Ve zanne ennehu-lfirâk(u)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
Can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anlar.
Bu ayet, ölüm anında ruhun bedenden ayrılışını ve bu ayrılığın kesinliğini ifade eder. 'Zann' kelimesi burada kesin bilgiye yakın bir anlam taşırken, 'firak' ise geri dönüşü olmayan bir ayrılığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann' kelimesinin hem kesin bilgiye yakın kanaat hem de şüphe anlamına gelebileceğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, ölüm anında kişinin ayrılığın kesinliğini idrak etmesi anlamında, kesin bilgiye yakın bir kanaati ifade eder. Kişi, artık ayrılığın kaçınılmaz olduğunu 'bilir' veya 'kesin olarak anlar'.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'da 'zann' kelimesinin bazen 'yakîn' (kesin bilgi) anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de kişinin ölüm anında ayrılığın kesinliğini idrak etmesi, bir şüphe değil, bir gerçeklik olarak algılaması söz konusudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann'ın Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşısa da, bazen 'yakîn'e yakın bir anlamda kullanılabileceğini belirtir. Bu ayetteki 'zann', ölüm anında kişinin içinde bulunduğu durumun kesinliğini, yani ayrılığın kaçınılmazlığını ifade eden bir idrak halidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'enne'nin te'kid (vurgulama) edatlarından olduğunu ve kendisinden sonra gelen cümlenin kesinliğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'enne', ayrılığın (firak) kesin ve kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak, kişinin bu gerçeği idrak etmesinin şiddetini artırır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'enne'nin ismini nasb, haberini ref eden ve cümleye kesinlik anlamı katan bir edat olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, kişinin ölüm anında ayrılığın kesinliğine dair zannının, yani idrakinin ne denli güçlü ve şüphesiz olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'firak' kelimesinin 'ayrılık' anlamına geldiğini ve bu ayetteki bağlamda ruhun bedenden ayrılması, yani ölüm halini ifade ettiğini belirtir. Bu ayrılık, geri dönüşü olmayan, kesin bir kopuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fark' kökünden türeyen 'firak'ın, iki şeyin arasını açmak, ayırmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'firak', can çekişen kişinin ruhunun bedeninden ayrılması, dünya ile bağlarının kopması ve ahiret yolculuğuna çıkması anlamında kullanılır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'firak'ın 'ayrılık' ve 'kopuş' anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'firak', ölümle birlikte gelen kesin ve geri dönülmez ayrılığı, yani ruhun bedenden ayrılışını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'firak' kelimesinin Kur'an'da genellikle bir kopuşu, bir sonu ifade ettiğini belirtir. Kıyâme Suresi'ndeki bu ayette 'firak', dünya hayatının sonu ve ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen nihai ayrılığı sembolize eder.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anlar.” (75/28)
Mealen bu şekilde olmakla beraber âyete şu şekil ma’nâ verilebilir.
Ve Muhakkak ki fark âleminde zannetti, zannı ile beraber oldu… Peki neyin zânnında, firakında ayrılığında kaldı… أَنَّهُ “Enne-hu”, Mukkakki onun, Hu’nun hakikati olan A’maiyyetten uzak kaldı... “Küntü Kenzen Mahfiyyen” Ben gizli bir hazine idim hakikatinin farkında ve zannında kaldı.
Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile, Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)
(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.)
“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zât-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.
“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.) ifadesi ile, â’maiyyetinin hakîkatini bildirmektedir.
“Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi ile Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen sıfatının(hub) muhabbet sıfâtı olduğunu bildirmektedir.
“En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel olduğunu bildirmektedir.
(Fe halektül halke) (Mükevvenât-halkı, halk ettim.) İfadesiyle Ulûhiyyetinden halkıyyetine olan tenezzülünü ve halkıyyet sıfâtını bildirmektedir.
(li uğrafe bihi.) (Halk ve mükevvenatımdan yola çıkarak bana arif-bilici, olmanız için… Bu halkıyyet ve tenezzülü itibariyle Onu tanımağa çalışarak gelinen yoldan tekrar geriye dönmek için.
(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) İfadesinde, görüldüğü gibi (Zât-ı Mutlak) üç def’a Zâtından, Ahadiyyetinde olan İnniyyetinden, (Ben) diye bahsetmektedir. Çünkü bu mertebede daha henüz kendine bir isim ve vasıf vermemiştir. Ayrıca bu bahsedişin gizli bir bahsediş olduğunu da bildirmektedir.
Bu gizlilikten ilk ortaya çıkardığı“ hûbbiyyet sev gi” sıfâtıdır. Bu sıfâtın gayesi, kendinin bilinmesi ve bunu sevmesidir. Eğer bir sevgi kontrolsuz olursa “Cemâl” iken “Celâl”e dönüşür, belirli bir zaman sonra o sevginin dışında kalanlara olan düşmanlığı doğurur.
“Bilinçsiz çok sevgi zıddı olanlara düşmanlığı getitir.” Denmiştir. Genelde zıt guruplarda görülen düşmanlık, kendi gurubuna çok bağlılıktan o sevgi hûbbiyyetten kaynaklanmaktadır. İşte bu duruma düşmemek için sevgi ve muhabbetin irfaniyyet’e ihtiyacı vardır.
Hadîs-i Kûdsî de; evvelâ gizlilik sonra “hûb-muhabbet” sonra Âriflik-tatbikatlı bilinç, sıralanmıştır. Daha sonra da “halkıyyet” sıfatı belirtilmiştir.
İşte bu Hadîs-i Kûds-î de belirtilen “Hûb-muhabbet” bu âlemlerin aslî kaynağı olmuş ve her zerre de halkıyyet kudreti ile faaliyyete geçmiştir ve ayrıca feza dokusunun da ana kaynaklarından başlıcası olmuştur. Hakîkat-i Muhammed-î bu hûbbiyyet kaynağı üzere programlanmıştır.
Bu âlemlerde ilk faaliyete geçen sıfat-ı İlâhiyye hûbbiyyet yâni, muhabbettir. Bu ilâhi Hûbbiyyet’in zuhur mahalli ise Hakîkat-i Muhammed-î dir. İşte bu yüzden diğer bir Hadîs-i Kûds-î de bildirilen, (Levlâke) dir. Yâni (Eğer sen olmasaydın,) Bu ifadenin içinde gizli olan çok büyük bir hûbbiyyet-sevgi vardır. İkinci def’a (levlâk) gene “eğer sen olmasaydın”(lemâ halektul eflâk) “bu âlemleri halketmezdim” haberinde Cenâb-ı Hakk-Zât-ı Mutlağın, Hakîkat-i Muhammediyye ye ne kadar Hûb-Muhabbet ettiği açık olarak görülmektedir.
Hakîkat-i Muhammediyyenin, nokta zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin de işte bu yüzden lâkabı (Habib) Ullah’tır. Zât-ı Ulûhiyyet’in Hûbbiyyet deryasının ilk coştuğu ve aktığı Hakîkat-i Muhammed-î deryasıdır, işte oradan da bütün âlemlere zuhur yerleri itibariyle dağıtılmaktadır.
Hakîkat-i Muhammed-î bütün âlemleri kaplayan muhteşem bir programdır. Ve İnsânlık bölümü dünya tarihi sahnesinde Âdem (a.s.) ile uygulanmaya başlanan bir süreçtir.
Bu uygulamada görülen bütün İlâhî toplum önderleri! Peygamberler, Hakîkat-i Muhammed-î nin kendi mertebelerinden zuhurlarıdır. Yâni kendilerine ait bir varlıkları olmayıp Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizde kemâlini bulan (İnsân-ı Kâmil) mertebesinin diğer Peygamberler önce, kendi mertebelerinden zuhura getirişleridir. Yâni hangi Peygamber ve velî yeni olarak ne getirmişse onların hepsi Hakîkat-i Muhammedî’nin zuhur mahalli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) o isim ile o mertebeden ve o özelliği ile zuhura çıkmasından başka bir şey değildir.
Hakîkat-i Muhammed-î programı içerisinde İnsânlık bilinç ve sahnesinin başlamasında ilk faaliyyet gösteren mahallin Âdem ismi ile anıldığını görüyoruz. İşte bu husus diğer bir ifade ile Hz. Muhammed’in varlığında mevcut olan bu hakîkatin Âdem ismiyle ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.[182]
İşte bu programın kendi varlığında gizli olduğunu farkedemedi ve hayal ve zannında kalarak, Âdem-i hakikatleri kendi beden arzında faaaliyete geçiremedi…
Burada 23. Âyette geçen mesnevî şerif beyitinin bir kısmına tekrar göz atmakta fayda vardır.
3197. Mâdemki sana nakşın firakı şedîd gelir, acaba onun nakkaşından ayrılık ne şedîd gelir?
Ya’ni, dünyâ sûretlerini nakşeden Hak’dır ve sen bu nakışlarda nakkaş olan Hakk’ın cemâlini müşâhede edemeyip nakışları bağımsız varlıklar zannederek, onların “ayn’larının lezzet-i müşâhedesine daldın ve cemâl-i Hak’dan gafil oldun; ve sana bu nakışların “ayn”larından ayrılmak şedîd ve zor geldi. Halbuki âhiretin en büyük lezzeti ve zevki cemâl-i Hakk’ın müşâhedesidir.[183]
وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ {القيامة/29}
(Velteffetis sâku bis sâk.)