İçeriğe atla
Müddessir 43Cüz 29 · Sayfa 576

Müddessir Sûresi 43. Âyet

المدثر

Sohbete sor

Kâlû lem neku mine-lmusallîn(e)

Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik."

Müddessir Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Namaz” kelimesi santkritçe ve oradanda Farsçaya geçmiş bir kelimedir. Ve “salat” ın karşılığını tam olarak vermemektedir.

Bu açıklamayı şeriat ve tarikat ehli salat-ı “namaz” olarak alır ve yapılan ameller neticesindeki karşılığı olarak verilen ceza olarak görür.

Ama hakikat ve marifet mertebesinde ise salat “mirac” ve efendimiz (s.a.v.) in belirtiği gibi göz nuru dur.

Fusûs’ül Hikem Muhammed fassında Musalli kelimesinin anlamaya çalışalım. Burada yerimiz olmadığı için bu faşsın tamamını okuyup, incelemek daha faydalı olur. (M.D.)

Rabbımızı gördük mü görmedik mi, görmekten kasıt bir siluet bir maddi varlık değildir, en azından ruhani ve nurani olarak bütün hücre yapımızın içinde mevcut olduğunu, bizimle birlikte oturduğunu hissetmemiz ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey düşünmememiz gerekiyor. Eğer musallî yani namaz kılan kimse bu ta'rîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşahede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek imân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum. Yani karşımda hazır olan Hakk’ın huzurunda bulunuyorum.

Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." Yani daha evvelce tarif edilen namazın tarifinde hani “semiallahülimen hamide, rabbenalekel hamd” gibi hadis-i şerifte beyan olunan cevaplarla mukabele buyurur. İşte bu musalli, yani namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nûr suretinden; kendisine hitâb olunan cevaplara ilkâ-yı sem' etsin. Yani hadis-i şerifte belirtilen şekliyle duyarak öyle kabul etsin. Yani duyuyor olduğunu kabul etsin. Gerçi hem kendi söylemekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.

Kendine ait has âlemine kişinin kendi varlığında ve kendisi ile beraber arkasında namaz kılan melaikeye imam olacak olursa o musalli için yani namaz kılan için muhakkak namazda rütbe-i rasul hasıl olur. İşte o irfan ehli yalnız başına namaz kılıyor iken, risalet makamındadır, rasullük makamındadır. Hakk ile arkasındaki cemaat arasında mabeynci, haberci olmuş olur. Ve rütbe-i resul ise, yani risalet rütbesi ise Allah Teâlâ'dan vekildir. Zîrâ hadîs-i sahîhde vârid olmuştur ki: Münferiden namaz kılan kimse şübhesiz imamdır. Bu İbrahimiyet mertebesinde makamında başlıyor. Hani ayet-i kerimede diyor ya اِنَّ اِبْرَهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا 16/120 “Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi... Allah'a itaatkârdı... Hanîf'ti” O başlı başına bir ümmettir” aynen bahsettiği hadise budur işte. Ümmet O’nun kendisine ait arkasındaki tahallul ettiği hullet giydiği esmâ-ül hüsna ve daha sonra tevhid hakikati içerisinden gelecek olan ervahi gaybiye çünkü biz İbrahim’in (a.s.) kendi zamanında iken gaybi olan ümmetleriydik, kendisi hayatta iken biz onun gaybi ümmetlerindendik. Ve arkasında namaz kılan bizlerdik. O tek olduğu halde imam idi, Rasul idi tevhid-i ef’al mertebesinin ve arkasından gelen takip edenlerin hepsi daha o günden onun cemaati idiler.

Fatiha-ı Şerifi okuduğumuz zaman اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 1/2 her cümlesinden yani manasından bir latif varlık oluşuyor. Onları biz oluşturmuyoruz biz sadece bir abdest alıyoruz, sonra namazın rükünlerini uyguluyoruz, bir kimse ben bu idraklerle namaz kılamıyorum o halde kılmayayım diye bir seçeneği yoktur, olsun ne tür olursa olsun, yeter ki ikame edilsin o namaz. Bir gün öyle olur bir gün böyle olur. Cenab-ı Hakk bakarsın bir gün açar perdelerini gerçek musalli olur kişi bu tatbikatları yapmazsa onu yapamaz.

Eğer musallinin kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız lisânı zâkir, zikir eden olursa, yani namazdaki sözler dilinde olursa Hak yalnız lisânının celisi arkadaşı olur, hani beni zikredenin celisi olurum diyordu ya kalbinin celisi, arkadaşı, oturanı olmaz. Ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Yani namazda okunan Kur’an’ın ve içinde bulunan dualardan başkalarıyla yani izin verilmiş ettehıyyatü, salavatlar gibi onlardan başka bir şey söylerse namazı bozulur. O halde hani bazıları diyor ya benim ırkım dilim Türk, ben Türkçe namaz kılarım, Türkçe ibadet ederim, tamam edersin de namaz kılmış olmazsın, kişi Türkçe dua eder, her millet kendi lisanıyla dua eder ancak bu namazda geçerli değildir.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.”hadîs-i şerifinde “hubbi” (sevdirildi) sığasını mechûl olarak, hazır olmayan îrâd buyurup üç şeyin kendisine cenâb-ı Hak'tan sevdirildiğini beyân eylediği gibi; “cuilte” (kılındı)sığasını dahi keza mechül olarak îrâd edip, namazda vâki' olan kurret-i aynin kendi tarafından değil, Hak tarafından mec'ul olduğunu beyân buyurdu. Yani namaza olan muhabbetinin sevgisinin kendisi tarafından değil Hakk tarafından olduğunu beyan buyurdu.

Ve ca'li kendine nisbet etmedi. Yani “ben sevdim” demedi Çünkü Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, yani namaz kılan kimseye olan tecellisi musallînin sun'uyla değil, belki Hak canibinden vâkı'dır. Yani birisinin namaza durduğunu düşünün veya herhangi birinin ona Hakk’ın tecellisi vardır, özel tecellisi vardır. Neden çünkü o musalli, namaz kılan özel olarak rabbının huzurunda durmaktadır. Bütün günlük işlerini bırakmış, dünya kelamı dünya işi yapmadan sadece kendine bildirilen sözleri söylemek üzere Hakk’a raci olmuş, dönmüş durumda olduğundan işte bunun için de musalliye olan tecellisi musallinin sun’uyla değil, yani musallinin çalışmasıyla sanatıyla işiyle değil, belki Hakk canibinden vakidir. Yani Hakk yönünden de musalliye yönelişi vardır Hakk’ın.

Musallîye râci' olan şey, ancak Hakk'ın tecellîsini kabule isti'dâddan ibarettir. Yani namaz kılana raci olan dönecek olan şey Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Yani kul namazını kılıyorken abd kendisine Hakk’ın tecellisini alacak kabul edecek durumda olması lazımdır. Namaza gaflette olmaması lazımdır. Musalliye raci olan şey musalliye dönen şey ancak Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Nitekim bir kimse kendi mukabilinde bulunan âyîneye mütecellî olsa, onda meşhüd olan suret âyîne tarafından değildir, belki bakan tarafındandır.

Hakk ile kul arasında bir başka taksim daha vardır, Tafsili

budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emr ettiği gibi هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbar buyurdu.

Yani هُوَ الَّذِى o öyle bir Allah ki يُصَلِّى عَلَيْكُمْ sizin üzerinize salat etmekte, hani اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bu ayet-i kerime öncekinin bir başka cephesi, ki insanoğlunun ne kadar yüce bir varlık olduğunu bu iki ayet-i Kerime ve benzerleri açık olarak belirtmektedir. عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ Ve melekler de sizin üzerinize yusalludur, peki niçin لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ benlik ve nefis zulumetinden, اِلَى النُّورِ aydınlık âleme çıkarmak için, وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا Allah mü’minlere rahimdir, ayet-i kerimesinde bizim üzerimize musalli olduğunu beyan ve ihbar buyurdu.

Şu halde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râci'dir, dönüktür. Hak bize namaz kılan (musallî) olduğu vakit kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Yani Hakk bizim üzerimize musalli olmaktadır. Bu şekilde de Âhir ismiyle bu tecelli etmektedir.

Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-ı mu'tekad hakkıdaki tafsilât Fass-i Şuaybî'de mürur etti. İmdi mu'tekıdin i'tikâdı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan, hayalinde olan Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'dır yani يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ bahsedilen ayet-i kerime ile Binâenaleyh biz Kıblemizde tahayyül ettiğimiz ilâh-ı mu'tekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Âhir bizim için hâsıl olur.

Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette sonraki oluruz. Yani namaz kılmak için evvela Hakkı tahayyül ettik, yani Hakk için zaten abdest aldık, temizlendik, namaza durmaya çalıştık Hakk için yani Hakk’ı tahayyül ettik evvela. Çünkü evvela Hakk’ı tahayyül ettik sonra musalli olduk. Yani namaz kılıcı olduk. Bu suretle elbette muteahir oluruz, yani son oluruz.

Nitekim bize namaz kılan olan ilâh-ı mu'tekadin bu ism-i Âhir ile namaz kılan olduğu yukarıda zikr edilmiş idi, (burada iki bölümü anlatıyor birincisi Hakk’ın ahır olduğunu ne sebeplerden olduğu) Şu halde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecelli eden olur.

Zîrâ gerek âlem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiç bir suret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zahir ve tecelli eden olmasın. Ve namaz kılanın ism-i Âhir makamında tahakkukundan nâşîdir ki, ona "musallî" denilmiştir. Bakın burada musallinin gerçekten ne demek olduğunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Zîrâ "namaz kılan (musallî)" lügatte "at yarışında halbede, ya'nî mahall-i müsabakada, yani müsabaka mahallinde birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye bu isim verilir, musalli. At yarışlarında ikinci olana musalli denir.[48] “ İz- -T-B- ”