İçeriğe atla
Cin 8Cüz 29 · Sayfa 572

Cin Sûresi 8. Âyet

الجن

Sohbete sor

Ve ennâ lemesnâ-ssemâe fevecednâhâ muli-et harasen şedîden ve şuhubâ(n)

"Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk."

Cin Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu âyet-i kerimede, gökyüzünde olan insan nesli-veya dabbe nesli, olan sülâlelerede, saldırıları olduğu ancak bunların da korunduğunun ifadesi, açık olarak görülmektedir. “İZ- -T.B-”[21]


Cinler

Bu tarikatler içerisinde yaradır. Cinni meselesi yani. Gerçekten çok yaradır. Çünkü Âdem babamızdan beri gelen bir çekişmedir bu, bugünlere kadar... Kıyamete kadar da sürecek. Çünkü Cenâb-ı Hakk ona izin verdi biliyorsunuz. “Bana yeniden doğuş gününe kadar izin ver, sana gelecek olanların yoluna oturacağım,” diyor. “Önlerinden geleceğim, arkalarından, sağlarından, sollarından gireceğim, senin yolundan alıkoyacağım onları,” diyor. Cenâb-ı Hakk da “sen benim hakiki kullarıma dokunamayacaksın, hadi yap bakalım.” Ama bak şart var. “Hakiki kullarıma dokunamayacaksın,” diyor.

Ve bu hakiki kullar da şöyle dua ediyor: İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen) (17/İsrâ-65). Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor, ona karşı şunu söylüyor: “İnne ibâdî”, muhakkak ki benim kullarım, “leyse” olmaz, “leke aleyhim sultân(sultânûn)” onların üzerinde senin bir tasavvurun olmaz, ama benim kullarım üstünde olmaz diyor. “Ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen)”, Rableri de onlara vekil olarak kâfidir, diyor.

Şu işte vatandaş kâfi, bu vatandaş o görünmez isim kâfidir demiyor bak: Rabları onlara kafi gelir. Güvenmek için, danışmak için, huzur bulmak için... Kendilerini tanımaları, bilmeleri için. Cenâb-ı Hakk da der ki bir yerde, “veb-tegû ileyhi'l-vesîlete” yani “vesileyi arayın,” diyor ama bunlardan değildir. İnsanlardan. Yani, “ehlinden vesileyi arayın,” diyor. Ehli olmayanı bulduğunuz zaman hani lâf geçer ya: “yarım hoca dinden, yarım doktor candan edermiş”. Onlar da yoldan da ederler insanı herşeyden de ederler.

Ve bakın bu yaşanan bir hadisedir. Pek söylemek istemiyorum ama rastlıyoruz bu tür şeylere. Ne zaman bir talep geliyor bizlere, “işte Efendim şurdan şurdan zorlanıyorum dua et bizim için,” dua ettiğim anda bize yükleniyorlar. Ne mücadeleler çıkıyor işin içerisinden. İyi niyetiyle gelmiş, yardım olsun diyoruz, ama kendilerine bizi perde gördüklerinden, hedeflerine ulaşmak için mâni gördüklerinden o hedefi kaldırmaya çalışıyorlar evvela, sonra boğuşup duruyorsun. Ama belirli ama belirsiz, neyse...

Şimdi onların taktikleri nerede var yarım akıllı insanlar, duygusal insanlar... Yarım akıllı derken, ölçü alamamış olan insanlar. Yani belirli bir yere ayaklarını basamamış insanlardır. Biraz muhabbetleri var. İşte biraz sağdan soldan bazı tarikat lâfları almışlar, bir-iki sohbete katılmışlar, bir-iki kitap okumuşlar, çevreden de mahallemizde bu biraz biliyor diye bir iki şak-şak... Hadi bir grup oluşmuş, onu başlarına koymuşlar şu veya bu şekildedir. Resmen olmasa da muhabbeten, O kişiler... Veya şeyh efendi rahmetlik olmuş, sahihmiş ama çevrede kalanlar ulaşamamışlar oraya, topluluk dağılmasın diye yine en önde olan bir kişiye yönelmişler. Bunlar av işte, tam av, Onların avlarıdır.

Neden? Hem çevreleri var, o kişiye musallat olduklarında, o kişiyi ellerine geçirdiklerinde çevreleri zaten onun eline düşmüş oluyor. Hiç uğraşmadan hazır oluyor. Ve o kişiye birkaç tane muvaffakiyet göstertiyorlar. “Ooo bizim şeyh efendi keramet gösterdi, ooo ne büyük insan!” Tamam. O ona söylüyor, o ona söylüyor. Halbuki şeyh efendinin elinde birşey yok. Oynatıyorlar onu, farkında değil. O da gururlanmaya, kibirlenmeye başlıyor. Yani kerameti kendinde bulmaya başlıyor, “ben neymişim,” diye. Ondan sonra i’va ediyorlar ona, evvela birkaç hadis âyet istikametinde. Ondan sonra onlarla öyle bir oynuyorlar âyeti kaydırarak, ama zekice. Ötekiler bunun farkında olmadan zokaları yutmaya başlıyorlar. Bu sefer ne yaptıkları zikirden hayır kalıyor, ne ibadetten hayır kalıyor. Ve Rab diye ona yönelmiş oluyorlar. Netice o oluyor... Allah selamet versin tabi bu kolay bir iş değil.

(Dinleyicilerden biri: Cinler mi insanlarla uğraşıyor, insanlar mı cinlerle uğraşıyor?)

İnsanların tabii yaşamda onlarla işi yoktur.

(Dinleyicilerden biri: Şu manada söyledim... Cin Âdem’le uğraşamaz, uğraşmaması gerekir. Ama Âdem olmayanla ancak uğraşır.)

O konu ayrı bir konu, tabi. Ama işte Âdem olması için büyük bir eğitim alması lazımdır. Durup dururken hemen Âdemlik vasfına erişmiyor. Ham madde o. İnsan dediğimiz varlık ham maddedir. Âdem de olabilir, melek de olabilir, hayvan da olabilir, cin de olabilir, nefs de olabilir. Ağırlıklı olarak... Çünkü hepsi mevcud onun içerisinde. Hangi tarafa ağırlık verir, yönelirse onun hükmü altına girmiş oluyor ve ifade ettiği mânâ o oluyor. “Fî sudûrin nâs(nâsi), Minel cinneti ven nâs(nâsi),” diyor bak.

Cinler sadece görünmeyen varlıklar değil. İnsanların hakim oldukları insanlar aynı o hükümdelerdir. Nasıl şeytanlaşıyor, o onun varlığına tesir ediyor artık, beyninden giriyor, onun bütün özelliklerini üzerinde taşıyor, faaliyet sahası aynen onun oluyor, bozgunculuk oluyor, vesvese oluyor. Gidiyor ötekine “fıs, fıs, fıs,” o da ötekine gidiyor “fıs, fıs, fıs.” Kime temas ettiyse hepsini şüpheye düşürüyor. Bak, “onlardan korunun,” diyor. Uzak durmakta yarar var.

Onlardan gelecek rahmet Allah’tan gelsin, diyorlar ya, hani bir laf vardır... İçerisine girer de onlara daha çok tanınırsa, yani onlar hakkında bir malzeme olursa hep kapısını aşındırırlar. Şöyle mesela diyelim: İnsanlar arasında bir fakir vardır, mahallede ona yardım eden birileri vardır, bilir o kim yardım edecek, gider devamlı o kapıyı çalar. Neden? Çünkü o artık mühürlenmiştir. “Budur,” diye tescil edilmiştir. İşte o kişi de onların ilgi duyup da tescil ettiği ve tescili de kesinleştiği bir halde çok sık gelirler, devamlı rahatsız ederler.

Onun yapacağı şu vardır: Evvela çok kuvvetli bir istiğfar çekmesi lazımdır. Yani yapılan ne kadar, ne derece ileri gidildiyse, ne kadar iştirak sağlandıysa, yani onların başlattıkları namazdan da hayır gelmez. Çünkü o zorlama bir başlatmadır. Hayali bir başlatmadır, kendi iradesi ile olan başlatma değildir. Nasıl başlattıysalar öyle de bitirtirler. Veya devam ediyor gibi olsa da Rabları kendilerinedir. Kıldıkları namaz Hakk’a değildir. Bak, düşün bak, burası çok hassas bir mesele. Dışarıdan kişi ibadet eder görürsün ama Rabbına mı öteki Rabbına mı? Kimin kulu oldu acaba? Başlattılar... Ya kendilerine kul ettilerse? Namaz kılmasın o! O kılmadığı namaz ondan daha hayırlı. Şirkin tam içerisine girmiş oluyor. Şirkin de kötüsü. Şirki bir defa lisanınla edersiniz, günde beş defa şirk yaparsa nasıl çözülür, ödenir bu iş? Allah selamet versin!

Yapacağı iş “Euzu billahi mineşşeytanirracim”. Bunu sık sık çekmek. Bakın insanların buna ne kadar ihtiyacı olduğu Kûr’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın eğitimi ile görülmekte. Kûr’ân okuyan kişiye bak Cenâb-ı Hakk, “bunu çek,” diyor: “Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).” (16/NAHL-98)

Herhangi bir zaman bir işe başlayacağın zaman işine besmele ile başla sadece, diyor. Ama Kûr’ân okuyacağın zaman, “Euzu billahi mineşşeytanirracim,” yani, “kovulmuş şeytandan sana sığınırım ya Rabbi!” diye başla diyor. Bu bize neyi ifade ediyor? Yani bunların bize yapacağı tehlikenin ne kadar büyük oranda olduğunu gösteriyor. Kûr’ân-ı Kerîm’i elimize aldığımız zaman hiç onu lisanen söylemesek dahi onların gitmesi, uzaklaşması lazımdır. Öyle olduğu halde ulaşıyorlar ki uyarıyor ve diyor, “okurken dikkat et, onlardan sana gelecek sinyalleri bu kitabın içerisine sokma, yani onlardan gelecek sinyallerle bu kitabı okuma,” çünkü onu da bozuyorlar. Haşa Kûr’ân-ı Kerîm’i bozmaları mümkün değil! Ama senin anlayışını bozuyorlar. Okuyanı bozuyorlar.

Bak ne acaip şeydir! Bunlar rastgele mi acaba? Hiçbirisi değil. Kûr’ân-ı Kerîm’e, “Euzu billahi mineşşeytanirracim,” besmele ile başlıyorsun. Kûr’ân-ı Kerîm’i “Kul eûzu bi rabbin nâs(nâsi). Melikin nâs(nâsi). İlâhin nâs(nâsi). Min şerril vesvâsil hannâs(hannâsi). Ellezî yuvesvisu fî sudûrin nâs(nâsi). Minel cinneti ven nâs(nâsi).” diye bitiriyorsun bak. Hiç dikkatimizi çekti mi bu?

Ve Kûr’ân-ı Kerîm’in en ortasındaki tek âyet, Hud (a.s.)’ın zannediyorum “hayalden, vesveseden, cinden koru bizi ya Rabbi!” diye orada duası vardır. Bunlarla ilgili, ortadaki âyet, en ortadaki âyet. Neye göre? Diyanet İşleri’nin verdiği sayılara göre. Bir bir bunları hesap ettik, çıkarttık. 6237 civarında âyet var. 6666 derler ama o yuvarlak bir sayı, nereden çıkmışsa, söylemesi de kolay, hatırlaması da kolay. Diyanet İşleri’nin tasdikli Kuranı Kerim’inde âyet sayısı 6237 zannediyorum, yanlış olmasın, bir tek sayı çıkıyor. İşte o tek sayı da Hud Suresi veyahut bir surenin tam ortadaki âyeti. Yani ikiye böldüğümüz zaman buçuklu çıkıyor. E! bir buçuk âyet burada, yarım buçuk âyet orada olmuyor. Orta âyeti ayrı sayman gerekiyor. Çiftli hane bir tarafta, çiftli hane bir tarafta, bak ne kadar berrak. O da cinle ilgili, ortadaki âyet, en ortadaki âyet. Bunlar tabi tesadüfi şeyler değildir. Onun için Allah korusun gerçekten o halde olanları. Onların musallat olduğu kişilerden, şerlerinden Hakk’a sığınırız.

(Dinleyicilerden biri: Uzaklaşması lâzım.)

En kısa zamanda ve bir daha yaklaşmamak, sûret olarak da yaklaşmamak üzeredir...

(Dinleyicilerden biri: Başlıyorlarmış mesela 7’de hocam, eğer toplantı dağılmasa, cemaat dağılmasa, sabah 5’e 6’ya kadar hiç bozulmadan, hiç yorulmadan, aynen başladığı gibi devam ediyormuş, böyle de bir dinamiklik var.)

E verdikleri enerji o... Ateş varlıklar enerji veriyorlar.

(Dinleyicilerden biri: Özellikle sor dedi de bana, benim dayımın oğlu. Sor abi dedi... Sizin cevabınızı vericem ben.)

Kısaca dikkatle onun göz altlarına, yüz hatlarına baksın. Yanıktır, siyahtır yani, esmerdir... Dikkatle baksın farkettirmeden. Neden? Yakarlar çünkü. Cindir, ateştir, yakar. Siyahtır onun için cinlerle uğraşanların morarmıştır, siyahtır göz çevreleri. Oradan fayda gelir mi insana? Kendi başlarına yapsınlar, iradelerini kullansınlar, hiçbir şey bulamazlarsa, bir yere gidemezlerse... Bu kadar da iradeleri yok mu canım bunların? İnsan bu, vurdu mu yumruğunu ortaya, “ben yapcam bu işi,” der. Allah selamet versin!

(Dinleyicilerden biri: Öyle de bir kendini sevdirmiş ki. Sizin söylediklerinizi onlara ileteceğim ama kopmaları biraz zor olacak.)

Kendileri bilir. Sen üstüne düşeni yaparsın. Hürriyet onların.

Halkımız çok zor durumda gerçekten. Bu neden kaynaklanıyor? Bunun bütün mesuliyeti devlettedir. Güzel bir din eğitimi vermedikleri için, dinden korktukları için yahut dini gericilik olarak kabul ettikleri için, bu milletin vicdanları bomboş kaldı. O boşluklara da her türlü yaramaz düşünce hemen giriveriyor.

Yapılacak iş şuydu. Dergâhlar kaldırıldı. Tamam vakti geldi-gelmedi-geçti o ayrı konu, görevlerini bitirdiler o ayrı konu, ama birşeyi kaldırdığın zaman yerine gerçeğini koyman lazım ki o saha boş kalmasın. Daha geliştirerek, güzelini koyman lazımdır.

Şimdi nasıl Osmanlı devrinde o bir asker sistemi vardı

hani, Yeniçeri sistemi vardı. N’aptılar? Yeniçeri sistemi özelliğini kaybetti, çapulçu oldular... Kaldırdılar, Nizam-ı Cedid’i kurdular yerine. Bak ne akıllı başlı yapılan iş. Hakkıyla yapılan bir iş. E! sen tarikatı kaldırdın, o saha boş kaldı. Ne koydun yerine? İmam Hatipleri koymaya çalıştın neticede siyaset onu da kapattın. İlahiyat Fakülteleri’ni koydun, e onlar da havalarda uçuyorlar, halkla hiç ilişkileri yok, ilgileri yok. E bu millet ne yapsın?

O zaman bir onbaşı çıkıyor bir yerde, bir çavuş çıkıyor bir yerde. O albay rütbesini milletimiz veriveriyor hemen ona, iyi niyetiyle. E! sarılacak birşey istiyor, tutunacak birşey istiyor. İşte bu saha o kadar boş bir saha ki. Kızıyolarlar şimdi işte şeyhler ürüyor, bunlar ürüyor, bunlar artıyor. E artacak tabi, saha boştur.

Ayrık otunu sen üstünden tırpanlarsan, o ayrık otu gidiyor 30 metre ileriden tekrar çıkıyor. Sonra o kadar derinde ki, bir müddet sonra, sen onu kopardım zannediyorsun, çekiyorsun çekiyorsun yarım metre geliyor, “kökünden koptu,” diyorsun. Yok canım o iki metre daha derinde var. Bitiremezsin. Ya açacan sonuna kadar onu indireceksin, yerden çıkarıcaksın. Çıkardıktan sonra yeşil çimen ekeceksin oraya, yani sağlamını ekeceksin, ayrık otunu değil ki o saha boş kalmasın. Çıkanları da yakacaksın. Onu bırak hemen tutunuveriyor toprağa, hop başka tarafa gidiyor. Allah’ımıza sığınırız! Bakın yapacakları iş şu. Çıkıp dışarıdan seyretmek onların halini. Bir müddet sonra nasıl kavga dövüş birbirlerine girecekler hepsi. Seyretsinler bakalım. Gayemiz siyaset değil derdimizi anlatmaya çalışmaktır. [22] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)