Ve enne-lmesâcide li(A)llâhi felâ ted'û me'a(A)llâhi ehadâ(n)
"Şüphesiz mescitler, Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin."
Mescitler kuşkusuz Allah'ındır. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.
Bu ayet, mescidlerin Allah'a ait olduğunu ve ibadetin yalnızca O'na yöneltilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Temel olarak mescidlerin kutsallığı ve tevhid ilkesi üzerinde durulmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'secde' kelimesinin alçakgönüllülük ve boyun eğme anlamına geldiğini belirtir. 'Mescid' ise secde edilen yer veya secde organı (alın) demektir. Ayetteki 'el-Mesâcid' ifadesi, Allah'a ibadet için tahsis edilmiş mekanları, yani camileri ifade eder ve bu mekanların yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgular. (el-Müfredât, s. 227)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mescid' kelimesinin 'secde' kökünden türediğini ve secde edilen yer anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki çoğul kullanımı, tüm ibadethanelerin Allah'a tahsis edildiğini ve buralarda sadece O'na ibadet edilmesi gerektiğini pekiştirir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 245)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'secde' kavramının Kur'an'da mutlak itaat ve teslimiyetin en üst düzeydeki fiziksel ifadesi olduğunu belirtir. 'Mescid' ise bu teslimiyetin gerçekleştiği kutsal mekanlardır. Ayetteki 'el-Mesâcid lillâh' ifadesi, bu mekanların Allah'ın mülkiyetinde olduğunu ve dolayısıyla buralarda yapılan ibadetin sadece O'na yönelmesi gerektiğini semantik olarak güçlendirir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 165)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'دعاء' (dua) kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'fela ted'û' ifadesi, 'Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, O'ndan başkasından yardım dilemeyin' anlamındadır. Bu, şirkin reddi ve tevhidin vurgulanmasıdır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 189)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin mecazi olarak 'ibadet' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'fela ted'û me'allâhi ehaden' ifadesi, 'Allah ile birlikte başkasına ibadet etmeyin' anlamında olup, ibadetin yalnızca Allah'a has kılınması gerektiğini vurgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 280)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'دعاء' kökünün Kur'an'da hem 'çağırmak' hem de 'ibadet etmek' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki bağlamda, 'Allah'a yalvarırken başkasını katmayın' ifadesi, duanın ve ibadetin sadece Allah'a yöneltilmesi gerektiğini, O'na ortak koşulmaması gerektiğini açıkça ortaya koyar. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 112)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'أحد' kelimesinin 'vahdet' (birlik) kökünden geldiğini ve olumsuzluk bağlamında kullanıldığında 'hiç kimse' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fela ted'û me'allâhi ehaden' ifadesi, Allah ile birlikte ibadet edilecek hiçbir varlığın olmadığını kesin bir dille ifade eder. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 1, s. 105)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أحد' kelimesinin 'tek' ve 'biricik' anlamlarına geldiğini, ancak olumsuzluk edatıyla birlikte kullanıldığında 'hiç kimse' veya 'hiçbir şey' anlamını kazandığını açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'a ibadette O'na ortak koşulacak hiçbir kimsenin veya varlığın bulunmadığını vurgular. (el-Külliyyât, s. 77)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أحد' kelimesinin Allah için kullanıldığında O'nun birliğini ve eşsizliğini ifade ettiğini, diğer durumlarda ise 'bir kimse' veya 'hiç kimse' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ehaden' kelimesi, Allah'tan başka ibadet edilecek hiçbir varlığın olmadığını kesin bir şekilde ifade ederek tevhid ilkesini pekiştirir. (el-Müfredât, s. 20)
Cin Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Mescid gâyede secde yeridir, bazen insân ayakta iken de secde hükmünde olabilir çünkü secde boyun bükmek demektir. Ne zaman Hakk ile ilgili şeyleri yapıyorsak o bizim için secde hükmündedir. Secde edilen yerler Allah içindir. İşte kim bu hal içinde ise “me’a(A)llâhi” Allah (c.c.) beraberdir. Gönül evi Mescid’e secde mahalline çevrildiğinde oraya kimseyi çağırmayın Alalh ile beraber olun… (M.D.)
Âyet, "secdenin hakikatinin, kulun varlık iddiasından (enâniyet) tamamen sıyrılarak Hakk'ın varlığında yok olması (fenâ) olduğunu ve bu makamda, O'ndan başkasını çağırmanın (şirk) mümkün olmadığını" ifade eder. "Mescid" (secde yeri), sadece fizikî mabed değil, aynı zamanda "kulun kalbi, varlığının özü ve secde anında ulaştığı en yüce manevî makam" dır. "Allah ile beraber (maallahi)" hiçbir kimseyi çağırmamak, tevhidin en derin ifadesidir.
"Meallâh" (Allah ile beraber) kavramı, sadece putları reddeden açık bir tevhid çağrısı değil, aynı zamanda kişinin kendi varlığını (enâniyet), kalbini bağladığı her türlü mâsivâyı (dünyevî alakalar) ve hatta zihnindeki vehmî çokluk tasavvurlarını (kesret vehmi) Hakk'ın varlığından ayırıp onlara ayrı bir gerçeklik atfetmesinin (şirk-i hafî) reddidir. Hakikat ehli, "Allah ile beraber" hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin O'nun varlığıyla kâim bulunduğu tevhid-i hâlis makamına eren kişidir. Bu makamda kul, ne kendi varlığını ne de âlemi O'ndan ayrı görür; her şeyi O'nda ve O'nunla görür.
Umumî Beraberlik (Ma'iyyet-i Âmme): Allah'ın ilim ve kudretiyle her an her varlıkla beraber olması. "O, her nerede olursanız sizinle beraberdir" (Hadid 57/4) âyeti bu mertebeye işaret eder. Bu, hiçbir varlığın O'nun kudret ve ilminin dışında olamayacağı anlamındaki genel beraberliktir.
Hususî Beraberlik (Ma'iyyet-i Hâssa): Allah'ın, kendisine yakın olan kullarına lütfettiği özel bir beraberliktir. Kulun, Allah'ın yardımı, tevfîki ve korumasıyla her an O'nunla birlikte olduğunu hissetmesi, O'nun huzurunda olduğu bilinciyle (murakabe) yaşamasıdır.
Zâtî Beraberlik (Ma'iyyet-i Zâtiyye): "Meallâh" ifadesinin işaret ettiği en yüksek mertebe budur. Kulun, kendi varlığını Hakk'ın varlığından ayrı görmemesi, her şeyde ve her yerde sadece O'nu müşahede etmesi (vahdet-i şühûd) ve nihâyet varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) bilgi ve hal olarak tahakkuk ettirmesidir. Bu mertebede "Allah ile beraber" bir şeyin varlığından söz etmek anlamsızlaşır; çünkü "beraber" olmak için iki ayrı varlık gerekir. Oysa burada varlık birdir. Âyetteki "Allah ile beraber hiçbir kimseyi çağırmayın" emrinin bâtınî anlamı, işte bu hakikati idrak edip, vehmî ayrılık ve çokluktan (şirk) kurtulmaktır.
Faydalı olur düşüncesi ile “meallah” seyrinin olduğu Tevhid-i Zât dersi hakkında bilgiyi “İrfan Mektebi” kitabımızdan verelim.
“TEVHİD-İ ZAT”
Tevhid-i Zat”, Zatların birliği anlamınadır.
Makamı: “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır.
“Baka billâh” (Hakk’ta baki olma) demektir.
Zikri: “Ya Samed”dir.
Âlemi: “Zat âlemi” (“Âlemi lâhud”)
Peygamberi: “Muhammed Mustafa” (SAV). dır.
Lâkabı: “Habibullah”
Kelimesi: “lâ mağbude illâllah - lâ ilâhe illâllah” dır.
Seyr-i: “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.
Sûresi: “İhlâs Sûresi” dir.
İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym; Âli İmran Sûresi; (3/18) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.
“şehidellahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve”
Meâlen: “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilâh yoktur.”
Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.
Kûr’ân-ı Keriym; Tâ- He Sûresi: (20/14) Âyetinde bu hâle işaret vardır.
“inneniy enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy”
“şüphesiz ben allahım benden başka ilâh yoktur artık bana ibadet et”
Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fâni olup, kendini “kayıp/gâib eden” yok olan sâlik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir.
Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni hâliyle ve çok lâtif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi o hâliyle zanneder.
Fakat bu defa o “Hakk ile bâki/baka billâh” olarak hayatına devam etmeye başlar.
Bu kişinin ahlâkı “tahallâku bi ahlâkıllah” hikmeti gereği “Allah’ın ahlâkıyle ahlaklânmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur.
Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir.
“Marifet mertebesi”nin başlangıcıdır.
Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.
Sâlik daha evvelce varlığın Allah’ın sıfatlarından meydana geldiğini idrâk etmişti.
Bu mertebede sıfatların dahi kökenlerinin Allah’ın zâtına dayandığını ve varlıkla rını ondan aldığını idrâk eder.
Bütün varlık, “ef’âl,” “esmâ,” “sıfat,” ve “zat” âlemleri ile birlikte, bir bütün ve bu bütünün de özünün “Allah c.c.” olduğunu iyice anlayıp bu mertebede tam bir mutma- in/tatmin olanlardan olur.
Hadiselere, kesret yani çokluk gözüyle bakan kişi, yazıyı kâlemin yazdığını zanne der.
Vahdet yani birlik gözüyle bakan ârif kişi ise, evvelâ kâlemi, sonra kolu, sonra bedeni, daha sonra da, kafayı yani aklı görüp idrâk eder ki yazının oluşmasında mutlak hakimiyet akıldadır.
Eğer akıl olmasa bütün bu faaliyet hiç olmazdı.
Azalarda ve kâlemde meydana gelen hareket, aklın yani zâtın ürünüdür, diğerleri vasıta ve zuhur mahalleridir.
Bu mertebenin kemâli, “fenâ-i zat”tır, zatların fâni olmasıdır.
Kendi zatının ve âlemdeki bütün zatların, aslında Allah’ın zatından başka bir şey olmadığını idrak eder ve yaşar.
Böylece izâfi varlığını, zâtını kaybetmiş; onun yerine Hakk’anî varlığını, zatını bulmuş, Hakka meczup (Hakla bâki) “bâka billah” olmuştur.
Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp, daha bu dünyada iken Hakk’la ve Hakk’ta dirilmişlerdir.
İşte “ihlâs’ı şerif”i ancak bu kimseler gerçek mânâsı ile okuyabilirler ve yaşarlar.
“Kelime-i tevhid” dahi geniş hâli ile bu mertebede tam ifadesini bulur.
“Allah kendi kendine şahittir ki ondan başka ilâh yoktur” kelâmı ilâhisi bu hâli ne güzel izah eder.
Her Âyetin bir doğuş yeri vardır, işte bu Âyetin doğuş yeri de, ZAT âlemidir.
Kûr’ân-ı Keriym-i okurken; hangi Âyetin, hangi âlemi, hangi mertebeyi anlattığını idrâk etmemiz bize çok şey kazandıracaktır.
Gerçek Kûr’ân okumak yukarıda bahsedilen mertebeleri idrâk ettikten sonra; ancak, mümkün olur.
Beşeriyet ve benlik kalıpları içinde Kûr’ân-ı Keriymi okumak ne yazık ki onu sadece ef’ âl yani fiil ve madde kalıpları içinde çok sınırlı bir mânâ ile anlamaktan öteye geçmez.
Allah (c.c.) bütün mü’minleri gerçek Kûr’ân okuyanlardan eylesin. Âmin.
Kûr’ân-ı Keriym Tâ-He Sûresi (20/14.) Âyetinde;
“inneniy enellahü la ilahe illa ene fagbüdniy “
“Şüphesiz ben ALLAH’ım, benden başka ilah yoktur, bana ibadet et” “kelâm-ı ilâhi”si bu mertebede şüphesiz olarak bütün varlığın Hakkkın varlığı olduğunu ve ibadetin sadece ona yapılması gerektiğini açık olarak emir ile bildiriyor.
Bu mertebede yapılan ibadetin ismi “ubudet”tir. Bunun nasıl bir ibadet olduğunu oraya ulaşan ehli bilir.
Bu ibadet, kesret yani çokluk âleminde yaşayan kimsenin ibadetine benzemez. Bunlar, “Salâtu Daimun” devamlı namaz içindedirler.
“Ef’âl âlemi”, “esmâ âlemi”, “sıfat âlemi”, ve “zat âlemi”nin namazlarını; her mertebenin hâli gereği, yerine getirirler ve ibadette kemâl ehlidirler.
Bunları dışardan tanımak mümkün olmaz. İbadetleri sadece Allah’a olur.
Allah c.c. kendine has kulları arasına almış olduklarını kendine ayna eylemiştir.
Dilerse; bu mertebede cezbeli olarak bırakır,
Dilerse; bir mertebe daha verip tekrar geriye döndürür.
Burada yaşayan kimsenin işi sadece Hakk iledir, ondan başka varlık göremez, “görmediğim Allah’a ibadet etmem” der.
Bu engin idrâk ve müşahede içerisinde hoş bir hâl ile
hayatına devam eder. Bunlar için korku ve hüzün yoktur, bahtiyar kimselerdir.
Oldukça gayret isteyen bu mertebeye Allah c.c. meraklı ve arzulu olanları çıkarsın, amin.
Bu mertebeye ulaşıp “Zat âlemi” yaşantısını ilk olarak ortaya getiren kişi, Hz. Muhammed’dir.
“Tenzih” ve “Teşbih”i birleştirip, “Tevhid” eden; oradan da “Vahdet”e eren, yani “Mûseviyyet” ve “İseviyyet” hükümlerini birleştirip; onların ayrı ayrı yollar değil, bir bütünün sistemi içerisinde, onun mertebeleri olduğunu anlatan ve kendi getirdiği “Vahdet” hükmü ile de İnsânlığın Allah bilincinde “Marîfetullah” en üst mertebeye ulaşmasını sağlayan, nihâyet “Habibullah” lâkabını alan himmeti yüce kişidir.
Bu mertebenin yolu ancak onun ümmetine ve ona imân edip inananlara açılmıştır. Başka hiç bir şekilde bu mertebeye ulaşmanın imkânı yoktur.
Ahir zaman ümmeti olan bizler, bundan istifade etmesini bilmeliyiz.
Gayret bizden muvaffakiyyet ALLAH’dandır, c.c.
Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle, gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.)
Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.
Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa devam etmektir.
Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (300) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda SAMED zikrine devam edilecek.
Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mağbude illâllah) ilâve
Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.
Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğeleri de böyle devam eder.
Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Muhammed (a.s.) bölümünde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.
Yeri gelmişken, faydakı olur düşüncesiyle, bu mevzu ile ilgili Kelime-i Tevhid kitabımızın, “Tevhid-i zât” bölümünü de buraya ilâve etmeyi uygun buldum.
*
* *
Artık bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir.
İşte “İhlâs’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek mânâsı ile okuyabilirler ve yaşarlar.
“Kelime-i Tevhid” dahi buraya gelinceye kadar en geniş hâli ile bu mertebede ifadesini bulur.
Gerçi daha henüz sondaki “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın ışıltısı görünmeye başlamıştır.
“Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilâh yoktur.” kelâmı ilâhisi bu hâli ne güzel izah eder.
Ayrıca “şüphesiz ben allahım benden başka ilâh yoktur artık bana ibadet et” kelâmı ilâhisi yine bu hâli bir başka yönden çok açık şekilde izah eder.
Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır.
İbadet, kulun fiili,
ubudet ise, Allah’ın fiilidir.
Bu mertebeye ulaşıp “zat âlemi” yaşantısını insânlık tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed (s.a.v.) dir.
Daha evvelce “tenzih” ile kayıtlanan “mertebe-i mûseviyyet” idrâki, daha sonra “teşbih” ile kayıtlanan “iseviyyet” idrâki bulundukları yerde kalmış, “allah” lâfzındaki gizli “elif”e ulaşamamışlardı.
İşte ilk olarak oradaki gizli “elif”i müşâhade eden, sonra da “tenzih” ve teşbih” i orada birleştirip kendi varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup, atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslâm” ismi altında sebeb olmuştur.
Böylece “Allah” isminde bir merhale daha aşılarak, son menzile gelinmiştir.
Bu menzile de “âlemi ervah”da kulaklarına “ezân-ı Muhammed-i” okunan “istidat-ı ezeli” sahipleri ulaşabilirler.
Diğerlerine yol yoktur, ancak her istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakârlık gerekmektedir.
Bu mertebeyi de belirli bir olgunluk içinde tamamlayan sâliğin ulaşacağı bir mertebesi kalmıştır ki o da “Allah” lafzının “Hu”sudur.
Buradan karşısındaki “he”ye ulaşmayı arzu eden gizli “elif”, “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve hüviyyetine ulaşma arzusudur ki böylece herşeyi ile bütünleşmiş ola caktır.
Ne türlü “ah...” olursa olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu “hu”dur.
Kendileri bu sırrı bilseler de, bilmeseler de; bütün aşklar ve muhabbetlerin kaynağı burasıdır. Bu sırrı bilen gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına, diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar.
“Hu” esmâsı “Allah” ın yakıcı isimlerindendir.
Ne yazık ki, bu çok büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler “hu” ismini zikretmeye ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya tavırla “hu” “cular” (kendilerince ne demekse!.?..) lâkabını takmakla ne korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında mıdırlar?...
Konya’ya Hz. Mevlânâ’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlânâ”ya girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti, uzun zaman önünden ayrılamadığımı hatırlıyorum.
Hattın üst kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden bir “Ah.......” idi
Alt kısmında da “Hz. Muhammed (s.a.v.) yazmaktaydı, ki bu
“Ah...” ise“AH...MED” idi.
Biz yine seyrimize devam edelim.
Burada “Kelime-i Tevhid”
“lâ ilâhe illâ (*) ellâ” müşâhade “hu” lâfzendır.
Ancak burada sondaki “ellâ” “İseviyyet”teki “ellâ”ya lâfzen benzemekle bera ber, mânen benzemez; çünkü “İseviyyet”teki “ellâ”nın “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli “elif” vardır. O zaman mânâ “el-lâ” olur.
Baştaki “el” (lâm-ı tarif) yani “belirlilik lâm”ı sondaki “lâ” ise, gizli “elif” ile beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa ulaşılması olur.[35] “ İz- -T-B- ”