Ve ennehum zannû kemâ zanentum en len yeb'aśa(A)llâhu ehadâ(n)
"Gerçekten onlar da, sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi öldükten sonra tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı."
Doğrusu onlar sizin zannettiğiniz gibi, zannetmişlerdi ki, Allah asla kimseyi Peygamber göndermeyecek.
Bu ayet, cinlerin de insanlar gibi Allah'ın kimseyi yeniden diriltmeyeceği yönünde yanlış bir zan beslediklerini ifade etmektedir. Temel kavramlar, 'zan' fiili etrafında şekillenmekte ve hem insanların hem de cinlerin kıyamet ve ahiret inancındaki yanılgılarına işaret etmektedir. Ayet, dirilişin imkansızlığına dair bu ortak yanılgıyı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann' kelimesini 'bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair bir kanaatin ağır basması' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, cinlerin de insanlar gibi, Allah'ın kimseyi diriltmeyeceği yönündeki bir kanaatin kendilerinde ağır bastığını, ancak bu kanaatin kesin bilgiye dayanmadığını ve yanlış olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zann' kelimesinin Kur'an'da bazen 'şüphe', bazen 'yakîn (kesin bilgi)' ve bazen de 'tahmin' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'zann' ise, 'şüpheye dayalı yanlış bir tahmin' anlamındadır; cinlerin, dirilişin olmayacağına dair kesin olmayan, yanlış bir kanaate sahip olduklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve 'gerçek bilgiye dayanmayan, yanıltıcı bir kanaat' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'zann', hem cinlerin hem de insanların ahiret inancındaki temel bir yanılgısını, yani dirilişin imkansızlığına dair asılsız bir varsayımı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zann'ın bazen 'yakîn' (kesin bilgi) bazen de 'şüphe' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'zann', insanların ahiret inancına dair kesin bilgiye dayanmayan, aksine şüphe ve inkâra meyilli yanlış bir kanaatini ifade eder. Cinlerin de bu yanlış kanaati paylaştığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zann'ın 'bir şeyin vuku bulacağına veya bulmayacağına dair kalpte oluşan bir kanaat' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ظَنَنتُمْ', insanların Allah'ın kimseyi diriltmeyeceği yönündeki bu kanaatinin, gerçeklikten uzak ve yanlış olduğunu, cinlerin de aynı yanılgıya düştüğünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ba's' kelimesinin 'bir şeyi yerinden kaldırmak, harekete geçirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an bağlamında ise özellikle 'ölüleri diriltmek, kabirlerinden çıkarmak' anlamında kullanılır. Ayetteki 'yeb'ase', Allah'ın kıyamet günü insanları ve cinleri yeniden diriltme eylemini ifade eder ve cinlerin bu eylemin gerçekleşmeyeceği yönündeki yanlış zannını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ba's' kelimesinin 'bir şeyi uyandırmak, göndermek, diriltmek' gibi çeşitli anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'yeb'ase', Allah'ın ölüleri diriltme gücünü ve bu gücün cinler ve insanlar tarafından yanlış bir şekilde inkar edildiğini, yani 'Allah'ın kimseyi diriltmeyeceği' zannının yanlışlığını ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ba's' kavramının Kur'an'da genellikle 'ölümden sonra diriliş' anlamında kullanıldığını ve ahiret inancının temelini oluşturduğunu belirtir. Bu ayetteki 'yeb'ase', cinlerin ve insanların, Allah'ın bu temel ahiret eylemini gerçekleştirmeyeceği yönündeki yanlış inançlarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ahad' kelimesinin 'tek, bir' anlamının yanı sıra, olumsuzluk bağlamında 'hiç kimse' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'en len yeb'ase Allahu ahaden' ifadesi, Allah'ın 'hiç kimseyi' diriltmeyeceği yönündeki yanlış zannı pekiştirir ve bu zannın kapsamının genişliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ahad' kelimesinin nefy (olumsuzluk) siyakında kullanıldığında 'hiç kimse' anlamı taşıdığını açıklar. Bu ayetteki kullanımı, cinlerin ve insanların, Allah'ın diriltme gücünü tamamen reddederek, 'hiçbir varlığı' yeniden diriltmeyeceği yönündeki yanılgılarını ifade eder.
Cin Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
"İnsanların (ve cinlerin) vehmî zanlarının (zan) onları nasıl hakikatten (el-Hâkka) uzaklaştırdığını ve aslında herkesin, kendi istidat ve inancına göre bir kıyamet ve diriliş anlayışına sahip olduğunu" ifade eder. "Zan" (sanı, zan), kesin bilgi (yakîn) karşısında vehmî ve yanıltıcı bir bilgi türüdür. "Ba's" (diriliş) ise, sadece fizikî ölümden sonra dirilmeyi değil, aynı zamanda her an gerçekleşen manevî dirilişleri (tecdîd-i halk) de ifade eder.
Âyetteki "zan" (sandılar), olumsuz anlamdadır. Bu, "vehmin (hayal gücünün) ve nefsânî arzuların (hevâ) insana hakikatmiş gibi gösterdiği yanlış inançlar" dır. İnsanların ve cinlerin Allah'ın kimseyi diriltmeyeceğini "sanmaları", işte bu tür bir vehmî zanndır. Onlar, akıl ve nakil yoluyla âhiretin varlığına dair kesin deliller (yakîn) gelmesine rağmen, nefsânî arzuları ve gafletleri sebebiyle bu delilleri görmemiş, vehimlerine kapılmışlardır.
Ba's" (diriliş) kavramı, sadece fizikî ölümden sonraki büyük dirilişi (kıyamet) değil, aynı zamanda "her an gerçekleşen manevî dirilişleri" (tecdîd-i halk) de kapsar. Varlık anlayışında, âlem her an yeniden halk edilmektedir. Her nefeste, varlıklar batına alınıp yeniden var olurlar (halk-ı cedîd). Bu, ilâhî isimlerin sürekli tecellisinin bir sonucudur.
a) Büyük Diriliş (Kıyamet): Tüm insanların öldükten sonra yeniden diriltilip hesap vereceği gün. Bu dirilişi de "tecessüd-ü a'mâl" (amellerin somutlaşması) çerçevesinde yorumlar. İnsan, amellerinin hakikatini (güzel veya çirkin suretlerini) o gün görür.
b) Küçük Dirilişler (Tecdid-i Halk): Her an gerçekleşen manevî dirilişler. İnsan, gaflet uykusundan uyandığında, bir günahtan tevbe edip arındığında, bir ibadetle kalbi dirildiğinde, bir ilim öğrendiğinde, bir marifet elde ettiğinde aslında küçük bir diriliş yaşar. Bu, onun manevî hayatının tazelenmesidir.
"Kemâ Zanentum" (Sizin sandığınız gibi) "Sizin sandığınız gibi" (kemâ zanentum) ifadesi, cinlerin bu yanlış inancı insanlardan aldıklarını veya onlarla paylaştıklarını gösterir. "Yanlış inançların bulaşıcılığına" ve "taklidin (körü körüne uymanın) tehlikesine" işaret eder. Cinler, tıpkı insanlar gibi, âhiret konusunda yanlış bir zanna kapılmışlar ve bu zanlarını birbirlerinden etkilenerek pekiştirmişlerdir. Bu, onların da tıpkı insanlar gibi, hakikati araştırma (tahkik) sorumluluğu taşıdıklarını gösterir. Taklitle yetinip yanlış zanlara kapılanlar, âhirette pişman olacaklardır.[20]