Bel yurîdu kullu-mri-in minhum en yu/tâ suhufen muneşşera(ten)
Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor.
Bu ayet, inkarcıların Allah'tan beklentilerini ve bu beklentilerin temelsizliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'yürîdü', 'imriʾin' ve 'suhufen munaşşaraten' kelimeleri, onların ilahi vahye karşı takındıkları kibirli ve materyalist tutumu semantik olarak vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'râde' fiilinin 'bir şeyi talep etmek, arzu etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yürîdü' kelimesi, inkarcıların kendilerine özel olarak açılmış sahifeler verilmesi yönündeki haksız ve kibirli taleplerini dile getirir, bu da onların vahye karşı samimiyetsizliğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irâde'nin, bir şeyi elde etme yönündeki kesin azim ve meyil olduğunu ifade eder. Ayetteki 'yürîdü' kelimesi, her bir inkarcının, kendi şahsi arzularına uygun bir mucize beklentisi içinde olduğunu, bu beklentinin ise ilahi iradeye aykırı bir talep olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'imriʾ' kelimesinin 'insan' anlamına geldiğini ve genellikle belirli bir kişiyi işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'küllü imriʾin' ifadesi, inkarcıların her birinin, kendi şahsi tatminleri için özel bir mucize beklentisi içinde olduğunu, bu beklentinin ise toplumsal bir hakikat arayışından ziyade bireysel bir kibirden kaynaklandığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'imriʾ' kelimesinin 'erkek' veya 'insan' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, her bir inkarcının, kendi nefsine düşkünlüğü ve vahyi kabul etmek yerine kişisel bir ayrıcalık talep etme eğilimini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahîfe' kelimesinin 'üzerine yazı yazılan yayılmış şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'suhufen' kelimesi, inkarcıların, peygamberin getirdiği Kur'an'ı kabul etmek yerine, kendilerine özel olarak gökten inen, açılmış yazılı belgeler talep etmelerini ifade eder. Bu, onların vahyin evrenselliğini reddedip kişisel bir ayrıcalık arayışında olduklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sahîfe'nin 'yazılı kağıt parçası' olduğunu ve çoğulunun 'suhuf' geldiğini açıklar. Ayetteki 'suhufen' kelimesi, inkarcıların, Allah'ın gönderdiği genel vahiyden ziyade, her birine özel olarak hitap eden, elle tutulur, açılmış yazılı belgeler beklentisi içinde olduklarını, bu beklentinin ise onların iman etme konusundaki samimiyetsizliklerini ve materyalist yaklaşımlarını ortaya koyduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'neşr' fiilinin 'yaymak, açmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'munaşşaraten' kelimesi, inkarcıların talep ettiği sahifelerin sadece var olması değil, aynı zamanda kendilerine kolayca okunabilecek ve anlaşılacak şekilde açılmış, serilmiş olmasını istediklerini ifade eder. Bu, onların vahyi anlama çabasından ziyade, hazır ve zahmetsiz bir mucize beklentisi içinde olduklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'neşr'in 'bir şeyi kapalı halden açığa çıkarmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'munaşşaraten' kelimesi, inkarcıların, kendilerine sunulacak sahifelerin herhangi bir çaba gerektirmeden, doğrudan ve açık bir şekilde anlaşılır olmasını talep ettiklerini vurgular. Bu durum, onların iman etme sorumluluğunu üstlenmekten kaçınarak, her şeyi hazır bulma arzusunu yansıtır.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.