Kâle rabbi innî de'avtu kavmî leylen ve nehârâ(n)
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim."
Nûh dedi ki: "Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim."
Nuh Suresi'nin 5. ayeti, Nuh peygamberin kavmini tebliğ etme çabasını ve bu çabanın sürekliliğini vurgular. Ayet, 'çağırma' fiili üzerinden tebliğin mahiyetini, 'kavim' kelimesiyle muhatap kitlenin kimliğini ve 'gece gündüz' ifadeleriyle de tebliğin kesintisizliğini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'دَعَوْتُ' ifadesi, Nuh'un kavmini Allah'ın birliğine ve emirlerine yöneltmek, onları hakka davet etmek için gösterdiği çabayı ifade eder. Bu, sadece bir seslenme değil, aynı zamanda bir yönlendirme ve teşviktir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعا' fiilinin Kur'an'da 'çağırmak, davet etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Nuh'un 'دَعَوْتُ قَوْمِى' ifadesi, kavmini Allah'ın dinine çağırması, onlara tebliğde bulunması ve onları doğru yola sevk etme gayretini mecazi olarak değil, doğrudan bir eylem olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'دعوة' kavramının Kur'an'da peygamberlerin temel görevlerinden biri olan 'tebliğ' ve 'davet' anlamında kullanıldığını vurgular. Nuh'un bu fiili, sadece bir çağrı değil, aynı zamanda ilahi mesajı insanlara ulaştırma ve onları bu mesaja ikna etme çabasını içerir. Ayetteki kullanımı, Nuh'un bu görevi bizzat üstlendiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'قوم' kelimesinin genellikle 'erkekler topluluğu' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bazen hem erkekleri hem kadınları kapsayan geniş bir topluluk için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'قَوْمِى' ifadesi, Nuh'un tebliğ ettiği, kendisine muhatap olan ve aralarında yaşadığı halkı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'قوم' kelimesinin 'kıyam' kökünden türediğini ve 'bir iş için bir araya gelen topluluk' anlamına geldiğini açıklar. Nuh'un 'قَوْمِى' demesi, kendi soyundan gelen veya yaşadığı coğrafyada birlikte olduğu, belirli bir sosyal yapıyı oluşturan insan grubunu işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'قوم' kelimesinin 'bir peygamberin gönderildiği topluluk' anlamında da kullanıldığını belirtir. Nuh'un 'قَوْمِى' ifadesi, onun peygamberlik görevinin muhatabı olan, kendisine tebliğ etmesi emredilen belirli bir insan grubunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'ليل' kelimesinin 'güneşin batışından doğuşuna kadar olan zaman dilimi' olduğunu belirtir. Ayetteki 'لَيْلًا' ifadesi, Nuh'un tebliğ faaliyetini sadece gündüzle sınırlı tutmadığını, gecenin sessizliğinde ve insanların dinlenmeye çekildiği vakitlerde de davetini sürdürdüğünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ليل' kelimesinin 'karanlık' ve 'örtü' anlamlarını da taşıdığını ifade eder. Nuh'un 'لَيْلًا' tebliğ etmesi, belki de gündüzleri çekinen veya meşgul olan insanlara gece vakti daha rahat ulaşma çabasını veya tebliğin gizli ve açık her türlü ortamda yapıldığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'نهار' kelimesinin 'güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi' olduğunu açıklar. Ayetteki 'وَنَهَارًا' ifadesi, Nuh'un tebliğ faaliyetinin sadece geceye özgü olmadığını, gündüzleri de insanlarla bir araya gelerek davetini sürdürdüğünü, yani tebliğin kesintisiz ve sürekli olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'نهار' kelimesinin 'aydınlık' ve 'açıklık' anlamlarını taşıdığını belirtir. Nuh'un 'وَنَهَارًا' tebliğ etmesi, davetinin açıkça, herkesin görebileceği ve duyabileceği şekilde yapıldığını, gizli saklı bir durum olmadığını ve tebliğin her ortamda devam ettiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'leyl' ve 'nehar' kelimelerinin Kur'an'da genellikle zıtlık ve süreklilik ifade etmek için birlikte kullanıldığını belirtir. Nuh'un 'لَيْلًا وَنَهَارًا' ifadesi, onun tebliğdeki azmini, sabrını ve davetini hiçbir zaman kesintiye uğratmadan, sürekli bir şekilde sürdürdüğünü semantik olarak güçlendirir.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Âyet-i kerîme de Nûh (a.s.) ın lisânından belirtilen, kavmini (leylen) gece dâveti, zâhirî manâ da, açık olarak, karanlığın bastığı gece de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; bu dâvetin, bu yönüyle Nûh (a.s.) ın şeriatı mertebesindendir. Bâtınî mertebesi ise şöyle düşünebiliriz.
Tasavvufta gece (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî” olmak, mertebesini ifade etmektedir. (fenâ fillâh) kulun fânî-yok olduğu mertebedir. O halde yok olan bir kimse nasıl dâvet yapabilir denirse; tabii ki, kendisi yapamaz çünkü kendisi olmayanın fiili de olmaz. Ancak açık olarak belirtilen husus, bu dâvetin Nûh (a.s.) tarafından gece de yapıldığıdır.
İşte bu hususun iyi anlaşılması lâzımdır. Kul olmadığı halde Âyet-i Kerîme de bahsedilen dâveti nasıl yapmıştır. Görüntü de fiziken Nûh (a.s.) olduğu halde o görüntü Hakk-ın âleti olup, o âlet ile oradan işleyen Hakk’tır. Ancak burada ki, (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî-yok olmak hususu, Îseviyyet mertebesinde ki, (fenâ fillâh) ile karıştırmayalım. Bura da ki; (fenâ fillâh) Nûhiyyet mertebesi itibariyledir ki; Mertebe-i Muhammediyye de ki, (fenâ fillâh) tan ayrıdır. Her mertebenin (fenâ fillâh-ı) kendi sınırları içinde düşünül- mesi ve yaşanılması gerekmektedir. Aksi halde kemâlât başlar da tamamlanmış olsaydı sonradan gelen diğer Peygamberlere ve mertebelerine lüzum kalmazdı.
O halde her mertebenin kendine göre bir (necat) ı olduğu gibi, “fenâ fillâh-ı-leyl-i” de vardır ve o hal içinde zâhir ve bâtın “leyl” de, gece de dâvetine devam etmiştir.
(Ve neheran,) “gündüzde;” gündüz dâveti ile de, dâvet etmiştir. Zâhiri manâda açık olarak gündüzleri de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; yine bu daveti şeriat mertebesindendir. Bâtınî mertebesini ise şöyle düşünebiliriz.
Tasavvufta, gündüz (baka billâh) “Hakk’ta bâkî” olmak demektir, yâni kulun kulluğu gitmiş, yerine Hakk bâkî olmuştur. Esasen Hakk, her zaman gece ve gündüz bâkî’dir, ancak kulda bulunan hayal ve vehim gücü kendini, kendine, olmadığı halde, gerçekten beşeri nefsi ile var zannettirmektedir.
İşte yapılması gereken, kişinin aslında yok olan beşer-î, nefs-î benliğinden arınmasıdır. Beşer-î nefs-î benliğinin zûlmeti-karanlığından kurtulup, İlâhî nûrunun aydınlığına, yâni kendinde gerçekte var olan hakiki varlığı aydınlığı-aydınlığına ulaşması onun gündüzünü oluşturmaktadır ki; bu hale (bakâ billâh) “Allah’ta bâki olmak” denir. Yâni kişinin, fiilleri, isimleri, sıfatları Hakk’ ın olunca, kendinde her hangi bir hâli kalmayınca, o mahalde Hakk faaliyyette’dir ve kul Hakk’ın âleti olmuş olur. Bu halde, kul ismiyle kulda, Hakk zâhir, Hakk ismiyle Hakk’ta ise kul bâtındır. Yine bu hususlar yukarıda da belirtildiği gibi kendi mertebesi itibâriyledir.
Diğer yönden baktığımızda (Nûh) (a.s.) o merte- be’de ki aklımız, kavmimiz ise, (esmâ-i nefsiye-beşeri isimlerimiz) dir. Aklımız bu beşeri isimlerimizi eğitmek, yâni kendilerine hakikatlerini anlatmak için gece ve gündüz onları eğitmeye ve asıllarına dâvete çalışmasıdır diyebiliriz.[9]