İçeriğe atla
Müzzemmil 5Cüz 29 · Sayfa 574

Müzzemmil Sûresi 5. Âyet

المزمل

Sohbete sor

İnnâ senulkî ‘aleyke kavlen śekîlâ(n)

Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.

Müzzemmil Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hakk kendi zâtı ile Hz. Rasûlullah’a aracısız olarak ne kadar açık hitap ettiği görül-mektedir.

Ey beşeriyet örtüsüne bürünen Muhammed! Gecede yani “fena fillâh”dan kalk ve Kûr’ân oku, yani “baka billâh”ı yaşa ve anla, “derk et” hazırlan, biz sana taşıması ağır bir “söz” vâhyedeceğiz.

Bilindiği gibi bâtındaki mânâlar lâfz (söz) olarak beşerin lisanından zuhura çıkıp idraklere yansırlar, böylece kişiler her birlerine içlerindeki mânâları ifade etme imkânına sahip olmuş olurlar.

Yine bilindiği gibi beşer lisanına en ağır gelen Allah (c.c.) lâfzı (sözü) dır. Söylenmesi kolay olmakla beraber, içindeki mânâyı, ağırlık olarak “bütün âlemler” ve mânâ olarak da ancak “İnsân-ı Kâmil” çekebilir.

Her insân “Allah” (c.c.) sözünü söyler fakat hayâlin-de onu ne derece tanıyabiliyorsa ancak o kadarını çeker.

Taşınması ağır söz “Allah” (c.c.), lâfzı taşıyan da, onun zuhur mahalli olan “İnsân-ı Kâmil”dir.

İlk İnsân-ı Kâmil ise, onu bütün mertebeleri itibariyle yaşayan, taşiyan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimiz-dir.

Ağır söz “Allah” (c.c.) lâfzıdır. Âyet-i Kerime bu ha-kikati açık olarak ifade etmektedir. Bu özellik daha sonraları onun manevi varislerine geçmiştir.

Füsus’ül Hikem’de; “İnsân-ı Kâmil sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve sûret-i rûhiyye ve cismaniyyesinin cümlesi “Allah” ismi cami’inin gölgesidir,” yani “zuhur mahallidir,” denmektedir.

Yunus Emre de bu hakikati, “ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm,” şekliyle ifade etmeğe çalışmıştır.

Gerçekten bu lâfz çok ağır bir sözdür, ancak onu taşıyan yine kendisidir, başkası yoktur ki taşısın.[15] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi Şerifte “Müzzemmil” açıklaması ile devam edelim.

“Yâ eyyühe’l-müzemmil!” âyet-i kerimesinin tefsîri

Bu sûre-i şerîfenin sebeb-i nüzûlünde ulemânın ihtilâfı vardır. Cenâb-ı Pîr efendimizin zehâb-ı âlilerine muvâfık olan sebebi İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i şerifinde hülâsâ edip, şöyle buyururlar:

Peygamber Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri ibtidâsında Kureyş kabilesinin büyükleri kibir ve enâniyetleri sebebiyle Resûl-i Ekrem’in da’vetinden istinkâf ettiler ve bir yere toplanıp müzâkerâta başladılar; içlerinden birisi dedi: “Siz bunu zemmederken mütenâkız sözler söylüyorsunuz. Kiminiz kâhin, kiminiz şâir, kiminiz deli, kiminiz yalancı diyorsunuz. Halbuki şimdiye kadar hiçbir kimse onun kehânet ve falcılık ettiğini ve şiir söylediğini görmemiştir; ve ondaki aklın kemâline ve bilcümle umûrundaki doğruluğuna herkes şehâdet eder. Binâenaleyh sizin bu sözlerinizi işitenler sâika-i garaz ve nefsâniyet ile iftirâ ettiğinize hükm edip, aslâ ehemmiyet vermez; bâri işiten kimselerin kabûl edebileceği bir söz söyleyiniz!” Velîd b. Mugîre dedi ki: “Ben ona pek ziyâde münâsebeti olan sihirbâzlık vasfını düşündüm, ona sihirbaz diyelim, zîrâ sihirbâzın şânı, dostu dostan ayırmak ve birtakım hârikulâde ahvâl izhâr etmektir; bunda ise bu haller tamâmiyle mevcûddur.” Hâzır olanlann hepsi bu vasfı muvâfık bulup dağıldılar. Bu haber Sultân-ı kevneyn (s.a.v.) Efendimiz’e vâsıl olunca, kalb-i şerifleri mahzûn olup, hâne-i saâdetlerine gittiler ve bir kilim örtünüp yattılar. Hz. Cibril o anda bu âyet-i kerîmemi getirdi. “Müzzemmil", “kilim örtünen ve esvâbına bürünen” demektir. (Müzzemmil, 73/1) ya’ni “Ey kilime veyâ esvâbına bürünen!" demek olur.

Nebiye: "Ey Ebu’l-Hereb kilimden dışarıya çık." diye bu sebebden müzzemmil okudu.

“Bü’l-hereb", “hereb” kaçmak ve “bü’l-hereb”, çok kaçıcı demektir ve “ihtifâ sâhibi” demekten kinâye olur. Ya’ni, Hak “Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, ahmakların reîs ve hüküm sâhibi olup âkillerin, onlann uğursuzluklanndan kilim içine örtünmeleri sebebinden dolayı, kilim içine örtünen Peygamber-i zîşânına: “Ey benim kilime bürünen Resûl’üm! O kilimden dışanya çık!" diye hitâb buyurdu.

"Başını kilime çekme ve yüzünü örtme; cihân

hayrân bir cisimdir ve sen akılsın!

“Cihân halkı bir cism-i câmid gibi akılsız ve anlayışsızdır, aslâ hakâyıkı müdrik değildirler; sen ise akl-ı tâmsın ve akl-ı külsün, halk-ı âleme senden anlayışlar ve idrâkler hâsıl olacaktır. Binâenaleyh dışarıya çık, yüzünü örtme!”

"Sakın müddeînin ârından gizli olma; zîrâ sen şa'şaaya mensûb olan vahyin şemini tutarsın!"

“Şa’şa”’, parlamak ve yaldıramak; sonundaki “yâ” nisbet içindir. Vahy-i ilâhî şem’e teşbih buyurulmuştur. “Şa’şaî,” bu şem’-i vahyin sıfatıdır. “Neng-i müddeî’’den murâd, münkirlerin Resûl-i Ekrem’e tâbi’ olmaktan arlanmaları ve tekebbür etmeleridir. Ya’ni, “Ey Resûl-i Ekrem’im, sen münkirlerin ve câhillerin kendilerini büyük görüp sana tâbi’ olmaktan utandıklarından dolayı mahzûn olarak saklanma, dışanya çık! Zîrâ sende parlamaklığa mensûb olan benim vahyim projektörü vardır ki, onunla zulümât-ı tabuyye âlemini aydınlatacaksın!”

Âgâh ol, gece kalk ki, ey hümâm şemsin, şem' gecede kıyamda olur.

“Hümâm”, büyük ve pâdişâh ve âlî-himmet kimse. “Şem”’, her asra göre değişen âlet-i tenvirdir. Eski zamanlarda bal mumundan yapılırdı ve şem’ denilirdi; sonra petrol lambaları çıktı. Hâl-i hâzırda elektrik isti’mâl olunmağa başladı. Binâenaleyh “şem”’ kelimesine âlet-i tenvîr ma’nâsı verilmek münâsib olur. Bu beyt-i şerifte (Müzzemmil, 73/1) âyet-i kerîmesinin mâba’di olan (Müzzemmil, 73/2-4) ya’ni “Gecenin bir sülüsünde veyâ iki sülüsünde kâim ol ve kelimât-ı kur’âniyyeyi vâzıh bir sûrette oku!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni: “Ey âlî-himmet Resûl’üm, geceleri kalk, zîrâ sen âlet-i tenvîrimsin, seninle zulümât-ı tabuyyeyi izâle edeceğim; zîrâ âlet-i tenvîr karanlıklarda kâim olmak îcâb eder.”

"Senin ziyan olmaksızın, aydınlık olan gündüz dahi gecedir; senin penâhın olmaksızın, arslan tavşanın esîridir."

“Erneb”, tavşan demektir. “Senin nûr-ı ma’nevîn

olmaksızın, sûrî güneşin vücûda getirdiği aydınlık gündüz dahi, gece hükmündedir; zîrâ o aydınlık beşerin tab’-ı hayvânîsini izâle etmez, bilakis cismâniyetin zulmetini takviye eder. Senin penâhın ve himâyen olmaksızın, ma’nâ arslanları olduklarını iddiâ eden feylesoflar ve hakimler, tavşan gibi hüekâr olan nefsin mağlûbudur.”

Menkabe: Hükemâ-yı yunâniyye zamânında gâyet güzel ve meşhûr bir fahişe varmış; bundan feylesoflann hallerini sormuşlar cevâben demiş ki: “Ben onların ne düşündüklerini ve ne yaptıklarını bilmem, yalnız şunu bilirim ki, akşam olunca onlar da şâir insanlar gibi, bizim kapıyı çalıyorlar.”

Bu safâ denizinde gemici ol, zîrâ sen ey Mustafâ, ikinci Nûh'sun!"

Ya’ni, “Peygamberim olan Nûh, tûfân-ı sûrîde kesîf olan sularda gemicilik yaptığı gibi, ey mahbûbiyetle muhtâr kıldığım Resûl-i Ekrem’im, sen dahi bu safâ denizinde ve ilm-i ledün deryâsında ikinci Nûh mesâbesinde bir gemici ol ve kullanmı zulümât-ı tabîiyye tûfâmna karşı helâkten kurtar!”

Bu ma’nâ bu cildin 540 numarasına müsâdif olan [“Bunun için Peygamber buyurdu ki: “Ben zamânın tûfânında gemi gibiyim.”] beyt-i şerifinde de münderic olup ya’ni “Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir; ona temessük[16] eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu” hadîs-i şerifini îzâh buyurur.

Ukalâya her yol için, husûsiyle su yolunda hir yol tanıyıcı lâzımdır.

“Lübâb”, her şeyin iyisi ve güzîdesi ve hâlisi demektir ve “akıllılar” ma’nâsına da gelir. Burada ikinci ma’nâ münâsibdir. Ya’ni, “Zâhirde ve bâtında yol bilmeyen akıllılara rehberlik etmek üzere bir yol tanıyan kimse lâzımdır. Hele o yol zâhirde cisimler için tehlikesi çok olan deniz yolu olursa, mâhir bir kaptan ve bâtında rûhlar için tehlikesi ve geçitleri pek çok hak yolu olursa, muhakkak bir insân-ı kâmil lâzımdır.”

"Kalk, yolu vurulmuş kervana bak! Her tarafta gemici olmuş bir gul-yabânî vardır!"

“Kalk, İblîs-i şakî tarafından yollan vurulmuş beşer kervânına bak! Her tarafta doğru yolu gösteriyorum diye beşerin idrâk-i hakîkat yollannı şaşırtan görünen ve görünmeyen bir gulyabânî vardır.”

"Vaktin Hızırısın her geminin mededi sensin, Rûhullâh gibi ienhâ gidicilik etme!"

Birinci mısrâ’ hakkında şârihlerden Bahru’l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: “Hızır” ta’bîri, “ulûm-i ledünniyye ifâza edici” ma’nâsından istiâre olunmuştur; binâenaleyh ma’nâ, “Bu vakitte ilim ifâza edici ancak sensin, başkası değildir!” demek olur. Yoksa maksad Server-i âlem (s.a.v.) hazretlerinin Hızır (a.s.)a teşbîhi değildir. Zîrâ a’lânın ednâya teşbihi câiz olmaz.” Fakîr derim ki: Kamûs'un beyânına göre Hızır kelimesi “ketf ’ vezninde “hazr” yeşil fidana ve tâze ekine ve tâze sebzeye ve çayıra ve çimene ıtlâk olunur. Bu sûrette “Hazr-ı vaktî”, “Sen nübüvvetin tâze fidanısın!" ma’nâsına alınırsa tekellüfe ve a’lânın ednâya teşbihine de mahal kalmaz. İkinci mısrâ’da “Rûhul-lâh”dan murâd Îsâ (a.s.)dır. Bu mısrâ’ın ma’nâsı cenâb-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fihlerinin 21. faslında şöyle tavzih buyururlar: “Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi’l-İslâm” ya’ni “İslâm’da ruhbâniyyet yoktur” buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyâyı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber’e gizlice gösterdi; o da nedir? Cevirlerini çekmek ve onlann muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa’y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır.” Ve yine o faslın bir fıkrasında da şöyle buyururlar: “îsâ (a.s.)ın tarîki, mücâhede ve halvet ve şehvetten ictinâbdır; ve tarîk-ı Muhammedî ise kadının ve erkeğin cevirlerini çekmektir."

Beytin hülâsaten ma’nâsi: “Sen bu vakitte nübüvvetin tâze fidanısın ve bu vücûd-ı izâfî deryâsında tabîat ve nefsâniyet firtınaları arasında yüzen, her bir cism-i beşer gemisinin yardımcısı sensin; zîrâ biz seni bilumûm beşerin selâmeti için gönderdik. Nitekim (Sebe’ 34/28) “Biz seni ancak nâsın kâffesine gönderdik” buyurulur. Binâenaleyh sen Îsâ (a.s.) gibi halveti ve nâsdan uzleti ihtiyâr etme!”

Çünki sen bu cemiyetten evvel göğün şem'i idin; inkıta' ve halvet getiriciliği bırak!

“Göğün şemi’nden murâd, ya’ni “Ben nebî idim, halbuki Âdem su ile toprak arasında idi” hadîs-i şerifinde işâret buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem’in âlem-i ervâhdaki nübüvvetleridir. Ya’ni “Sen bu âlem-i cismâniyyette efrâd-ı beşer cem’iyetine gelmezden evvel, âlem-i ervâhda cem’iyyet-i ervâhın şem’i ve nebîsi [idin]. Bu âleme geldikten sonra sana halktan inkıtâ’ ve kesilmek ve halvete çekilmek câiz değildir; bu hâli terk et!”

Halvet vakti değildir, ceme gel! Ey Resûl'üm hüdâ Kâf gibi ve sen hümâ gibisin!"

“Ey Resûl-i Ekrem’im, tenhâ yaşamak vakti değildir; cem’iyyet-i beşeriyyeye karşı! Zîrâ benim ism-i Hâdî’min mazhar-ı etemmisin. Hidâyet Kâf dağı gibi ve sen Kâf dağının sâkini olan ankâ kuşu gibisin!” “Kâf dağı” eslâf tarafından, dünyânın etrafını kaplayan bir dağ olarak tahayyül ve ismi mevcûd, cismi ma’dûm olan ankâ kuşunun o dağda sâkin olduğu tevehhüm olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu tahayyül ve tevehhüm üzerine, lisân-ı Hak’dan bir teşbih yapmışlardır. Bu teşbîhdeki nükte budur ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zuhûruyla âfâk-ı âlemi hidâyet istilâ etmiş ve rahmet-i ilâhiyye kaplamıştır. Ve hakikatı muhammediyyeleri anka kuşu gibi, ehl-i cihân tarafından lâyıkıyla idrâk olunamamıştır.

“Bedir, feleğin sadrı üzerine gece gidici oldu; köpeklerin bağırmasından seyri terk etmez"

Meselâ “Ayın on dördü, arza nazaran evvelki felek üzerinde gece devr edici oldu; fakat onun devri esnâsında arz üzerindeki köpeklerin bağırmalarından dolayı ay devrinden vazgeçmez.” “Sadr” her şeyin evveline denir. “Sadr-ı felek”, feleğin evveli demek olur ki, arzın peyki olduğuna işâret

buyurulur.

"Senin bedr-i münîrine tan ediciler köpekler gibidir, senin sadrın tarafına bağırma tutarlar."

“Sadr” burada, yüksek mertebe ma’nâsınadır. “Senin bedr-i münîr mesabesinde olan nübüvvetine ta’n edenler, aya karşı havlayan köpekler gibidir, senin o yüksek merteben tarafına ta’n ederler ve onların bu ta'nları köpeklerin

av’avasıdır.”[17]

“Bu köpekler "Ensıtû!" emrinden sağırdırlar. Senin bedrine sadrın cihetinden huv hav edicilerdir ”

Bu beyt-i şerîfde (A’râf, 7/204) ya’ni “Kur’ân okunduğu vakit, onu dinleyin ve susun, merhamet olunmanız me’mûldür” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Köpek mesâbesinde olan bu ta’n ediciler, Hak Teâlâ’nın “Susun!” emrinden sağırdırlar. Onların bu gibi emirler kulaklanna girmez, sefâhetleri ve akılsızlıktan cihetinden senin bedr-i nübüvvetine karşı hav hav diye bağırırlar.”

Ey şifâ, sen sakın hastayı, sağırın öfkesinden dolayı, körün asasını terk etme!"

“Ey vücûdu, emrâz-ı ma'neviyye ile hasta olan beşere ayn-ı şifâ olan Resûl-i Ekrem’im, sen sakın hasta olan beşeriyetin tedâvîsinden vazgeçme ve sağır olan münkirlere karşı öfkenden dolayı Hak yolunda kör olan bîçârelerin asâsı olan evâmir-i ilâhiyyemi teblîğden çekinme!”

"Sen demedin mi ki, a'mâyı yola kâid olan, ilâhdan yüz sevâb ve ecr bulur!"

Bu beyt-i şerîfde “Kim ki, bir gözü görmeyeni kırk adım yeder ve çekerse, onun geçmiş günâhlan mağfiret olunur’’ hadîs-i şerifine işâret buyurulur.

"Her kim bir körü kırk adım çekerse mağfur olur ve reşed bulur."

“Reşed”, hayır ve rahmet ve hidâyet demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifin nazmen tercümesidir.

"Binâenaleyh sen bu karârsız cihandan, körlerin bölüğünü katar katar çek!”

“Cevk”, bölük ve fevc ma’nâsmadır. “İmdi mâdemki sen âlem-i hakikatin yolunu görür ve bilirsin, binâenaleyh her biri bu yolda birer kör olan efrâd-ı beşeri fevc fevc ve katar katar bu fânî olan cihândan, âlem-i hakîkat tarafına çek!”

"Hâdînin işi bu olur; sen hadîsin, âhir zamanın matemine şâdîsin!"

“Ey habibim, sen benim ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmisin, böyle bir mazharının işi, ancak halka hidâyet-bahş olmak olur. Ve sen dünyânın âhir ömründe meb’ûs oldun ve âhir zaman peygamberi olduğun için, hayât-ı maddiyye-i beşerin son günlerinin mâtemine sürûr-ı rûhânîsin!”

Ma’lûm olsun ki, Peygamber’imiz (s.a.v.) Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri, alâmât-ı kıyamettendir; ve zât-ı şerifleri “Hâtem-i enbiyâ”dır. Şimdiye kadar hiçbir peygamber zuhûr etmedi ve bundan sonra da zuhûr edecek değildir. Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulmuştur. Resûl-i zîşân Efendimiz şehâdet parmaklarıyla orta parmaklannı açıp: “Benim ile kıyâmet arası böyledir” buyurmuşlardır. Ve kıyâmetin ta’dâd buyurdukları küçük alâmetlerinden ba’zılarını zikr edeyim: “Çocuklar analarına ve babalarına âsî olur, me’mûrlar arasında irtişa çoğalır, içkiler mübâh sûrette kullanılır, rakslar çoğalır, halk arasında emniyet kalmaz, câmi’lerde Kur’ân-ı Kerîm kasîde okunur gibi cehren kırâat olunur. İlm-i dîne rağbet kalmaz; halk namaz kılmaz olur; faizler mübâh hâline gelir, zulüm çoğalır ve zinâ ve fuhuş intişâr eder ve tüccar hilekâr olur, erkekler kadın ve kadınlar erkek elbisesi giyerler. Kâfirlere ve zâlimlere hürmet ve riâyet olunur. Çok yüksek binâlar yapılır ilh.”

“Ey müttakilerin imâmı, bu hayâl düşünücüleri yakîne kadar gidici et!"

“Takvâ”, şeriata nazaran “âdâb-ı şeriatın muhafazasıdır;

ve tarîkate nazaran “nefsin hazlarını terk"tir; ve hakikate nazaran “Hak’dan uzaklaştıran her şeyden mücânebet”tir. Binâenaleyh takvânın en yüksek mertebesi, kalbi Allâh’ın gayrinden külliyyen kat’ edip, gayr ile meşguliyeti harâm-ı mahz bilmektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç nevi’ takvânın imâmıdır. “Hayâl düşünücüler”den murâd, suver-i âleme gönül bağlayanlar ve Hakk’ın gayriyle meşgul olanlardır, zîrâ suver-i âlem baştan başa hayâlden ibârettir. “Yakîn”den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak’dır. Ya’ni, “Ey muttakîlerin imâmı olan Resûl-i zîşânım, gönüllerini Hakk’ın gayrine rabt edenleri, Hakk’a gidinceye kadar teslîk et!”

"Her kim senin mekrinde gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr olarak git!"

“Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hile husûlüne gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs tutarsa, kahnm ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak devâm et!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri (Hicr, 15/95) ya’ni “Muhakkak biz, seninle istihzâ edenlere kifayet ederiz” ve (Zümer, 39/36) ya’ni “Allâh kuluna kâfi değil midir?” buyurur.

"Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm."

“O münkirlerin ta’nları üzerine körlüklerini iki kat yapanım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede (A’râf, 7/198) ya’ni “Yâ Habîbim, sen onların sana baktıklanm görürsün, halbuki onlar görmezler" buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahnmla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler.”

Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin mürîdlerinden birisi o hazretin kabrini ziyârete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: “Bu sizin şeyhiniz ne der idi?" diye sormuş. Dervîş cevâben demiş ki: “Bizim şeyhimiz, “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!” buyururdu.” Sultân Mahmûd: “Acîb şey! Senin şeyhin Peygamber’den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber’i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır,” dedi. Dervîş cevâben dedi ki: “Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’i görmedi, o ancak Abdülmuttalib’in yetîmini gördü, eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.” Sultân Mahmûd dervîşin bu cevâbım tahsîn etmiştir. Münkirler Resûl-i Ekrem’in ancak sûretini görürler, ma’nâsını görmekten kat kat kördürler.

"Akıllarını henim nurumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!"

Ya’ni, “Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye “ulûhiyyet” ve “hakîkat-i muhammediyye” ve “akl-ı kül” mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler.” Nitekim âyet-i kerîmede (Âl-i îmrân, 3/54) ya’ni “Ve onlar mekr ettiler, Âllâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Ve Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı hakkında âyât-ı kur’âniyye çoktur, ba’zıları şunlardır: (Bakara, 2/15) ya’ni “Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder.” Ve (Ahzâb, 33/57) ya’ni “Allah ve Resûl’üne ezâ eden kimseler.” Ve (Enfal, 8/13) ya’ni “Allâh ve Resûl’üne meşakkat veren kimseler.”

"Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen'in ullâçuku nedir!"

“Cihânın erkek filleri”nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. "Ullâçuk” sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler’i kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma’nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruftandır. Ya'ni, “Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı ma’nevilerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!” demektir.

"Ey büyük Peygamber'im, onun o çerâğı, benim sarsarımın önünde ne olur!"

“Ey benim ulü’l-azm ve büyük Peygamber’im! O münkirlerin kendi çürük akıllannca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir, o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?”

"Halk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü

topraktan bilsinler!"

"Çünki sen muhakkak vaktin İsrâfil'isin, kalk, kıyametten evvel kıyamet düz!"

“Sûr”, kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât için Hz. İsrafil'in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimizin halkı da’vet ve irşâdı sûr-ı İsrafil'e teşbih buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıktan huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden aynlmaları kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. “Ölülerin topraktan bitmesi” budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhlan dirilip kalktılar. “Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek” budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimizin bi’set-i seniyyeleri envâ’-ı kıyâmetten bir nevi’dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem’ini müstelzimdir; halkın ictimâiyâtında bir inkılâb-ı azîm vâki’ olduğu gibi, kıyâmetin dîğer nevileri de vâki’ olmuştur. Şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimizin irşâd ve da’veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî vâki’ olmuştur ki bu mevt onların kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş’e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna “kıyâmet-i suğrâ” derler. Ve dîğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârif-i billâh hazerâtına “fenâ-fillâh” ve “bekâ-billâh"dan sonra “vahdet-i tâmme” ve “inkıhâr-ı keserât” hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ” derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleriyle vâki’ olmuştur.

"Her kim, hani kıyâmet? derse: Ey sanem işte kıyamet benim, diye kendini göster!"

“Sanem”, burada mahbûb ve ma’şûk ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber’im! Sana, “Kıyâmet hani?” diye soranlara: “İşte kıyâmet benim vücûdumdur!” diyerek kendini göster!" Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ’ım câmi’dir.

"Ey mihnet-zede sâil, bak bu kıyametten yüz cihân kâim olmuştur!"

“Ey Habıbim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: “Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetimin bir nev’i olan bi’set-i seniyyemden birçok cihânlar kâim olmuştur. Onlardan ba’zılan budur ki, mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya’ni meselâ “nefs-i emmâre”nin kıyâmeti kopar, “nefs-i levvâme” dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyameti kopar, “nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, “nefs-i mutmainne” dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bî-nihâye sıfatlarından her birinin ayn ayn kıyâmetleri kopar ve mukabilinde birer cihân peydâ olur.

" Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultân, ahmağın cevâbı sükuttur."

“Kunût”, itâat etmek ve sâkit olmak ve duâ etmek ma’nâsınadır. Burada “itâat" ma’nâsı münâsibdir. “Zikr”, “zâl”in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve “zâl”in zammı ile [“zükr”], tefekkür ve tedebbür ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma’nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevâbı senin sükûtundur; zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevâbın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!”

"Ey cân, duâ nâ-müstecab olursa, Hakk'ın âsumânından cevâb olarak sükût gelir."

“Âsumân”dan murâd, levh-i kazâ ve kaderdir ki, bu levhin ahkâmı, vücûd-ı izâfî arzına ânen-fe-ânen nâzil olur. Ma’lûm olsun ki, duânın müstecâb olmaması, abdin isti'dâdına muhâlif olan talebinden nâşîdir. Eğer duâsı ve talebi isti’dâdına muvafık olursa, fiilen icâbet vâki’ olur, eğer muvâfik olmazsa, Hak tarafından kavlen “lebbeyk" ile icâbet olunup, ya isti’dâdına muvâfik bir şey verilir veyâhud isti’dâdın husûlüne te’hîr olunur. Bu suâl ve icâbet bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Şîsî’de tafsil olunmuştur. Binâenaleyh Hak, cemî’-i mahlûkatına isti’dâdlarına göre tecellî eder. Âkil ve zekî olan kul kendi isti’dâdını müdrik olup, duâlanm bu isti’dâdına göre yapar. Meselâ abd, san’ata veyâ ilme olan isti’dâdını görüp, Hak’dan onlan taleb eder ve levh-i kazâ ve kader âsumânından cevâb-ı fiilî alır; ve san’atta mâhir ve ilimde mümtâz olur. Bunlara isti’dâdı olmayan bir kul, eğer bunlan taleb ederse, levh-i kazâ âsumânından cevâb olarak sükût-i fiilî görür, ya’ni talebinin eseri sâha-i fiile gelmez.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fftıi Mâ Fihlerinin 39. faslında terk-i cevâbın cevâb olduğunu beyânen buyururlar ki: “Âdemin her icrâ eylediği bir hareket suâldir ve onun karşısına ne çıkarsa, cevâbdır. Meselâ açlık, “Hâne-i tende bir halel vardır; bir kerpiç ve biraz çamur ver!” diye tabîatın suâlidir. Yemek, “Al!” diye cevâbdır. Ve yememek: “Henüz hâcet yoktur ve o sıva henüz kurumamıştır, onun üstüne bir başka sıva yakışmaz!” diye cevâbdır. Tabîbin nabzı tutması, suâldir ve damann hareketi, cevâbdır. Karûreye nazar, suâldir ve cevâbı kelâmsızdır. Çekirdeği yere dikmek, “Bana falan meyve lâzımdır!" diye suâldir; ve ağacın neşv ü nemâsı, kelâmsız cevâbdır. Ve eğer çekirdek çürüyüp çıkmazsa, hem suâl ve hem de “Benim mâyem yoktur. Ben ne vereyim?” cevâbdır. Onun terk-i cevâbı cevâbdır.”

Beytin hulâsa-i ma’nâsı: “Ey Habîbim! hani kıyâmet? Diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan neticeyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti’dâdının hilâfında olduğu için, cevâbı sükûttur.

Nitekim isti'dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk’ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevâb olarak sükût vâki’ olur.”

Eyvâh vakit harman vakti oldu, fakat bizim günümüz bahtımızdan vakitsiz oldu.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfe Hak tarafından Nebbiyy-i zîşânına hitaben vâki’ olmuştur. Bu beyitten i’tibâren cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdât-ı aliyyeleridir. “Vakt hirmen-gâh” terkîb-i izâfî değildir, bir cümle-i haberiyyedir, ona göre tercüme olunmuştur. Ya’ni, “Eyvâh vakit harman vakti oldu; Resûl-i zîşâna mütâbaat ve sünnet-i seniyyesiyle amel tohumunu ekenler biçtiler ve harmanlarıyla meşguldürler. Bizlere gelince, biz sû’-i isti’dâdımızın netîcesi olarak mütâbaat ve amel tohumunu ekmedik, vaktimizi boş geçirdik. Harman vakti iki ellerimiz böğrümüzde kaldı." Cenâb-ı Pîr efendimiz başkalarını irşâden üslûb-ı hakîmâne üzere bu teessüfe zât-ı şeriflerini de ilhâk buyururlar.

Vakit dardır ve bu kelâm geniştir, ömr-i devâm onun üzerine dar gelir.

Bu beyt-i şerîfde (Kehf, 18/109) ya’ni “Ey habîbim, Rabb’inin kelimelerini yazmak için denizler mürekkeb olsa, Rabb’inin kelimeleri bitmezden mukaddem, deniz biterdi; eğer onun mislini meded olarak getirsen” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Zîrâ ârifin kelâmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiridir ve bu tefsîr, ilhâm-ı İlâhîdir. “Binâenaleyh dar olan vakitlere bu geniş kelâm sığmaz ve pek mahdûd olan ömr-i beşerin devâmı kifâyet etmez!”

Mızrak oyunculuğu bu dar çukurlarda, mızrak oyuncularını âra getirir.

Bu beyit, yukanki beyt-i şerîfı îzâhen vâki’ olan bir temsildir. Ya’ni, “Vaktin dar ve kelâmın geniş ve uzun olması, mızrak oyunculannın dar çukurlar içinde karşı karşıya geçip, mızrak oynamalanna benzer. Ellerindeki mızraklar uzun ve çukur dar olduğu için, orada oyunlarını iyi oynayamazlar ve sıkılırlar ve vakitlerini boş yere zâyi’ ettiklerinden dolayı, kendilerine âr gelir.” Ârif-i billâh olanların maârif ve esrâr-ı ilâhiyye mızraklarını dar vakitlere sığdırmağa çalışmaları da onların kendilerine mahsûs olan evrâdlarından alıkoyduğundan sıkılırlar. Nitekim ahvâl-i nâzikî-i evliyâ hakkında cenâb-ı Pır efendimiz Fihi Mâ Fihlerinin 29. faslında şöyle buyururlar: “Evrâd-ı vâsılârına gelince, anlayacak kadar söyleyeyim, şöyle ki, sabahleyin ervâh-ı mukaddese ve melâike-i mutahhara ve (İbrâhîm, 14/9) [“Onları Allâh’dan başkası bilmez”] mûcibince, Hak Teâlâ’nın isimlerini mahfî tuttuğu halk, İslâm gayretinin şiddeti sebebiyle o vâsıllarına ziyâret ve selâmetine gelirler. Nitekim işâret buyurulur: (Nasr, 110/2) [“İnsanların Allâh'ın dînine girdiklerini görürsün”] ve (Ra’d, 13/23) [‘‘Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır”]. Sen onların yanında oturmuş olduğun halde görmüyorsun ve onlann kelâmlannı ve se-lâmlannı ve handelerini işitmiyorsun ve buna neden taaccüb ediyorsun? Hasta ölüm hâline karîb olunca birtakım hayâlât görür ki, yanında bulunan kimsenin haberi olmaz ve ne dediklerini işitmez; o hakâyık, bu hayâlâttan bin defa latîftir ve hasta olmadıkça böyle hayâlâtı görmez ve bu hakâyıkı işitmez ve ölmeden evvel ölmedikçe o hakikatleri görmez; ahvâl-i nâzikî-i evliyâyı ve onlann azametini ve seher vakti onlann huzûruna bu kadar sayısız melâike ve ervâh-ı mutahhara geldiğini bilen ziyâretçiler, böyle bir evrâd arasında dâhil olup, şeyhe zahmet vermemek için tevakkuf ve intizâr ederler.”

Ey oğul, vakit dardır ve avamın hâtırı ve fehmi ise, vakitten yüz mertebe daha dardır.

Mademki ahmağın cevâbı hâmuşluk geldi, binâenaleyh niçin sözde uzunluk çekersin?

Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan “ahmak"dan murâd, her bir asırda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in nübüvvetleri semerâtını göremeyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i şerîfenin dekâyıkını idrâk edemeyip kendi tahmînât-ı akliyyelerine tâbi’ olan kimselerdir ki, bu husûsda onları iknâ’ için söylenen esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin aslâ te’sîri olmaz. Binâenaleyh temyîz sâhibi olmayan bu gibi ahmaklara cevâb olarak sükût ile mukabele olunmak îcâb eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyt-i şeriflerinde bu ahmaklar hakkında şöyle buyururlar:

"Böyle bir kimse ulûm-ı zâhiriyyede zekiyy-i mutlak olsa da, mâdemki kendisinde bu matlûb olan temyîz yoktur, ahmaktır. ”

Cehilden mütevellid hamâkata gelince, bu hamâkat avâmın hamâkatıdır ki, ilim ile ve rahmet-i ilâhiyye ile ve cezbe-i rabbâniyye ile zâil olur. Atîdeki beyt-i şerdîfde bu ma’nâya işâret buyurulur.

Rahmetin kemâlinden ve keremin dalgasından her çorağa yağmur ve rutubet verir.

Hak Teâlâ’nın rahmetinden ümîd kesilmez; zîrâ Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretleri rahmetinin kemâlinden ve kereminin dalgalarından, maârif-i ilâhiyye yeşillikleri bitmeyen her bir çorak kalbe, o rahmet yağmurlarım yağdırır ve rutûbet verip, katı bir kalbi yumuşatır ve aşk ve

muhabbetini ilkâ buyurur.[18]

HİKAYE

Sahabe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.

“Ashâb-ı kirâm içinde Kur’ân-ı azrmü’ş-şânı tamâmiyle ezberlemiş kimse az idi. Vâkıâ onlann her birerleri Kur’ân-ı Kerîm’i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzû ederler idi.” Fakat Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsını ve ma’nâsındaki esrâr ve dekâyıkı anlamağa meşgûl olduklarından, ezberlemeğe tâkatları yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâyı Fîhi Mâ Fîh'de bir misâl ile şöyle tavzih buyururlar: “Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi maânî-i Kur’ân’ı yerler ve yutarlar idi. Binâenaleyh bir şart ile hepsini ezberlemek müşkil idi.”

Zîrâ vaktâki onun mağzı dondu ve erişti, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.

Zîrâ vaktâki o sahâbe-i kirâmın içi ve bâtını maânî ve esrâr-ı Kur’ânî ile doldu ve her biri şecere-i nübüvvetin semeresi ve meyvesi olan ashâb-ı kirâm oldu ve kemâle erişti, onlann nazarında maânî-i kur’âniyyenin kabuklan mesâbesinde olan elfâz ve kelimât sûretleri inceldi ve letafet kesb etti. Çatlayıp, içindeki ma’nâlar onlara görünmeye başladı; artık elfazı ezberliyemez oldular.

Cevizin ve fıstığın ve bademin kabuğu da böyle, onların içi dolduğu vakit, kabuk noksan oldu.

“Nitekim cevizin ve fıstığın ve bâdemin içi kemâle geldiği vakit, kabukları çatlar ve içleri zâhir olur." Bu hâl vücûdda kâide-i umûmiyyedir. Bâtın kuvvet bulunca, zahirin ahkâmı istitâr eder. Ve kezâ vücûd-ı beşerde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğu vakit, sıfât-ı nefsâniyye ihtifâ eder.

İlmin içi ziyâde oldu; onun kabuğu noksan oldu; zîrâ âşıkı, onun dostu yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî ziyâdeleştiği vakit, o ilmin zâhiri olan, ilm-i kıyl ü kal eksilir; zîrâ ulûm-ı zâhiriyye sûret ve ulûm-ı ledünniyye ma’nâdır. Ve sûret ma’nânın âşıkı ve ma’nâ sûretin ma’şûkudur. Ma’şûk olan ma’nâ zuhûr ettiği vakit, âşıkı olan sûreti yakar.

Mâdemki matlûba mensûb olanın vasfı, tâlibe mensûb olanın zıddıdır, vahiy ve nûrun berki Peygamber'i yakıcıdır.

“Tâlibî"ve “matlûbî" kelimelerindeki “yâ”larda üç vecih câiz olabilir. “Yâyı vahdet” olduğuna göre; “Mâdemki bir matlûbun vasfı, bir tâlibinin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı masdariyyet” olduğuna göre dahi “Mâdemki matlubluğun vasfı, tâlibliğin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı nisbet” olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Ya’nî “Vücûdda kâide-i umûmiyye budur ki, herhangi bir matlûbun ve ma’şûkun vasfı, harhangi bir tâlibin ve âşıkın vasfının zıddıdır. İşte bu kaideye binâen ma’nâ olan vahy-i ilâhî ve nûr-ı rabbânî şimşeğinin çakması, Peygamber’in sûretini yakıcıdır.” Zîrâ ma’nânın galebesi hâlinde, ahkâm-ı sûret ihtifâ eder. Nitekim vahiy nâzil olduğu vakit Resûl-i zîşân Efendimizin cism-i şerifleri vahyin sıkletinden ve berk-ı nûrun heybetinden mütegayyir olur idi.

Ve bu ma’nâya işâreten Kur’ân-ı Kerîm’de (Müzemmil, 73/5) ya’nî “Biz senin üzerine muhakkak kavl-i sakili ilkâ ederiz” buyurulur.

Hz. Âişe (radiyallâhu anhâ) vâlidemiz buyururlar ki: “(S.a.v.) Efendimiz nüzûl-i vahy esnâsında mütegayyir ve muztarib olur idi; ve fart-ı harâretlerinden, mübârek alnı, vücûd-ı şerifi terler idi.”

Vaktaki kadîmin evsâfı tecellî etti, binâenaleyh Kelîm, vasf-ı hâdisi yakar.

“Kelîm”den murâd Hak’dır. Zîrâ kelâm, Hakk’ın sıfatlarından birisidir ve bu sıfat dahi şâir sıfatlar gibi kadîmdir. Binâenaleyh Kur’ân’ın mütekellimi Hak’dır; ya’nî kadîm olan Hakk’ın, kadîm olan vasıflan tecellî ettiği vakit, o sıfat-ı kelâm ile mütecellî olan Hak, hâdis olan beşerin evsâfim yakar. Binâ-enaleyh Kur’ân-ı Kerîm her ne kadar lisân-ı Peygamberfden harf ve savt ve kelimât ile zâhir olmuş ise de, onun mütekellimi Hak’dır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâya işâreten bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar:

"Gerçi Kur’ân Peygamberin dudağından sâdırdır; her kim Hak söylemedi derse, o kimse kâfirdir.”

Kur’ânın dörtte biri her kimin mahfuzu olur ise, sahâheden "Celle fînâ"yı işitir idi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur’ân-ı Kerîm’in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o zât-ı şerîf dîğer sahâbî arkadaşlarından, “Bu arkadaşımız içimizde celîl oldu” dediklerini işitirdi; zîrâ ashâb-ı kirâm okuduklan âyet-i kerîmenin ma’nâsında müstağrak olup, bu âyet-i kerîmenin hükm-i şerîfiyle amel ederek, onun ma’nâsıyla tahakkuk etmedikçe, dîğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

Böyle derin ma’nâ ile süreli cem etmek, sultân-ı şigerfden haşhaşına mümkin değildir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)