Ev zid ‘aleyhi ve rattili-lkur-âne tertîlâ(n)
Yahut buna biraz ekle. Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku.
Veya bunu artır ve ağır ağır Kur'ân oku.
Müzzemmil Suresi'nin 4. ayeti, Hz. Peygamber'e gece ibadetinde Kur'an okuma şeklini talimatlandırmaktadır. Ayet, 'artırmak' ve 'ağır ağır okumak' fiilleri üzerinden, Kur'an tilavetinin niteliğine vurgu yaparak, okuyuşun hem süresini hem de eda biçimini düzenlemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Z-y-d kökü, bir şeyin aslına eklenerek onu çoğaltmak, artırmak demektir. Ayetteki 'ev zid aleyhi' ifadesi, gecenin yarısına ilave olarak daha fazla kıyamda durmayı, yani ibadet süresini artırmayı ifade eder. Bu, ibadetteki gayretin ve adanmışlığın artırılmasına bir teşviktir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Z-y-d, 'artırmak' anlamında kullanılır. Burada, gecenin yarısına ek olarak daha fazla Kur'an okuma veya ibadet etme süresini artırma emrini taşır. Bu, müminlerin ibadetlerinde daha fazla çaba göstermeleri gerektiğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): R-t-l kökü, dişlerin düzgün ve sıralı olması anlamına gelir. Buradan hareketle, Kur'an'ı 'tertîlen' okumak, kelimeleri ve harfleri düzgün, sıralı, açık ve anlaşılır bir şekilde telaffuz etmek, acele etmeden, tefekkür ederek okumaktır. Ayetteki emir, Kur'an tilavetinin sadece lafızdan ibaret olmadığını, aynı zamanda manayı idrak etmeyi de gerektirdiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tertîl, Kur'an'ı yavaş yavaş, harfleri ve kelimeleri birbirinden ayırarak, tecvid kurallarına riayet ederek okumaktır. Bu, okuyucunun ayetlerin anlamı üzerinde düşünmesine ve kalbinin huşu duymasına imkan tanır. Ayet, Kur'an'ın sadece okunmasını değil, aynı zamanda doğru bir eda ile okunmasını emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tertîl' kavramını Kur'an'ın okunmasında sadece fonetik bir güzellik olarak değil, aynı zamanda manevi bir derinlik ve tefekkür boyutu olarak ele alır. Ona göre tertîl, kelimelerin ve ayetlerin anlamlarının zihinde canlanmasına olanak tanıyan, ritmik ve yavaş bir okuyuş biçimidir. Bu, Kur'an'ın mesajının daha iyi kavranmasını sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-r-ʾ kökü, 'toplamak' ve 'okumak' anlamlarına gelir. Kur'an, hem ayetleri ve sureleri bir araya getiren bir kitap olması hem de okunması emredilen bir metin olması sebebiyle bu ismi almıştır. Ayetteki kullanımı, müminlerin okumakla yükümlü oldukları kutsal metni ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kur'an, Allah'ın kelamıdır ve okunmasıyla ibadet edilen mucizevi bir kitaptır. Ayetteki 'el-Kur'âne' ifadesi, müminlerin gece ibadetlerinde odaklanmaları gereken ana unsuru, yani Allah'ın vahyini işaret eder. Bu, Kur'an'ın ibadetin merkezindeki yerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tertîlen, 'rattile' fiilinin masdarı olup, fiilin anlamını pekiştiren bir te'kid masdarıdır. Bu, Kur'an'ın ağır ağır ve düzgün okunmasının sadece bir seçenek değil, bilakis emredilen bir okuyuş biçimi olduğunu gösterir. Okuyuşun niteliğine yapılan bu vurgu, tilavetin huşu ve tefekkürle yapılması gerektiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tertîlen' kelimesinin Kur'an tilavetinde sadece lafzi bir güzelliği değil, aynı zamanda manevi bir derinliği ve anlama çabasını ifade ettiğini belirtir. Bu masdar, okuyucunun Kur'an'ın mesajını idrak etme ve onunla amel etme niyetini de içerir. Ayet, Kur'an'ın sadece okunmasını değil, aynı zamanda doğru bir eda ve anlayışla okunmasını emreder.
Müzzemmil Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İslâm bir mertebeler bütünüdür, bütün âlemlerin varlığını bünyesinde toplayan Câmi bir îlâh-i ilim deryasıdır. Bu ilim deryasında ancak aklı küllün Hakikati Muhammedi gemisiyle gezilir ve onunla son iskele olan “Allah’a mülâki” gerçekleşmiş olur, bunun dışında beşerin yani aklı cüz’ün inşa ettiği hayal gemileri bu deryada yol alamaz, sona ulaşamayıp kendi etrafında dönüp durarak sonunda batarlar. Yeryüzüne insan yani düşünen varlık Âdem (a.s)ın ayağı bastıktan itibaren İlâh-î tefekkürde başlamış oldu, bu tefekkür seyri her bir Nebi ve Rasûl elçinin gelişiyle İlâh-î bilinçlenmede bir mertebe yukarıya doğru başlamış oldu. Böylece insânlık geldiği yere, yani kaynağına doğru İlâh-î bilgilerin kendisine sunulmasıyla ve nefsiyle de mücadele ederek yükselmesini sürdürdü, bu yükseliş Hz.Muhammed (s.a.v) ile de kemâle ererek gerçek mirac hadisesi vukû bulmuş oldu.
Bütün bu hakikatleri İlâh-î kitabımız Kûr’ân-ı Kerîm bizlere çok açık ifadeler ile bildirmektedir. Kişinin gerçek mânâ da aradığını bulabilmesi için evvela aradığı şeyin ne olduğunu ve nerede olduğunu iyi bilmesinin lâzım geldiğini bilmesi tabiidir, “aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz” demişlerdir, öyleyse gerçek mânâda talebimiz Allah (c.c.) ise O’nu, O’nun bize tarif ettiği şekilde kitabından ve Rasûl-ü Habibi Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin hakikatlerinde aramamız gerekecektir.
“Talebenâ vecedenâ” diye bildirilen “Talep ettik, bulduk” denmiştir, 20/114 Âyetiyle belirtilen “Ya Rabbim, ilmimi arttır” diyerek bu sahadaki ilmimizin artmasını niyaz edelim. Dini kitaplarımızın Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlama ile ilgili bölümlerinde bu bahis hakkında ef’al mertebesi itibarıyla çok tafsilatlı bilgiler vardır, biz burada tefekkür mertebesi itibarıyla bazı özelliklerine dikkat çekmeye çalışacağız.
Bu mevzu ile ilgili bir çok Âyet-i Kerîme’den üçünü ele alıp kısaca ifade etmeye çalışacağız,
- Vakıa Sûresi 56/79. Ayet “Lâ yemessuHU illel mutahherun” yani “Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez”
- Nahl Sûresi 16/98.Ayet “Feizâ kara'tel Kur'âne festeız billâhi mineş şeytanir racîm” yani “Kûr’ân okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah’a sığın”
- Müzemmil Sûresi 73/4.Ayet “Ev zid 'aleyhi ve rettililKûr'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kûr’ân’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku”
Hadisi Şerifte belirtildiği gibi her bir ayetin en az dört mertebesi vardır, bunlar sırasıyla;
- Zahiri yani dışı
- Batını yani içi
- Haddi yani sınırları
- Matlaı yani doğuş yerleridir.
Ayrıca yedi mertebesi ve sonsuz mertebeleri vardır, dolayısıyla Âyet-i kerîmeler’den daha geniş bir anlayış elde etmek istiyorsak bu ifadeler ışığında inceleme yapmak tabi olacaktır. Yukarıda belirtilen üç Âyet-i kerîme’yi bu anlayış içerisinde özetle incelemeye çalışalım;
- Vakıa Sûresi 56/79. Ayet “Lâ yemessuHU illel mutahherun” yani “Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez”
“La yemessuHu” “Ona yani Kur’an’a temas etmeyin” bölümü Kûr’ân-ı Kerîm’e doğru yönelişimizin ne sûretle olması gereğini bize bildirmektedir, birşey ile ilgilenmek veya okumak için onu evvela ele almamız gerekmektedir yani ona temas etmemiz gerekmektedir, işte bu ele alış keyfiyetini bu Âyet-i Kûr’ânîy’ye kendi diliyle kendisi bizlere anlatmaktadır. Herhangi birşeyi sağlıklı okumak üç aşama gerektirmektedir, bunlar,
- Yöneliş ve ele alma adabı,
- Başlama adabı,
- Okuma adabıdır.
Bu edepler yerine getirilirse okunan şeyden azami istifade sağlanacağı açıktır, hele, hele okuyacağımız yazılar İlâh-î kelimeler ise o zaman sıralanan bu üç adabı en kemâlli bir şekilde koruyarak kullanıp okumamız bizlere Kûr’ân-ı Kerîm’in daha derinliklerine doğru yol almamıza vesile olacağı açıktır. Bu Âyet-i kerîme şeriat ve tarikat mertebesinde tefsirlerde geniş olarak zâhiren ifade edildiği gibi “temiz olmadan ona dokunmayın yani abdestsiz olduğunuz halde ona dokunmayın” hükmündedir ve dosdoğrudur, herkesin mutlaka uyması gerekir, hakikat mertebesinde ise daha derin mânâları vardır bu mânâlar yükseliş halinde olanlar için yani uruç idrakiyle gerekli bir faaliyet bilgileridir;
“yemesseHu” buradaki “Hu” dan kasıt Kur’an, temas etmeye yani eline alıp okumaya çalışanda insandır, işte bu iki muhteşem zuhuru İlâh-î, ezelden ebede ikiz kardeştir, bir hadisi şerifte “el insânu vel Kûr’ânü tev’emani” yani “İnsân-ı Kâmil ile Kûr’ân bir batında doğan ikiz kardeştir” diye buyurulmuştur, işte bu ikiz kardeşten birisi olan insân zâhiri yani dışı itibarıyla hareketli, eğitilmezse içi itibarıyla hareketsizdir, kardeşin diğer olan Kûr’ân ise zâhiren yani dışı itibarıyla hareketsiz, içi yani mânâsı itibarıyla hareketlidir.
İşte bu iki kardeşin birbirlerini tamamlamaları ve fayda sağlamaları için biraraya gelmeleri lâzımdır, biraraya gelip ele alınıp okunmaya başlandığında her içinde bulunan zâhir, bâtın hareketlilik ortaya çıkmaktadır yani Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde bulunan hareketler insanın hareketsiz olan iç âlemini harekete geçirerek orada bulunan İlâh-î mânâları tatbik eder hale getirerek ilim ve irfanın artmasına sebep olmaktadır. İşte bu faaliyette azami derecede fayda sağlamak için evvelâ zâhiren abdestli olmak lâzımdır, abdestli olmayan zâhir ehli bu hüküm ile onun zâhirine dokunamaz, dokunursa fayda sağlayamaz, zâhiren böyle olduğu gibi batınende böyledir. Zâhiren her abdestli olan kişi elinde Kûr’ân-ı Kerim’i tuttuğu halde acaba batınını yani özünü tutmuş olabilir mi? Hayır, özüne temas etmiş olamaz ancak zâhirini okur, bâtınını okuyamaz, bunları anlayabilmesi için Kûr’ân-ı Kerîm’in kardeşi olan gerçek bir İnsân-ı Kâmil’in eğitiminden geçip onun nefhasını alması ve bu yolda onun hayat suyu ile gusledip, beşeriyetinden soyunup batıni tahiriliğede ulaşması gerekmektedir. İşte ancak bu ilmi ve irfanı tahirlik ile kâmil hale gelen kişi, ikiz kardeşi olan “Hu” ya, yani “O’na” yani Kûr’ân’a dokunur temas eder, bu dokunuş ilk olarak eline aldığı dokunuşla beraber içindeki mânâları anlayarak onları anlayış dokunuşları olarak algılaması bâtıni mânâda ki, O’na dokunuş teması olur. Zâhiren abdestsiz olarak O’nun yani “Hu” nun zâhirine dokunmak yasaktır, zahiren abdestleri olduğu halde bâtıni abdestleri olmayanlarında “Hu”nun hakikatine dokunmaları yasaklanmıştır. O halde gerçek mânâ da Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlamak ve O’na zâhir, bâtın temas etmek için bu iki taharatı yani temizliğide yapmamız gerekmektedir. Bu taharatların biri su ile bedenimizin taharatı, diğeri ise varlığımızı kaplamış olan nefsi benliğimizden taharat ile olabilmektedir.
2. Nahl Sûresi 16/98.Ayet “Feizâ kara'tel Kur'âne festeız billâhi mineş şeytanir raciym” yani “Kûr’ân okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah’a sığın”
Bu Âyet-i Kerîm’e Kûr’ân-ı Kerîm’in başında zâhiren yazıda olmamakla birlikte bâtınen ve okunuyorken de lisânen vardır, okumaya başlamanın ilk şartlarından biridir. “İkra” “Oku” emriyle Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlayan kişinin ilk lâfzi sözü bu Âyet ile ifade edilen hüküm ile yazıda olmadığı halde “Euzü Billâhi mineş şeytanirracîm” diye başlayıp, devam ederek, yazıda olan "Bismillâh'ir-Rahmân'ir-Rahîm” i okuyup daha sonra gelen hangi bölümü okuya-caksa o bölümü okumaya başlayıp, devam etmesidir.
İlâh-î kitabımızın İlâh-î emri olan bu hüküm çok dikkat çekicidir, Her Kûr’ân okunmaya başlandığında bu hükmün yazıda olmadığı halde lisânen tatbik edilmesi muhakkak çok, açık olarak dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konu olduğuda aşikârdır. “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” (16/98) hükmü ve ifadesi gerçekten çok dikkat çekicidir, bu âlemde o kadar çok varlık varken niçin şeytandan sığınılmaya, korunmaya emir olunmuştur. Öyle bir husus ortaya çıkmıştır ki sanki bir tarafta Allah (c.c) diğer tarafta şeytan yani iblis vardır ve Hakk’a karşı taraf olmaktadır, bu düşünceler içerisinde hadiseyi değerlendir-memiz gerekmektedir ancak bu yoldan bu işi daha iyi analiz etme imkânı oluşmuş olur. İşte bu hadise yani uyarı insanın en çok dikkat etmesi yani uyanık olması lazım gelen şeyin bu varlık olduğu bilincinin kendisinde yerleşmesini anlatmak içindir.
Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken dahi şeytanın insana musallat olabilme imkânı var ise diğer dünya işlerinde hayli, hayli vardır, o zaman her işe başlarken bu sözü söylememizde yarar olacaktır, yani Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmamız, diğer bir ifade ile hayal ve vehimden soyunarak gerçek bir idrak ve anlayış ile Kûr’ân’ı okumaya başlamamız gerekmekte, o zaman işte O bize ulaşmakta biz de O’na ulaşabilmekteyiz hakikati itibarıyla. Bundan kurtulup sağlıklı bir düşünce ve anlayışa sahip olabilmek için Allah’a sığınma emredilmiştir çünkü Allah (c.c) lâfzı câmi bir isimdir, bütün isimleri bünyesinde toplamıştır, diğer isimler böyle değildir sadece kendi ismi kapsamı içerisinde faaliyet göstermektedirler fakat Allah (c.c) ismi bütün isimleri toplamıştır ve onlara hakimdir.
İnsan ağırlıklı olarak Selâm isminin zuhuru ve terkipler halinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhurudur, melekler Sûbbuh ve Kuddûs isimlerinin zuhuru, şeytan ise Aziz, Cabbar, Mütekebbir ve Kahhar isimlerinin zuhurudur, kendisinde bu isimler ağırlıklıdır, hal böyle olunca bu isimlere karşı koymak ancak Allah ismine sığınmakla yani onun koruması altına girmekle olur, başka bir ismin bu genişlikte kapsama alanı olmadığından ona karşı fazla tesirli olmaz, “Euzü BiKe minKe” yani “Senden sana sığınırım” ifadesiyle belirtilen dua da bu hakikate dikkat çekilmek istenmiştir. Şeytanı faaliyyete geçiren isimlerden onu hükümsüz bırakarak Allah ismine yani isimlerinden Zâtına sığınırım demek olmuş olur. Şeytan yani iblis insandaki nefsi emmâre, nefsi benliği ifade eder, onun karşılığıdır eğer eğitilmezse yukarıda belirtilen isimler bilhassa Kahhar ismi o vücudu istila eder ve hükmünü mutlak yürütür, kendi kurguladığı fikir ve düşünceleri kişisine belki zorla tatbik ettirir, en fazla bozgunculuğu varı yok, yoku ise var göstermesidir ki bu hal gerçek değerleri altüst eder, bu haldeyken o kimse ne yaparsa yapsın hep hayal ve vehim ile hareket ederek bu yollardan gelen kararları verir ve tabiidir ki çok kerede yanılır.
Kûr’ân-ı Kerîm’i okumak kişinin hayatında yapacağı en değerli ve güzel iştir ve bunun için kişinin şeytan, iblis ifadesiyle belirtilen hayal ve vehimden arınmış salt ve saf bir ruh ile yani hakiki sâfiyetiyle kendisine üflenmiş olan “ve nefahtü fiyhi min ruhi” “ona ruhumdan üfledim” 38/72 Âyeti ile Kûr’ân-ı Kerîm’i yani zâti hakikatleri kendinde bulunan İlâh-î zâtı ile okumaya başlaması gerçek Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlaması olacaktır.
İşte bu tür okuyuşa tek mani şeytan, iblis yani hayal ve vehim’dir, bundan kurtulup temiz bir akıl, gönül, ruh ve idrakle okunan Kûr’ân-ı Kerîm kişiyi bu yoldan İlâh-î Zât’a yani Allah (c.c) Hz. lerine ulaştıracaktır, bu hakikat ancak “Euzü Billâhi mineş şeytanirracîm” Allah’a sığınıp, hayal ve vehim’den kurtulduktan sonra ancak o zaman "Bismillâh'ir-Rahman'ir-Rahîm” diyerek o anahtar ile sonsuz mânâ kilitlerini açmanın yolu böylece okuyanlara açılarak engin bir Kûr’an yolcusu olarak Kûr’ân’da yolculuğa sağlıklı ve güvenilir bir şekilde başlayabilecektir.
3. Müzemmil Sûresi 73/4.Ayet “Ev zid 'aleyhi ve rettililKur'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kur’an’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku” Bu yüce mânâ yolculuğunun verimli olması bazı ölçülere bağlıdır, o da üçüncü aşamadır, birinci aşama yukarıda özet olarak ifade etmeye çalıştığımız temas, dokunma, tutmadır, ikinci aşama idrak ve şuur ile başlama, üçüncü aşama ise tertil yani ölçüdür, okunan her bir kelime ve Âyetin ölçüsü yani mertebesidir.
Kûr’ân-ı Kerîm Âdem (a.s) dan başlayarak Hakikat-i Muhammediyye’ye, oradan Hakikati Ahadiyyeti Ahmediyye’ye kadar uzanan mertebeler göstergesi, bütünüdür. Okunan Âyeti kerîme’nin ölçüsü, mertebesi bilinemez ise o Âyet-i kerîme’ye gerçek mânâsı verilemeyip sadece zâhiri ile amel edilmiş olur ki bu yüzden özü itibarıyla perdelenmiş olur. Kûr’ân’ın yani Zâti İlâh-î’nin daha geniş mânâ da okunarak idrak ve telâkkî edilmesi bu üç asla riayetle ancak mümkün olacağı açık olarak belirtilmiş olmaktadır.
Müzemmil Sûresi 73/4.ayetinde belirtildiği gibi “Ev zid 'aleyhi ve rettililKur'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kur’an’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku” burada ölçüden kasıt onun mertebesi, ayetin bulunduğu makamı anlayarak okuyabilmektir.
Bu ölçü iki yönlü yani ses ve mânâ üzere olmaktadır.
Ses ölçüleri, sesli olarak okunan Kûr’ân-ı Kerîm’in okuyan tarafından tecvid kaidelerine uyarak okunmasıdır, yedi şekli ve değişik makamlarından da değişik okunuşları vardır. Mânâ ölçüleri üzere okunması ise, o da iki yönlüdür ki, Biri, kendi mertebeleri ile, Diğeri ise seyri sülûk mertebesi itibarıyladır. Yani Kûr’ân-ı Kerîm’in her Âyetinin bir kendi mertebesi vardır, seyri sûlukta da okuyan kişinin kendi mertebesi vardır, bir kişi Kûr’ân-ı Kerîm’i ancak kendi mertebesinden okuyabilir, ki en fazla nereye gelmişse o mertebeden okuyabilir, işte ölçüsüde bu olmuş olur, fakat bizler kendi mertebemizden değil Kûr’ân’ın gerçek mertebesinden okuyup anlamaya çalışıp gayret göstermeliyiz. Her Âyetin içinde bulunan ifade ettiği seyri sülûk yolunda (12+1) onüç mertebeyi bildirmektedir, bu mertebeler bilinerek okunan ve anlaşılan Kûr’ân-ı Kerîm okunmasına zâti okunuş denir ki Zât mertebesi itibarıyla okuyuş ve idrak edip, yaşayış demektir, yaşantısını ehli bilir. Buna ehil olmuş kimselere ehlullah yani Allah ehli denir, mertebeleri zatiyyun’dur. İyi niyetle Kûr’ân okuyan her kimse mutlak sûrette kendi mertebesi itibarıyla hayatında yapmış olduğu kendine göre en değerli şeydir, bu meşguliyetten daha değerli meşguliyet dünya üzerinde tasavvur edilemez. Hadîs-i Şerif’lerde belirtildiği gibi “Sizin en hayırlınız Kûr’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir”, “Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi Kûr’ân-ı Kerîm’i mushaf’a bakarak okumaktır” Peygamber Efendimiz (s.a.v) de “Kûr’ân-ı Kerim’i benden öğrendiğiniz gibi okuyunuz” diye emretmiştir yani hem sesi hem de manası ile demektir, devam eden bu tavsiyelerden bu kadar örnek vererek yetinelim.
Kûr’ân-ı Kerîm bilindiği gibi Zât’tır, bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Zât-ı İlâhiyye bize o Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaktadır, her ne kadar bizim lisanımızdan biz okuyorsak da. Yukarıda belirtilmeye çalışılan üç hususu gözönünde bulundururak gayretimiz nispetinde Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarsak mânevi teçhizatlar ve mânevi korunma altında olacağımızdan hayal, vehim, heva ve dünya muhabbeti onu gerçek mânâ da anlamamıza mani olamayacaktır. Bu hisler, anlayış ve temizlik içerisinde elimize alıp tuttuğumuz, temas ettiğimiz Kûr’ân-ı Kerîm’i “Euzü Billâhi mineş şeytânirracîm” Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak ve mânâlarının açılması için anahtar olarak "Bismillâh'ir-Rahmân'ir-Rahîm” diye lisana dönüştürüp seslendirerek ve tertiyl (ölçü) ile okumaya başladıktan sonra arkasından sırayla “Elhamdü lillâhi Rabbi’l âlemiyn” diye devam etmekteyiz, ilk “elhamd” bu okuyuş düzeni içerisinde başladığımızdan dolayı hamdetmekteyiz, hakikatini idrak etmişsek eğer.
Burada yeri gelmişken birşeye daha dikkat çekmek istiyorum, o da şudur, nasıl ki Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken kovulmuş şeytandan Allah’a sığındığımız gibi, bitirirken de en son Nas Sûresi 114/6.ayet “minel cinneti ven nas” o vesvese veren gerek cin’den gerek insan’dan Allah’a sığınmalıdır” yani başlarken Allah’a sığınma var, bitirirken de Allah’a sığınma vardır. Kûr’ân-ı Kerîm’in son Sûresi’de bizlere aynı uyarıyı yapmaktadır, bu sûreyi şerif ile Kûr’ân-ı Kerîm son bulmuş olmaktadır, gerçekten çok dikkat çekicidir, başlarken ve bitirirken aynı ikaz vardır, şeytandan korunmadır. Başlarken okumaya mani olma-ması, hayal ve vehmin karışmaması için, Kûr’ân-ı Kerîm’i okumayı bitirirken ise dünya işlerine başladığımız zaman da ilk Kûr’ân-ı Kerîm’i okuyormuş gibi pak ve temiz olmamız gerekmektedir, çünkü aslında bu âlem fiili Kûr’ân’dır, Mushaf-ı Şerif’i elimize alıp okumadığımız zamanlar bile bizler fiili Kûr’ân’ın içinde yaşamaktayız. Kendi hakikatleri ile temiz, pak yaşayanlar cennet ve Zât Âyetlerini, nefisleriyle, hayal ve vehimleriyle yaşayanlar ise cehennem Âyetlerini ifade etmektedirler, ki böylece akıbetleri oraları olur Allah(c.c.) cümlemizi muhafaza buyursun.
Kur’an’ı Kerîm’de yolculuğun üç yönü vardır, evvelâ Hakk’tan hâlka, sonra hâlktan Hakk’a dönüş, sonra tekrar Hakk’tan hâlka ama Hakk olarak halkın içine dönmek, işte âlemin varlık sebebi budur yani Cenâb-ı Hakk’ın kendini bildirmek istemesidir, a’maiyetten zuhura çıkması, nihayetinde insanı hâlketmesi ve zâti yönden onda zuhurda olması, bunun yanında bütün âlemde fiilleri, isimleri ve sıfatları yönünden zuhurda olması ve bütün bunların faaliyeti içinde kabiliyyetin olması gerekiyor, kabiliyet olmadan sadece faaliyetle oluşacak bir oluşum bu değildir.[14]