Żernî vemen ḣalaktu vahîdâ(n)
Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak.
Bu ayet, Allah'ın tek başına yarattığı ve nimetlerle donattığı bir kişiye yönelik tehditkâr bir ifade içermektedir. Anahtar kavramlar, yaratma eylemini, yaratılanın durumunu ve Allah'ın bu yaratılmışa olan müdahalesini vurgulamaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ذَرْ' fiilinin 'bırakmak, terk etmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ذَرْنِى' ifadesi, Allah'ın muhatabı kendi hükmüne ve cezasına bırakmasını, araya kimsenin girmemesini emretmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذَرْ' kelimesinin 'terk etmek, vazgeçmek' anlamında kullanıldığını ve genellikle emir kipinde geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın muhatabı ile olan ilişkisinde, başkalarının müdahalesini reddederek, onu doğrudan kendi takdirine havale etmesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ذَرْ' fiilinin mecazi olarak 'bırak, bana havale et' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın o kişiyi cezalandırma veya hesaba çekme yetkisini kimseye devretmeyeceğini, bu işi bizzat kendisinin yapacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'خَلْق' kelimesinin aslen 'takdir etmek, ölçüye göre yapmak' anlamına geldiğini, sonra 'yoktan var etmek' manasında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'خَلَقْتُ' ifadesi, Allah'ın o kişiyi belirli bir ölçü ve takdirle, tek başına yarattığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'خَلْق' kelimesinin 'icad etmek, meydana getirmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'خَلَقْتُ' fiili, Allah'ın o kişiyi varlık âlemine getiren yegâne kudret olduğunu ve bu yaratılışın özel bir durumu olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve evrendeki her şeyin O'nun eseri olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'خَلَقْتُ' ifadesi, Allah'ın o kişiyi yaratma eyleminin, O'nun mutlak egemenliğinin bir göstergesi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وَحْدَة' kelimesinin 'tek olmak, yalnız olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَحِيدًا' ifadesi, o kişinin başlangıçta hiçbir şeye sahip olmadan, tek başına yaratıldığını, yani Allah'ın ona her şeyi sonradan verdiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'وَحِيدًا' kelimesinin hal olarak geldiğini ve 'tek başına, kimsesiz' anlamında olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın o kişiyi yaratırken yanında kimsenin olmadığını, ona yardım edecek veya destek olacak hiçbir şeyin bulunmadığını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vahid' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'tek, eşsiz' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَحِيدًا' ifadesi, o kişinin yaratılış anındaki çaresizliğini ve Allah'ın ona olan lütfunun büyüklüğünü vurgular.
Müddessir Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.
“li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar”(Mü’min 40/16.Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır”
İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek, işte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.[21] T.B.
Mü’min sûresi 16. Âyette görüldüğü gibi kıyamet hali vaki olduğunda vahid olan Allah (c.c.) in hakikati ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.
Daha bu dünya hayatında yapılacak eğitim ile nefsani ve isimlenmiş benlik aradan çıkarılarak, ilahi benlik kişinin varlığında yalnız bırakılması lazımdır. (M.D.)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.
Ateşlik ne, demirlik ne? Dudak bağla; müşebbihin
teşbihinin sakalına gülme!
Ya’ni, bir kâmilin hâl-i fenâsını, bu hâli zevken idrâk etmeyen kimselerin akıllarına yaklaştırmak ve anlatmak için, ateş ile demiri misâl getirdik. Halbuki bu teşbîh, bu hâl-i ma’nevîye her vecih ile mutâbık değildir. Bu hâlin hakikatte ateşlik ve demirlik ile hiçbir münâsebeti yoktur. Zîrâ biz “vahdet’i anlatalım derken, bu misâlde ikiliğe düştük ve iki varlık isbât ettik ki, biri ateşin vücûdu ve varlığı ve diğeri de demirin vücûdu ve varlığıdır. Bu ma’nâ ise (Müddesir, 74/11) ya’ni “Beni ve benim halkettiğimi vahîd olarak bırak!” âyet-i kerîmesindeki işârete ve “Allâh Teâlâ var idi; onunla berâber bir şey yok idi; ve şimdiki halde de öyledir." hakikatine muğâyirdir. Binâenaleyh ey müstemi’, i’tirâzdan ağzını kapa, teşbîh edicinin bu teşbîhi ile istihzâ etme![22]
Kendini cem et, cemâat rahmetdir, tâ ki olan şeyi sana söyleyebileyim!
“Akıl ve fikrini tefrikadan cem’ et! Zîrâ hadîs-i şerîfde “Cemâat rahmetdir” buyurulmuşdur. Eğer dağılmış olan eczâ-yı akıl ve fikrini aşk-ı Hak ile cem’ edersen sana bu âlem-i halkda olan vahdeti söyleyebilirim.” Eğer aklını ve fikrini vücüdda müstakil olduklannı tevehhüm ederek bu eşyâya taksîm edersen, vahdet-i vücûda dâir sözleri dinlemeye ehil olmadığın anlaşılır ve sana bundan bahsetmek dahi boş olur.
Zirâ ki, söylemek tasdîk içindir. Can şirk-i Hakk'in tasdikinden berîdir.
Ya’ni, “Söylemek, dinleyen kimsenin tasdîk etmesine müessir olmak içindir. Halbuki şirk dediğimiz ma’nânın canı ve esâsı hak olan sözü tasdîk etmekten berîdir.” Ma’lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir “vücûd-i Hak” ve “vücûd-i halk” olmak üzere iki vücûd olduğunu iddiâ ederler. Ve âlemin vücûdunu vücûd-ı nefsü’l-emr ile mevcûd bilirler ve derler ki: “Peygamberler nefsü’l-emr ne ise onu teblîğ ederler. Ve eğer nefsü’l-emirde mevcûd bir olsa ve onun gaynnın vücûdu olmasa setretmezler ve nefsü’l-emrin hilâfını söylemezler idi. Halbuki vahdet-i vücûd mu’tekıdleri vücûdun iki olmasına kail olan kimseyi müşrik addederler. Enbiyâ vahdet-i vücûda da’vet eylememişler, vücûdun iki olmasına kâil olan kimseye müşrik dememişlerdir.” Bu sözler Kur’ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekâyıkına vâkıf olamayıp ancak zâhiri görmekden mütevelliddir. Vahdet-i vücûd hakkında gerek Kur’ân’da ve gerek ahâdîs-i şerîfede sarâhat derecesinde işâretler vardır. Ulemâ-i zâhir onlann hepsinin ma’nâlannı te’vîl edip kendilerinin dar olan dâire-i rü’yetlerine sokmak isterler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâhir-bîn olanlar hakkında “Benim ümmetimde şirk kanncanın mücellâ bir şey üzerindeki yürüyüşünden daha hafidir” buyurmuşdur. Bundan daha sarih ne buyursun? Kur’ân-ı Kerîm’de, (Müddessir, 74/11) ya’ni, “Yarattığım kimseyi benim ile vahîd olarak bırak!” buyurulur. (Bakara, 2/115) ya’ni, “Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk’ın zâtı ve vechi vâki’dir” âyet-i kerîmesini onlar birtakım tekellüfât ile te’vü ederler. Eğer Hakk’ın ihâtası onların dedikleri gibi ilmî olup bu eşyâda hüviyyet-i ilâhiyye sân olmasa, bu âlem-i kesâfetde olan insanlann teveccüh eyledikleri yerde Hakk’ın zâtı ve vechi vâki’ olduğu ma’nâsı abes olurdu. Fakat onlara bu ma’nâyı anlamak mümkin değildir. Çünkü onlar kendi i’tirâflan vech ile vücûdu ikiye ayınp Hakk’ın varlığının karşısına bir varlık daha dikip her vechi ile Hakk’ın vücûdunun gayrı addettikleri bu vücûdu gizlice Hakk’ın vücûduna şerik ittihâz ederler, sonra da “Biz müşrik-i hafî değiliz” derler. Şimdi mâdemki hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere onlarda böyle şirk-i hafî vardır, vahdet-i sırfa dâir ne söylesen tasdîk etmezler. Zîrâ şirkin canı ve esâsı Hakk’ı tasdîkden berîdir ve uzakdır. Binâenaleyh onlarla konuşulduğu vakit bu “şirk-i hafî” dâiresinde konuşmak îcâb eder. Nitekim VI. ciltde cenâb-ı Mevlânâ efendimiz buyururlar:
Tercüme: “Ey putperest! Mâdemki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lâzım gelir. O birlik, o vasf ü hâl tarafındandır. Kelâm meydânına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağızını dikip hoş sâkit kıl. Ya nöbet ile ba’zan sükût et ve ba’zan söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselâm.”[23]