Kul innî lâ emliku lekum darran velâ raşedâ(n)
De ki: "Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim."
De ki, "Haberiniz olsun, ben size kendiliğimden ne bir zarar verebilirim, ne de bir yol gösterebilirim."
Bu ayet, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kendi kudretinin sınırlarını ve ilahi irade karşısındaki acziyetini vurgulamaktadır. 'Zarar' ve 'rüşd' kavramları üzerinden, fayda ve zararın yalnızca Allah'ın elinde olduğu mesajı verilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'm-l-k' kökünü, bir şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak olarak açıklar. Ayetteki 'lâ emlikü' ifadesi, Hz. Peygamber'in, cinlere veya insanlara zarar verme ya da fayda sağlama konusunda herhangi bir kudret veya yetkiye sahip olmadığını, bu gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk' ve 'malikiyet' kavramlarını, bir şey üzerinde tam bir tasarruf ve hükmetme yetkisi olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, Hz. Peygamber'in bu tür bir mutlak tasarruf yetkisine sahip olmadığını, dolayısıyla kimseye ne zarar ne de fayda verebileceğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darr' kelimesini, bir şeye isabet eden ve onu olumsuz etkileyen her türlü eksiklik veya musibet olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in, muhataplarına herhangi bir zarar verme gücüne sahip olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darr'ı, bir şeyin durumunu kötüleştiren, ona eksiklik veren her şey olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ emlikü leküm darrâ' ifadesi, Hz. Peygamber'in, cinlere veya insanlara herhangi bir zarar verme kudretinin olmadığını, bu tür bir gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'darr' kavramını Kur'an'da genellikle 'nef'' (fayda) kavramının zıttı olarak ele alır ve ilahi kudretin hem fayda hem de zarar verme yeteneğini kapsadığını belirtir. Bu ayette ise peygamberin bu ilahi kudretten mahrum olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rüşd' kelimesini doğru yola iletme, hidayet ve fayda olarak açıklar. Ayetteki 'velâ raşedâ' ifadesi, Hz. Peygamber'in, insanlara veya cinlere hidayet verme veya onlara fayda sağlama gücüne de sahip olmadığını, bu yetkinin de Allah'a ait olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rüşd'ü, doğru yolu bulmak, olgunluğa erişmek ve fayda sağlamak olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, Hz. Peygamber'in, kimseye ne zarar ne de fayda (hidayet veya doğru yol) verme kudretine sahip olmadığını, bu gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rüşd' kavramının Kur'an'da genellikle doğru yolu bulma, hidayet ve olgunluk anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'darr'ın zıttı olarak gelmesi, hem maddi hem de manevi fayda ve doğru yolu ifade ettiğini gösterir ve peygamberin bu konudaki acziyetini vurgular.
Cin Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyeti kerime yine efendimiz (s.a.v.) şahsında bir eğitim sistemini göstermektedir. Ve bu konuda dikkate şayan bir âyet-i kerimedir.
“Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.”[39] Buyurmuşlardır.
Âyet-i kerime sayısal değeri 72+21= 93 tür. “93” içinden ise “40” Hakikat-i Muhammedi sayısı çıkarılınca kalan 53 tür.
53 ise İz-Efendimize yolumuzdan verilen şifre sayısıdır.
Kendiside ben kimse için bir şey yapamam, şunları, bunları yaparsan nefsini ve rabbini bilebilirsin. Hakk’ı, hakikati idrak edebilirsin. Kim ne yapararsa kendisine yapar diye ifade etmektedir.
Maalesef genelde hayali tariki yaşamlarda başta bulununan kişiler varlıklarında bulunan cinni-vehimi varlıkların etkisiyle başlarında bulunan kişilere insan ve peygamber üssü hayali olmayacak vasıflar ile yüceltmekte ve kendilerinin dünyevi-kabir-berzah ve ahiret hayatlarında kurtarıcı ve yardımcı oldukları kuruntusu içerisindedirler. Bu oluşumların içinde bulunmak kişiye fayda değil zarar verir. Kendi başına kalmak ve ibadetlerini yapmak onun için daha iyidir. (M.D.)
"Mülk" (sahiplik, güç, iktidar) yalnızca Allah'a aittir. Kul ise, mutlak anlamda "lâ emliku" (gücüm yetmez, sahip değilim) konumundadır. Bu, kulun "fakr" ının (yoksulluk, hiçlik) en temel ifadesidir. İnsan, kendi varlığına, nefsine, iradesine dahi gerçek anlamda sahip değildir; her şeyi Allah'tan alır ( emanet). Özellikle peygamberler ve velîler, bu fakr bilincinin en yüksek mertebesinde yaşarlar. Onlar, kendilerinde hiçbir güç vehmetmezler; her şeyi Allah'tan bilirler.
İbn-i Arabî'nin eserlerinin (el-Fütûhât ve Füsûs) ilâhî ilham (ilkā-ı rabbânî ve imlâ-i ilâhî) ürünü olduğunu iddia etmesi, onun bu "lâ emliku" şuuruyla hareket ettiğini gösterir. O, eserindeki bilgilerin kendisine ait olmadığını, Allah'ın bir lütfu (feth) olduğunu sürekli vurgular. Fütûhât-ı Mekkiyye'nin adı bile (fütûhât = ilâhî fetihler) bu anlayışın bir yansımasıdır. Müellif, eserin noktasına varıncaya kadar bütün bilgilerin ilâhî ilham mahsulü olduğunu ileri sürer. Bu, "lâ emliku" ifadesinin en geniş anlamıdır: Ben, hiçbir şeye sahip değilim; sahip olduğumu zannettiğim her şey, O'nun bir lütfudur.
"Darran" (zarar) ve "reşedâ" (doğru yol/yarar), varlıkta tasarrufun iki temel yönünü temsil eder. İbn-i Arabî'ye göre bunlar, Allah'ın isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) tecellileridir.
"Darran" (Zarar): Allah'ın "el-Muzill" (saptıran), "el-Mümît" (öldüren), "el-Müntakim" (intikam alan), "el-Kahhâr" (kahreden) gibi celâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.
"Reşedâ" (Rüşd/Doğru yol/Fayda): Allah'ın "el-Hâdî" (hidâyete erdiren), "er-Rahmân" (çok merhametli), "el-Ğafûr" (çok bağışlayıcı) gibi cemâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.
Peygamber (ve velî), bu tecellilerin hiçbirine kendiliğinden sahip değildir. O, sadece bir ayna gibidir. Allah dilerse onun eliyle bir zarar (örneğin bir savaşta düşmana karşı) veya bir fayda (bir hastayı iyileştirme, bir müridine hidâyet verme) tecelli ettirebilir. Ancak bu, peygamberin "mülk"ü değil, Allah'ın tasarrufudur. Âyetteki ifade, işte bu gerçeği vurgular: "Senin için ne bir zarar, ne de bir fayda (rüşd) sağlayabilirim; bunlar ancak Allah'ın elindedir."
Fütûhât-ı Mekkiyye'de geçen "feth" (açılma, yardım) kavramı, bu anlayışın temelini oluşturur. Kul, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nail olması ve ilham almasıyla Hakk'ın bilgisini elde eder. Bu bilgi (rüşd) dahi kulun malı değil, Allah'ın bir lütfudur (fetih). İbn-i Arabî'nin Kâbe'de karşılaştığı ve "Kâbe'nin hakikati" olduğunu söyleyen gençten ilâhî sırları alması, bu "feth"in en somut örneğidir. O genç, İbn-i Arabî'ye, "Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret" demiştir. Bu, ilâhî feyzin (rüşd) bir kaptan (genç) diğerine (İbn-i Arabî) aktarılmasıdır, ama asıl kaynak Allah'tır.