Ve ce'altu lehu mâlen memdûdâ(n)
(12-13) Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.
Hem ona bol servet verdim.
Bu ayet, Allah'ın bir kişiye bahşettiği maddi zenginlikleri ve evlatları ifade etmektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, yaratma, mal ve yayma fiilleri üzerinden bu nimetlerin genişliğini ve sürekliliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, yaratmak veya tayin etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 've cealtu lehu' ifadesi, Allah'ın o kişiye malı ve evlatları var etmesi, bahşetmesi anlamındadır, yani yoktan var etme veya bir şeyi belirli bir duruma getirme fiilidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halka' (yarattı) anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de 'cealtu lehu' ifadesi, Allah'ın o kişiye malı ve evlatları yaratıp verdiğini, bahşettiğini mecazi olarak değil, doğrudan bir yaratma ve ihsan fiili olarak açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâl' kelimesinin kişinin sahip olduğu, elde ettiği ve kendisine meyledilen her şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'mâlen memdûden' ifadesiyle birlikte, bu malın sadece birikim değil, aynı zamanda fayda sağlayan, genişleyen ve artan bir zenginlik olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mâl' kelimesinin insanın sahip olduğu, kendisine yöneldiği ve faydalandığı her şey olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, bu malın Allah tarafından bahşedilen ve genişletilen bir nimet olduğunu, sadece para değil, aynı zamanda evlat gibi değerleri de kapsayabileceğini ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'memdûd' kelimesinin 'uzatılmış, yayılmış' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'mâlen memdûden' ifadesi, verilen malın sadece çok değil, aynı zamanda sürekli artan, tükenmeyen ve genişleyen bir zenginlik olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'medd' kökünün bir şeyi uzatmak, artırmak ve genişletmek anlamlarına geldiğini açıklar. 'Memdûd' ise uzatılmış, genişletilmiş demektir. Ayetteki 'mâlen memdûden' ifadesi, Allah'ın bahşettiği malın sadece nicelik olarak fazla değil, aynı zamanda nitelik olarak da bereketli, sürekli ve faydalı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'medd' kökünün genellikle Allah'ın nimetlerini genişletmesi, artırması ve süreklilik kazandırması bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Memdûd' kelimesi, bu bağlamda, Allah'ın lütfunun kesintisiz ve bol olduğunu, verilen malın sadece anlık bir zenginlik değil, devamlı bir ihsan olduğunu gösterir.
Müddessir Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Arapça’da “mâl” kelimesi, “meyletmek, eğilmek, yönelmek” anlamındaki “meyl” kökünden türemiştir. “Mal”, kalbin kendisine meylettiği, eğilim gösterdiği her şeydir.
Aklı küllden gelen tayyib maldır, beşeriyetimizden gelen ise habis maldır.
Aklı küllden gelen mal reddedilmiş ve beşeriyetten gelen hayal ve vehmi bilgiler çoğaltılmıştır. (M.D.)
İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 17. cildinde “Mâl ve Mâsivâ” başlığı altında, malı üç mertebede ele alır:
Mâl-i Cismânî; Maddî servet, altın, gümüş, arazi, mülk Kişiye fayda vermez; aksine hesabı sorulur (69/28)
Mâl-i Nefsânî; Makam, şöhret, itibar, gurur duyulan yetenekler.
Kişiyi gaflete sürükler; enâniyeti besler.
Mâl-i Rûhânî; İlim, marifet, keşf, manevî makamlar.
Eğer ihlâs ile ise fayda verir; aksi halde “ucb” (kendini beğenmişlik) sebebi olur.
Fütûhât’ta İbnü’l-Arabî, bu üç mertebenin hepsinin “bir imtihan (fitne) vesilesi” olduğunu vurgular. Kul, bu “mallar”a (servet, makam, ilim) kalbini bağladığı ölçüde Hakk’tan uzaklaşır. Âhirette ise bu “mallar”ın hiçbiri ona fayda vermez, hatta aleyhine delil olur.
Her varlığın (insanın) ezelî bir hakikati (ayn) vardır. Bu hakikat, o varlığın “mal” olarak göreceği şeylerin de istidadını belirler.
“Mal” (mâl), kişinin ayn-ı sâbitesinde kendisine verilmiş olan istidadın bir tezahürüdür. Kişi, bu istidadını ya şükürle Allah’a yönelerek değerlendirir (sâlih), ya da onu nefsânî arzuları uğruna kullanarak Hak’tan uzaklaşır (kâsit).[25]