Ve żernî velmukeżżibîne ulî-nna'meti ve mehhilhum kalîlâ(n)
Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
O yalanlayıcı zevk ve refah sahiplerini bana bırak, onlara biraz mühlet ver.
Müzzemmil Suresi'nin 11. ayeti, Allah'ın Hz. Peygamber'e, kendisini yalanlayan ve nimet içinde yaşayan inkarcılarla ilgili tutumunu bildirmekte, onlara karşı sabırlı olmasını ve ilahi adaletin tecelli edeceğini ima etmektedir. Ayet, 'terk etme', 'yalanlama', 'nimet' ve 'mühlet verme' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi iradeyi ve inkarcıların akıbetini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ذَرْنِى' ifadesini 'beni onlarla baş başa bırak, ben onlara yeterim' şeklinde mecazi bir tehdit ve uyarı olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in inkarcılarla mücadelesini Allah'a havale etmesini, ilahi intikamın geleceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذَر' fiilinin 'terk etmek, bırakmak' anlamına geldiğini ve genellikle emr-i hazır formunda kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَذَرْنِى' ifadesi, Allah'ın Hz. Peygamber'den inkarcılarla ilgili meseleyi kendisine bırakmasını, yani onlarla hesaplaşmayı Allah'ın üstleneceğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tekzîb' kelimesinin 'yalanlama' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği hakikatleri reddetme bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-mükezzibîn', Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği vahyi ve risaleti inkâr eden Mekke müşriklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-z-b' kökünden türeyen 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece 'yalan söylemek' değil, aynı zamanda 'hakikati reddetmek, inkâr etmek' anlamında da kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'el-mükezzibîn', Allah'ın ayetlerini ve peygamberin doğruluğunu reddeden, böylece hakikati yalanlayan kişileri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نَعْمَة' kelimesinin 'iyilik, ihsan, refah ve bolluk' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ûli'n-na'meti' ifadesi, dünyevi nimetlere, zenginliğe ve güce sahip olan, ancak bu nimetlere şükretmek yerine inkâra sapan kişileri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نَعْمَة' kelimesinin 'Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü iyilik ve lütuf' olduğunu ifade eder. Bu ayette, inkarcıların sahip olduğu maddi zenginlik ve refahın, onların inkârlarına rağmen devam eden bir ilahi imtihan nimeti olduğuna işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'إمهال' kelimesinin 'mühlet vermek, ertelemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've mehhilhum', Allah'ın inkarcılara hemen azap etmeyip, tövbe etmeleri veya ilahi adaletin tecelli etmesi için belirli bir süre tanımasını emreder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'مهّل' fiilinin 'birine zaman tanımak, acele etmemek' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki emir, Hz. Peygamber'e inkarcıların cezalandırılması konusunda acele etmemesini, zira Allah'ın onlara belirli bir süre tanıdığını ve nihayetinde hak ettikleri cezayı vereceğini bildirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'قليل' kelimesinin 'az, cüzi' anlamına geldiğini ve genellikle bir şeyin miktarının veya süresinin sınırlılığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kalîlen' ifadesi, inkarcılara verilen mühletin dünya hayatıyla sınırlı, geçici ve kısa bir zaman dilimi olduğunu vurgular, ahiretteki cezanın ise kaçınılmaz olduğunu ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kalîl' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'azlık, yetersizlik' anlamında kullanıldığını ve bazen de 'kısa süreli' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki 'kalîlen', inkarcılara tanınan sürenin, Allah'ın katında çok kısa ve önemsiz olduğunu, dolayısıyla onların bu mühleti iyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.