İçeriğe atla
Cin 21Cüz 29 · Sayfa 573

Cin Sûresi 21. Âyet

الجن

Sohbete sor

Kul innî lâ emliku lekum darran velâ raşedâ(n)

De ki: "Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim."

Cin Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu âyeti kerime yine efendimiz (s.a.v.) şahsında bir eğitim sistemini göstermektedir. Ve bu konuda dikkate şayan bir âyet-i kerimedir.

“Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.”[39] Buyurmuşlardır.

Âyet-i kerime sayısal değeri 72+21= 93 tür. “93” içinden ise “40” Hakikat-i Muhammedi sayısı çıkarılınca kalan 53 tür.

53 ise İz-Efendimize yolumuzdan verilen şifre sayısıdır.

Kendiside ben kimse için bir şey yapamam, şunları, bunları yaparsan nefsini ve rabbini bilebilirsin. Hakk’ı, hakikati idrak edebilirsin. Kim ne yapararsa kendisine yapar diye ifade etmektedir.

Maalesef genelde hayali tariki yaşamlarda başta bulununan kişiler varlıklarında bulunan cinni-vehimi varlıkların etkisiyle başlarında bulunan kişilere insan ve peygamber üssü hayali olmayacak vasıflar ile yüceltmekte ve kendilerinin dünyevi-kabir-berzah ve ahiret hayatlarında kurtarıcı ve yardımcı oldukları kuruntusu içerisindedirler. Bu oluşumların içinde bulunmak kişiye fayda değil zarar verir. Kendi başına kalmak ve ibadetlerini yapmak onun için daha iyidir. (M.D.)

"Mülk" (sahiplik, güç, iktidar) yalnızca Allah'a aittir. Kul ise, mutlak anlamda "lâ emliku" (gücüm yetmez, sahip değilim) konumundadır. Bu, kulun "fakr" ının (yoksulluk, hiçlik) en temel ifadesidir. İnsan, kendi varlığına, nefsine, iradesine dahi gerçek anlamda sahip değildir; her şeyi Allah'tan alır ( emanet). Özellikle peygamberler ve velîler, bu fakr bilincinin en yüksek mertebesinde yaşarlar. Onlar, kendilerinde hiçbir güç vehmetmezler; her şeyi Allah'tan bilirler.

İbn-i Arabî'nin eserlerinin (el-Fütûhât ve Füsûs) ilâhî ilham (ilkā-ı rabbânî ve imlâ-i ilâhî) ürünü olduğunu iddia etmesi, onun bu "lâ emliku" şuuruyla hareket ettiğini gösterir. O, eserindeki bilgilerin kendisine ait olmadığını, Allah'ın bir lütfu (feth) olduğunu sürekli vurgular. Fütûhât-ı Mekkiyye'nin adı bile (fütûhât = ilâhî fetihler) bu anlayışın bir yansımasıdır. Müellif, eserin noktasına varıncaya kadar bütün bilgilerin ilâhî ilham mahsulü olduğunu ileri sürer. Bu, "lâ emliku" ifadesinin en geniş anlamıdır: Ben, hiçbir şeye sahip değilim; sahip olduğumu zannettiğim her şey, O'nun bir lütfudur.

"Darran" (zarar) ve "reşedâ" (doğru yol/yarar), varlıkta tasarrufun iki temel yönünü temsil eder. İbn-i Arabî'ye göre bunlar, Allah'ın isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) tecellileridir.

"Darran" (Zarar): Allah'ın "el-Muzill" (saptıran), "el-Mümît" (öldüren), "el-Müntakim" (intikam alan), "el-Kahhâr" (kahreden) gibi celâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.

"Reşedâ" (Rüşd/Doğru yol/Fayda): Allah'ın "el-Hâdî" (hidâyete erdiren), "er-Rahmân" (çok merhametli), "el-Ğafûr" (çok bağışlayıcı) gibi cemâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.

Peygamber (ve velî), bu tecellilerin hiçbirine kendiliğinden sahip değildir. O, sadece bir ayna gibidir. Allah dilerse onun eliyle bir zarar (örneğin bir savaşta düşmana karşı) veya bir fayda (bir hastayı iyileştirme, bir müridine hidâyet verme) tecelli ettirebilir. Ancak bu, peygamberin "mülk"ü değil, Allah'ın tasarrufudur. Âyetteki ifade, işte bu gerçeği vurgular: "Senin için ne bir zarar, ne de bir fayda (rüşd) sağlayabilirim; bunlar ancak Allah'ın elindedir."

Fütûhât-ı Mekkiyye'de geçen "feth" (açılma, yardım) kavramı, bu anlayışın temelini oluşturur. Kul, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nail olması ve ilham almasıyla Hakk'ın bilgisini elde eder. Bu bilgi (rüşd) dahi kulun malı değil, Allah'ın bir lütfudur (fetih). İbn-i Arabî'nin Kâbe'de karşılaştığı ve "Kâbe'nin hakikati" olduğunu söyleyen gençten ilâhî sırları alması, bu "feth"in en somut örneğidir. O genç, İbn-i Arabî'ye, "Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret" demiştir. Bu, ilâhî feyzin (rüşd) bir kaptan (genç) diğerine (İbn-i Arabî) aktarılmasıdır, ama asıl kaynak Allah'tır.