Essemâu munfatirun bih(i)(c) kâne va'duhu mef'ûlâ(n)
O günle gök (bile) yarılır, Allah'ın va'di gerçekleşir.
O günün dehşetinden gök yarılır. Allah'ın sözü kesinlikle gerçekleşmiştir.
Müzzemmil Suresi'nin 18. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve Allah'ın vaadinin kesinliğini vurgulamaktadır. Ayet, göklerin parçalanması metaforuyla bu dehşeti somutlaştırırken, Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğini bildirerek ilahi kudreti ve adaleti ön plana çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin 'yükseklik' ve 'üstte olma' anlamlarından türediğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak, normalde sağlam ve sabit görünen göklerin bile kıyamet gününde bu sağlamlığını yitirip parçalanacağını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'semâ' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise kıyamet gününün dehşetini tasvir etmek için mecazi bir anlatım olduğunu ima eder. Göklerin parçalanması, o günün şiddetinin büyüklüğünü ve her şeyin altüst olacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'infetara' fiilinin 'şiddetli bir şekilde yarılmak, parçalanmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'munfatır' kelimesi, göklerin kıyamet gününde dayanılmaz bir güçle çatlayıp dağılacağını, bu durumun o günün dehşetini ve büyüklüğünü gösterdiğini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fatr' kökünün 'bir şeyi ilk defa yaratmak' ve 'yarmak, çatlatmak' anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'Munfatır' ise, göklerin yaratılışındaki sağlamlığın aksine, kıyamet gününde bu sağlamlığın bozulup yarılacağını, Allah'ın kudretinin her şeye galip geldiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fatr' kökünün Kur'an'da hem yaratılış hem de parçalanma bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'munfatır' kelimesi, kozmik düzenin kıyametle birlikte bozulacağını, evrenin temel yapısının dahi bu dehşete dayanamayacağını sembolize eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'va'd' kelimesinin 'söz vermek, taahhütte bulunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'va'duhû' ifadesi, Allah'ın kıyametin kopacağına, hesap gününün geleceğine dair verdiği sözün kesinliğini ve şaşmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak bu ayetteki bağlamda Allah'ın kıyametle ilgili vaadinin gerçekleşeceğini, bunun bir tehdit değil, kaçınılmaz bir gerçek olduğunu ifade ettiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mef'ûl' kelimesinin 'yapılmış, gerçekleştirilmiş' anlamına geldiğini ve bu ayette 'kâne va'duhû mef'ûlâ' ifadesinin, Allah'ın vaadinin geçmişte de, gelecekte de her zaman gerçekleşeceğini, yani kesinlik ifade ettiğini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fa'l' kökünün 'bir işi yapmak, icra etmek' anlamında olduğunu belirtir. 'Mef'ûl' ise, Allah'ın vaadinin sadece bir söz olarak kalmayıp, fiilen gerçekleşeceğini, kimsenin buna engel olamayacağını ve bu vaadin kesinlikle yerine getirileceğini vurgular.
Müzzemmil Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kıyamet yaklaştığında gökyüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesi. Gökte âyet olan, bazılarının bildirilmesi. Hani daha evvelce Tebareke-i Şerifte,
“bak bakalım gökyüzünde bir çatlak bir tefavut bir uygunsuzluk görebilecek misin?” (67/3)
Diye ikaz edildiği halde ve arkasından da “tekrar, tekrar bak,” burada kendini bilen insan için, bizim başımızda, bizi saran hayâli birşey bulamayacaksın denildiği halde, burada ise, “Gök de yarılmış ve artık o, o gün zayıf” düşmüştür deniyor.
Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.
İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. Ve sonunda hayal gücün yarılır ve zayıf kalır. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. Ve sonunda yokluk haline dönüşmüş olur.
İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Ve sonunda yarılır ve zayıf düşer. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlamasıdır ve sonunda yarılıp bizden bu hayalin ayrılmasıdır.
Nefsin hayâl dünyası çatlayıp, yarılmadıktan sonra gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe yarılmadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.[34] “ İz- -T-B- ”