etmektedir. Ayet, en yakın dostların bile birbirini gözetmeyeceğini, dünyevi bağların tamamen çözüleceğini vurgulayarak, o günkü yalnızlığı ve çaresizliği dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' kökünü 'bir şeyin hakikatini araştırmak, bilgi edinmek veya bir şey talep etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yesselü' fiili, kıyamet gününde insanların kendi dertleriyle meşgul olmaları sebebiyle, en yakın dostlarının bile durumunu merak edip sormayacakları, onlardan yardım talep etmeyecekleri anlamını taşır. Bu, dünyevi ilişkilerin o günkü anlamsızlığını ve kopukluğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür kullanımları mecazi olarak değerlendirir. Ayetteki 'sormaz' ifadesi, dostların birbirine karşı ilgisizliğini, birbirlerinin durumunu umursamayacaklarını ve yardım edemeyeceklerini mecazi bir dille anlatır. Yani, fiilen bir soru sormama değil, manevi bir kopukluk ve ilgisizlik halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'sormak' fiilinin sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda 'ilgi gösterme, hal hatır sorma' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'yesselü' fiili, kıyamet gününde insanların o kadar büyük bir dehşet içinde olacağını ki, en yakın dostlarına bile ilgi gösteremeyeceklerini, onların durumunu merak edip soramayacaklarını ifade eder. Bu, o günkü bireyselliği ve çaresizliği vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hamîm' kelimesini 'yakın akraba veya çok samimi dost' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, dünyada birbirine en yakın olan, sırlarını paylaşan, birbirine destek olan kişilerin bile kıyamet gününde birbirini gözetmeyeceğini, kendi derdine düşeceğini ifade eder. Bu, o günkü dehşetin ve bireyselliğin boyutunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamîm' kelimesinin 'sıcaklık, yakınlık' kökünden geldiğini ve bu nedenle 'yakın dost, sırdaş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki tekrarı ('hamîmun hamîmen'), bu yakınlığın derecesini pekiştirir ve bu denli yakın olanların bile o gün birbirine yabancılaşacağını, birbirinin halini sormayacağını vurgular. Bu, kıyametin getirdiği kopuşu ve yalnızlığı sembolize eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hamîm' kelimesinin 'kalpten sevilen, yakınlık duyulan kişi' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu kelime, dünyevi bağların en güçlüsü olan dostluğun bile kıyamet gününde hiçbir değerinin kalmayacağını, insanların kendi kurtuluş derdine düşeceğini ve bu nedenle en yakın dostlarını bile göz ardı edeceğini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hamîm' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yakın dost, akraba' anlamında kullanıldığını ve bu yakınlığın bazen 'sıcaklık, samimiyet' çağrışımı yaptığını belirtir. Meâric 10'daki kullanımı, kıyamet gününün dehşeti karşısında bu samimi ve sıcak ilişkilerin bile soğuyacağını, kopacağını ve insanların kendi hallerine düşeceğini vurgular.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.