Hattâ iżâ raev mâ yû'adûne feseya'lemûne men ad'afu nâsiran ve ekallu ‘adedâ(n)
Nihayet uyarıldıkları şeyi gördüklerinde kimin yardımcısı daha zayıf, kimin sayısı daha azmış, bilecekler.
Kendilerine vaad edilen şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcısının en zayıf ve en az olduğunu bileceklerdir.
Bu ayet, kıyamet gününde veya azap anında inkarcıların karşılaşacakları gerçeği ve bu gerçek karşısında acizliklerini idrak etmelerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'vaat edilenin görülmesi', 'bilme' ve 'yardımcıların zayıflığı' kavramları, ayetin temel mesajını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'râev' kelimesi, vaat edilen azabın veya kıyametin sadece gözle görülmesi değil, aynı zamanda kesin bir bilgi ve idrakle gerçekleştiğinin anlaşılmasıdır. Bu, inkarcıların kaçınılmaz gerçeği tüm açıklığıyla kavramalarıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'râev' kelimesinin burada mecazi bir anlam taşıdığını, yani 'bildiler' veya 'anladılar' manasına geldiğini ifade eder. Vaat edilen şeyin gerçekleştiğini görmek, onun kesinliğini ve kaçınılmazlığını idrak etmek demektir. Bu, gelecekteki bir olayın kesinliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'yû'adûn' kelimesi, inkarcılara yönelik bir tehdit ve azap vaadini ifade eder. Bu, Allah'ın onlara dünyada veya ahirette vereceği cezayı kesin olarak bildirmesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'va'd' kelimesinin, bir şeyi gelecekte gerçekleştireceğine dair kesin bir söz olduğunu vurgular. Ayetteki 'mâ yû'adûn', Allah'ın inkarcılara yönelik azap vaadinin kesinliğini ve gerçekleşeceğini belirtir. Bu, ilahi adaletin tecellisinin kaçınılmazlığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bir gerçeği kesin olarak idrak etmek ve onunla yüzleşmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'feseya'lemûn', inkarcıların daha önce inkar ettikleri veya hafife aldıkları gerçeği, azapla karşılaştıklarında kesin bir şekilde anlayacaklarını ifade eder. Bu, bilginin tecrübe ile pekişmesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'in, bir şeyin hakikatini olduğu gibi idrak etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'feseya'lemûn', inkarcıların, kendilerine vaat edilen azabı gördüklerinde, kimin daha zayıf yardımcıya ve daha az sayıya sahip olduğunu kesin bir bilgiyle kavrayacaklarını gösterir. Bu, onların acizliklerini ve Allah'ın kudretini idrak etmeleridir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'da'f' kelimesinin, bir şeyin gücünün veya kudretinin eksikliği anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ad'afu', inkarcıların taptıkları veya güvendikleri varlıkların, Allah'ın azabı karşısında hiçbir güce sahip olmadığını, dolayısıyla onlara yardım edemeyecek kadar zayıf olduklarını vurgular. Bu, onların yanılgılarını ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'da'f' kelimesinin Kur'an'da genellikle acizlik ve yetersizlik bağlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ad'afu nâsıran', inkarcıların ahirette kendilerine yardım edecek kimselerin, Allah'ın kudreti karşısında ne kadar aciz ve yetersiz olduğunu idrak edeceklerini belirtir. Bu, onların dünyadaki yanlış tercihlerinin sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasr' kelimesinin, birine düşmanına karşı yardım etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nâsıran', inkarcıların dünyada Allah'a karşı kendilerine destek olacağını düşündükleri putları, liderleri veya diğer varlıkları ifade eder. Ancak kıyamet günü bu yardımcıların ne kadar zayıf ve etkisiz oldukları ortaya çıkacaktır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nâsır' kelimesinin, birine zor durumda destek olan kişi veya güç olduğunu açıklar. Ayetteki 'nâsıran', inkarcıların Allah'ın azabına karşı kendilerine yardım edeceğini sandıkları varlıkların, aslında hiçbir yardımda bulunamayacak kadar güçsüz olduğunu vurgular. Bu, onların boş umutlarının boşa çıkmasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'aded' kelimesinin, bir şeyin miktarını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'adeden', inkarcıların dünyada kendilerini güçlü hissettikleri kalabalıkların veya destekçilerin, ahirette hiçbir anlam ifade etmeyeceğini ve sayılarının azlığını vurgular. Bu, niceliğin nitelik karşısında önemsizliğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'aded' kelimesinin, bir şeyin sayısını ve miktarını ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'akallu adeden', inkarcıların dünyada kendilerini kalabalık ve güçlü zannetmelerine rağmen, ahirette gerçekte ne kadar az ve desteksiz olduklarını idrak edeceklerini belirtir. Bu, onların dünyevi güç algılarının yanılsamasını ortaya koyar.
Cin Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kişi varlığında vehim-evham-cinni özelliğin nefsi emamre istikametinde kullanılması karşısında vaad edilen ateşin somutlaşmış halini görünce bunun aslında kendisi için bir yardımcı olmaktan ziyade zarar olduğu bilinecektir. (M.D.)
Âyet, "hakikat (el-Hâkka) zuhur ettiğinde, dünyada iken güç ve yardım kaynağı zannedilen her şeyin (mâsivâ) aslında ne kadar zayıf ve değersiz olduğunun ortaya çıkacağını; gerçek güç, yardım ve çokluğun yalnızca Allah'a ait olduğunun anlaşılacağını" ifade eder. "Vaad edilen şey" (mâ yûadûne), "el-Hâkka"nın (kesin hakikat) tecellisidir. "Yardımcı" (nâsır) ve "sayı" (aded) kavramları, insanların dünyada güvendikleri vehim güçlerin (şirk unsurları) sembolüdür.
"Mâ yûadûne" (kendilerine vaad edilen şey), bu kesin hakikatin (el-Hâkka) tecelli ettiği anı ifade eder. O an geldiğinde, tüm vehimler yok olur, tüm perdeler kalkar ve hakikat tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.
İnsanlar dünyada iken şu tür "yardımcılar" edinirler ve onlara güvenirler:
Putlar ve Sahte Tanrılar: Müşriklerin taptığı putlar, onların en büyük yardımcıları zannedilirdi. Âhirette ise bu putların acziyeti ortaya çıkar.
Kabile ve Aşiret Bağları: İnsanlar, kabilelerine, aşiretlerine, soyuna güvenir, "Biz çoğuz, bize kimse karşı koyamaz" diye düşünürler. Âhirette bu sayısal çokluğun hiçbir anlam ifade etmediği anlaşılır.
Mallar ve Servet: İnsanlar, mallarının kendilerini koruyacağını, sıkıntılı anlarında onlara yardım edeceğini zannederler. 69/28'de anlatıldığı gibi, "malım bana hiçbir yarar sağlamadı" diyeceklerdir.
Evlat ve Aile: İnsanlar, evlatlarının ve ailelerinin kendilerine arka çıkacağını düşünürler. Ancak kıyamet günü, "evlatlar da fayda vermez" .
Makam ve Şöhret: İnsanların toplum içindeki konumları, itibarları, şöhretleri de birer yardımcı vehimleridir. Âhirette bunların hepsi silinir gider.