İçeriğe atla
Nûh 5Cüz 29 · Sayfa 570

Nûh Sûresi 5. Âyet

نوح

Sohbete sor

Kâle rabbi innî de'avtu kavmî leylen ve nehârâ(n)

Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim."

Nûh Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.


Âyet-i kerîme de Nûh (a.s.) ın lisânından belirtilen, kavmini (leylen) gece dâveti, zâhirî manâ da, açık olarak, karanlığın bastığı gece de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; bu dâvetin, bu yönüyle Nûh (a.s.) ın şeriatı mertebesindendir. Bâtınî mertebesi ise şöyle düşünebiliriz.

Tasavvufta gece (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî” olmak, mertebesini ifade etmektedir. (fenâ fillâh) kulun fânî-yok olduğu mertebedir. O halde yok olan bir kimse nasıl dâvet yapabilir denirse; tabii ki, kendisi yapamaz çünkü kendisi olmayanın fiili de olmaz. Ancak açık olarak belirtilen husus, bu dâvetin Nûh (a.s.) tarafından gece de yapıldığıdır.

İşte bu hususun iyi anlaşılması lâzımdır. Kul olmadığı halde Âyet-i Kerîme de bahsedilen dâveti nasıl yapmıştır. Görüntü de fiziken Nûh (a.s.) olduğu halde o görüntü Hakk-ın âleti olup, o âlet ile oradan işleyen Hakk’tır. Ancak burada ki, (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî-yok olmak hususu, Îseviyyet mertebesinde ki, (fenâ fillâh) ile karıştırmayalım. Bura da ki; (fenâ fillâh) Nûhiyyet mertebesi itibariyledir ki; Mertebe-i Muhammediyye de ki, (fenâ fillâh) tan ayrıdır. Her mertebenin (fenâ fillâh-ı) kendi sınırları içinde düşünül- mesi ve yaşanılması gerekmektedir. Aksi halde kemâlât başlar da tamamlanmış olsaydı sonradan gelen diğer Peygamberlere ve mertebelerine lüzum kalmazdı.

O halde her mertebenin kendine göre bir (necat) ı olduğu gibi, “fenâ fillâh-ı-leyl-i” de vardır ve o hal içinde zâhir ve bâtın “leyl” de, gece de dâvetine devam etmiştir.

(Ve neheran,) “gündüzde;” gündüz dâveti ile de, dâvet etmiştir. Zâhiri manâda açık olarak gündüzleri de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; yine bu daveti şeriat mertebesindendir. Bâtınî mertebesini ise şöyle düşünebiliriz.

Tasavvufta, gündüz (baka billâh) “Hakk’ta bâkî” olmak demektir, yâni kulun kulluğu gitmiş, yerine Hakk bâkî olmuştur. Esasen Hakk, her zaman gece ve gündüz bâkî’dir, ancak kulda bulunan hayal ve vehim gücü kendini, kendine, olmadığı halde, gerçekten beşeri nefsi ile var zannettirmektedir.

İşte yapılması gereken, kişinin aslında yok olan beşer-î, nefs-î benliğinden arınmasıdır. Beşer-î nefs-î benliğinin zûlmeti-karanlığından kurtulup, İlâhî nûrunun aydınlığına, yâni kendinde gerçekte var olan hakiki varlığı aydınlığı-aydınlığına ulaşması onun gündüzünü oluşturmaktadır ki; bu hale (bakâ billâh) “Allah’ta bâki olmak” denir. Yâni kişinin, fiilleri, isimleri, sıfatları Hakk’ ın olunca, kendinde her hangi bir hâli kalmayınca, o mahalde Hakk faaliyyette’dir ve kul Hakk’ın âleti olmuş olur. Bu halde, kul ismiyle kulda, Hakk zâhir, Hakk ismiyle Hakk’ta ise kul bâtındır. Yine bu hususlar yukarıda da belirtildiği gibi kendi mertebesi itibâriyledir.

Diğer yönden baktığımızda (Nûh) (a.s.) o merte- be’de ki aklımız, kavmimiz ise, (esmâ-i nefsiye-beşeri isimlerimiz) dir. Aklımız bu beşeri isimlerimizi eğitmek, yâni kendilerine hakikatlerini anlatmak için gece ve gündüz onları eğitmeye ve asıllarına dâvete çalışmasıdır diyebiliriz.[9]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)