Kellâ(s) bel lâ yeḣâfûne-l-âḣira(te)
Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
Yok, yok onlar ahiretten korkmuyorlar.
Bu ayet, inkarcıların ahirete karşı takındıkları umursamaz ve korkusuz tavrı ele almaktadır. Temel olarak 'korkmak' ve 'ahiret' kavramları üzerinden, onların bu dünyadaki eylemlerinin sonuçlarına karşı duyarsızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف), bir şeyin kötü sonucunu beklemekten kaynaklanan bir endişe halidir. Ayetteki 'lâ yehâfûne' ifadesi, inkarcıların ahiretin azabından ve hesap gününden kaynaklanacak kötü sonuçları umursamadıklarını, ondan çekinmediklerini gösterir. Bu, onların ahirete imansızlıklarının bir tezahürüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Havf (خوف) kelimesi, burada mecazi olarak, ahiretin gerçekliğine inanmamak ve dolayısıyla onun getireceği cezalardan emin olmak anlamında kullanılmıştır. Onlar, ahiretin varlığını inkar ettikleri için ondan korkmazlar, zira var olmayan bir şeyden korkulmaz.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'havf' kavramı, genellikle Allah'tan veya O'nun azabından duyulan saygılı korkuyu ifade eder. Ancak bu ayetteki 'lâ yehâfûne' ifadesi, bu tür bir korkunun tamamen yokluğunu, yani ahiretin varlığına ve sonuçlarına karşı tam bir kayıtsızlığı ve inkarcılığı belirtir. Bu, onların ahlaki ve dini sorumluluktan kaçışlarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âhiret (الآخرة), 'sonra gelen' anlamına gelen 'âhir' kelimesinden türemiştir ve dünya hayatından sonraki ebedi hayatı ifade eder. Kur'an'da sıkça dünya (الدنيا) kelimesinin zıddı olarak kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, inkarcıların dünya hayatına odaklanıp, ölümden sonraki hesap ve ceza yurdunu göz ardı etmelerini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Âhiret (الآخرة), Allah'ın kullarını hesaba çekeceği, amellerine göre mükafat veya ceza vereceği son duraktır. Ayetteki 'lâ yehâfûne' ile birlikte kullanılması, onların bu nihai yargı gününe karşı duyarsızlıklarını, onun gerçekliğini kabul etmeyişlerini ve dolayısıyla onun sonuçlarından korkmayışlarını açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Âhiret, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve dünya hayatının geçiciliğine karşılık ebedi ve gerçek hayatı temsil eder. Bu ayetteki 'ahiretten korkmazlar' ifadesi, inkarcıların Kur'an'ın temel dünya görüşünü reddettiklerini, yani dünya hayatını tek gerçeklik olarak gördüklerini ve ölümden sonraki yaşamın varlığını inkar ettiklerini gösterir.
Müddessir Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyeti kerimenin zâhirine baktığımız zaman ahretten korkmayanlar cehennem ehlidir. Gafletle Hakk’tan uzakta olarak perdeli bir yaşam sürüp, yaptıklarının ahirlerinde yani sonlarında bir karşılıkları olacağını düşünmeden yaşadıklarından aslında onlar ahiretten korkmuyor denmiştir.
Bir de bu âyeti Yunus suresi 62. Âyet ile değerlendirmeye çalışalım,
أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {يونس/62}
(YUNUS 62) – (E la inne evliyaellahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun)
(10/62) – “Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”
Bu âyette de görüldüğü üzere “Ehlullâh”a yani Allah (c.c.) ehli olana korku yoktur deniliyor. Ehli Beyt bilindiği gibi hane halkıdır. Bir evde oturana ehli beyt tabiri kullanılmaktadır. Öyle ise Ehli Allah’a, Allah ile birlikte yani Allah’ın hane halkı olanlara korku yoktur. Kudsi hadiste “Benim velilerim kubbelerim altında gizlidir” buyurmuştur. Cehennem ehli nefsi emmâreleri ile gaflet halinde hayâli ve vehimi bir hayat neticesinde her türlü tasvip edilmeyen işi yaparak sonlarından korkmamaktırlar. Allah ise ehli olanların korkusuna kefil olmaktadır. Peki, bu hale nasıl ulaşılır. Bu korku cennet ya da cehennem korkusu değil, bilakis Cenâb-ı Hakk’a karşı nezaketsizlik yapma korkusu ile ulaşılır. Böyle bir yaşantı içinde olanında Allah cc. korkusundan daha bu dünyada emin kılmaktadır. Allah ehli de ahret-ten yani sonlarından korkmuyordur. Daha bu dünyadayken “ahir” lerini, sonlarını korkusuzca yaşamaktadırlar. Bu manaya daha iyi nüfuz edebilmek için Müddesir sûresi 53 ayeti incelemeye çalışalım.
كَلَّا Kella, Hayır,
Kef, Şedde ve Lâm Elif harflerinden oluşmaktadır.
Ke: Kün-ol ve Sen,
Şedde Şiddeti,
Lâm, Uluhiyyet, Bu şiddetin Uluhiyyet aynasına yansıması,
Lâm Elif; La okunuşu ile yokluğu ifade eder…
Senliğin yani Hakk’tan ayrı zannettiğin benlik perden ortadan kalktığında şiddetle İbrâhîm (a.s.) gibi “heyeman” ve yani şiddetli aşk ile Hakk ile ve Hakk da sen ile tahallül etmiş yani karışmış olur. Aslında karışan, giren, çıkan bir şey yoktur. Aslında hakikatta olanın idr3ak edilmesidir. Burada ortaya çıkan “La” yok ile kişi kendi varlığının yokluktan başka bir şey olmadığını anlar.
بَل Bel, Doğru, hakîkat ve Evet,
Be; İle birliktelik Risâlet mertebesi,
Lâm; Halkiyet,
Sükün: Sekine hali, Sakin olma…
İşte bu hâl ile “Be” risâlet mertebesi idrak edilir… “Lam” harfi sükün ile olmasının sebebi “Uluhiyyet” Hakîkat mertebesine ulaşan kişinin Hakk’ta fani olması Fenâfillah hâli diyebiliriz. Burada bahsedilen ve daha önce ki halleri kişi ancak mürşidin bünyesinde bulabilir.
لا La; Yokluğu ifade etmektedir. Tersten okunduğunda Elif Lam ile “El” hükmüne gelmektedir.
Burada ki yokluk, Hakk’ın varlığında bulunan batın-i yokluktur. Lam Elif’in Lâm’ından Elif’e ulaşılabilirse kişi Bakâbillaha ulaşabilir.
İşte Fenâfillah ve Bekâbillah’a ulaşmış olanlar için korku yoktur. Kendi varlıkları kalmamıştır.
“Lâm Elif te ki Elif’’e ulaşıldığı zaman bu anlatılanlar ilm’en kişinin kendi varlığında olan ve özünde yaşadığı oluşumlardır. Başka bir yerde olduğu hükmü çıkarılmasın. “La” “El” yani Ehadiyet ve Ulûhiyyet mertebelerini oluşturur. Yokluk, Ehadiyet ve Ulûhiyyet yani Bekâbillah ve Fenâfillah ile Hakk’ani varlık olur.
“La” dan önce birde “Bel” vardı… Sükûn halinde duran “Lâm” Hallkiyet lamı olmaktadır. Halk’ın kendi kendine bir varlığı yoktur. Bunu harekete geçiren Hakk’tan başkası değildir. İşte kendi varlığında ki Ulûhiyyet harekete geçtiği zaman bu lâm harfide harekelenip özü, dudaklarında ki sözlerinden dökülür. Ve taliplilere hakîkatleri anlatmaya başlar.
“Kella” bu kelimede Ell, Şedde ve Kef olmakdadır…
Ell ile biat yapılan ve yapan ile Ell hükmünü şiddetli bir biçimde Allahu Ekber ile senliğini yani Nefsi Emmâre ve Nefsi Levvâmeyi biat edenlere kestirmektedir.
Efendi Babamız ile yapılan bu biatla evlâtlarının da Hakk’ani bir yaşam ile hayatlarını sürdükleri müddetçe Nefsi Emmâre ve Nefsi Levvâmelerini kesip ahirlerinden korkmamaları bir müjde olarak bu âyette verilmiştir. İnşeAlllah…
Sure sayısı 74 ve âyet sayısı 53 tü… Bilindiği gibi 53 “NC” sayısal değeri ve Necdet’in baş harfleridir.
Nusret sayısal değeride
Nun: 50, Sad: 90, Ra: 200, Te: 400
50+90+200+400= 740
Sıfır kalktığı zaman kalan kalan 74 tür…
Sûre ismi Müddesir, Örtüsüne bürünendir. Sûre, suret… Âyet işarettir.
Ahir, bâtın örtüsüne bürünen Nusret Babamız’ın sûreti, 53 “NC” Necdet zâhir işaretindeyim korkmayın der gibidir.
Mevlânâ hazretleri de, “Beni kabrimde aramayın sevenlerin gönlündeyim” demiyor mu?
Bu âyet ile 53. Âyetler çalışmamız bitmiş oluyor. Gönül isterdi ki daha fazla şeyler yazalım. Ama bize verilen saha da sınırlıdır. Bu çalışmayı okuyan kardeşlerimizin ufuklarını açıp yeni çalışmalara ve sahalara yöneltebilirsek ne mutlu bize…
Efendi Babamızın mail-leride sık sık yazdığı şu duâyı burada zikredlim.
Cenâb-ı Hakk bütün dünya ve ahret işlerinizi kolaylaştırsın. İnşeAllah.
Kûr’ân-ın daha iyi anlaşılabilmesi için Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni KONUK şerhi, İshâk Fassı’ndan bir bölümü buraya almaya uygun gördüm. M… D…
Ve bizim dediğimiz şeyi, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir. Çünkü, Allah'tan sakınan için, Allah Teâlâ furkân kılar. Ve o da, onun sebebiyle kulun Rabb'inden ayrıldığı şeyde, bu meselede bizim bahsettiğimiz furkân gibidir. Ve bu furkân da furkânın en yükseğidir (44).
Bilinsin ki, ilk taayyün ve ikinci taayyün ve rûhlar âlemi ve
misâl âlemi ve şehâdet âlemi ortağı ve benzeri olmayan bir mutlak vücûdun tenezzülünden husûle gelmiş olan îtibâri mertebelerdir. Ve bu tenezzül de celâ yâni kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün ve isticlâda yâni ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyününde kemâl içindir. Halbuki celâ ve isticlâ kemâli bu şehâdet mertebesinde açığa çıkan insân-ı kâmilin vücûdu ile tamamıyla hâsıl olmuştur. Bundan dolayı "insân-ı kâmil" mertebesi, mutlak vücûdun tenezzül mertebelerinin altıncı mertebesi olduğundan, insân-ı kâmil kendi nefsinde bütün hazret mertebelerini toplamış olur. İşte böyle, ilâhi ve varlıksal hazret mertebelerinin hepsini ihâta etmiş olup ilâhi sûreti ve halk ediliş sûretini toplamış olan insân-ı kâmil, kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir.
Ve bütün eşyâyı nefsinde toplamıştır. Ve eşyâ onun vücûdunda biribirine bağlıdır. Bundan dolayı bir hazretin bütün hazretleri toplamış olması ve o bir hazretten ve o hazretteki sûretten gâfil olmayan bir kâmil ârifin, hazretlerin hepsini ve o hazretlerdeki sûretleri muhafaza etmesi işinin esasını zevkan yânî bizzat hakîkatini idrâk ile yaşayıp müşâhede eden kimse, ancak kendi nefsinde Kûr'ân olan kimsedir.
Ammâ ittikâ edenlerin yâni sakınanların hâline gelince Allah Teâlâ böyle bir ittikâ eden ârif için furkân kılar; yânî onun kalbine Hak ile bâtıl arasını ayıracak bir nûr koyar. Ve o nûr ile “câel hakku ve zehekal bâtıl” yânî “Hak geldi, bâtıl yok oldu” (İsrâ; 17/81) hükmünce hálkı Hak'tan ayırır. Oysa "ittikâ yânî sakınma" dediğimiz şey farkın aynıdır: Çünkü ittikâ eden kimse, mahlûkun sıfâtını Hakk'a isnâd etmekten çekindiğinden Hak'la hálk arasını ayırır; yânî halk ve Hak için ayrı ayrı birer vücût isbât eder. Şimdi takvânın yânî çekinmenin üç mertebesi vardır:
Birincisi: Avâmın yânî sıradan insanların takvâsıdır ki, Hakk'ın yasak ettiği şeylerden sakınma ve çekinmedir.
İkincisi: Havâssın takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve kötülenmişi Hakk'a isnâd etmekten sakınmadır.
Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın takvâsıdır ki; zâti ve sıfati
ve fiili olarak Hakk'ın vücûdundan başka bir vücût isbâtından çekinmektir
Ve takvânın bu üç mertebesi cem’ yânî toplayıcı makâma ulaşmazdan öncedir. Yânî seyr-i fillâh, Allah için seyirdedir. Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdân sonra bakâ" vaktinde, yânî cem’ makâmına ulaşıp "fark"a geldikten sonra olan takvâdır.
Ve takvânın her mertebesinde bir furkân, yânî Hakk'ı halktan ayırmak vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur. “İn tettekullâhe yec’al lekum furkânen” yânî “Allah’tan ittikâ ederseniz sizi furkân sâhibi kılar” (Enfâl, 8/29). Ancak bütün mertebelerin hakkını îfâ eden kâmil vârisin furkânı diğerlerinin furkânından erfa'dır, yânî yüksektir. Çünkü bu mertebede Hak, ilâhi toplayıcılığı ile kulda zâhir ve kul da o toplayıcılığa görünme yeri olduğu halde, Hakk'ın zâtî zorunluluğu, kulun zâtî fakrı ile ayrılır.
Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olân kâmilin bu furkânı da, kulun Rabb'inden ayrılması husûsunda bu meselede bahsedilen furkân gibidir. Sonuç olarak, ârif "cem" mertebesinde Hak'tan ayrılmış değildir. Örneğin demir, ateşte kıpkırmızı olur ve ateş sıfatıyla vasıflanır. Bu hal demirin ateş ile cem’ mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Ancak ârif bu "cem"' makâmından "fark" makâmına tenezzül ettiğinde Hak'la hálk arasındaki farkı isbât etmek için hálk edilmişlik sıfatlarından bir sıfâtla, örneğin vücûtta ve taayyünde Hakk'a "iftikâr yânî muhtac oluş" sıfâtı ile vasıflanmış olup ubûdiyyet makâmında sâbit-ayak olur.[56] “ İz- -T-B- ”