Ve kîle men(se) râk(in)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
"Tedavi edebilecek kimdir?" denilir.
Bu ayet, ölüm anındaki çaresizliği ve son nefeste duyulan ümitsizliği 'raq' kökünden türeyen 'râkın' kelimesiyle vurgulayarak, can çekişmenin ve son anın dehşetini dilbilimsel olarak tasvir etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavl' (قول) kelimesinin genel olarak 'söz' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bazen bir durumun veya halin ifadesi olarak da kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 've kîle' (وَقِيلَ) ifadesi, ölüm anında hissedilen çaresizliğin ve 'çare bulan yok mu?' sorusunun, o anki durumun kendiliğinden ortaya koyduğu bir ifade olduğunu gösterir, sanki durumun kendisi konuşuyormuş gibidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kavl'in (قول) sadece dille ifade edilen sözü değil, aynı zamanda bir inancı, bir görüşü veya bir durumu da ifade edebileceğini açıklar. Ayetteki 've kîle' (وَقِيلَ) ifadesi, ölüm döşeğindeki kişinin veya etrafındakilerin, o anki çaresizlik ve ümitsizlik içinde 'kurtarıcı' arayışını dile getiren bir 'hal dili' olarak yorumlanabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'râkî' (راقٍ) kelimesinin 'rukye yapan, yani şifa için okuyan' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, can boğaza geldiğinde, artık hiçbir rukyenin veya tedavinin fayda etmeyeceği, canı kurtaracak bir 'râkî'nin bulunamayacağı anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'râkî' (راقٍ) kelimesinin mecazi olarak 'canı yukarı çeken, ruhu çıkaran melek' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki 'men râkın' (مَنْ رَاقٍ) sorusu, 'bu canı kim çıkaracak?' veya 'bu canı kim kurtaracak?' şeklinde bir çaresizliği dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rukye' (رقية) kelimesinin 'yükselmek' ve 'şifa için okumak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Râkî' (راقٍ) ise bu fiili yapan kişidir. Ayetteki 'men râkın' (مَنْ رَاقٍ) ifadesi, ölüm anında canı kurtaracak, hastalığı iyileştirecek veya ruhu bedenden çıkaracak bir 'yükseltici/şifacı' arayışını, ancak bu arayışın boşuna olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'şifa' ve 'kurtuluş' kavramlarının genellikle Allah'a atfedildiğini belirtir. 'Râkî' (راقٍ) kelimesinin bu ayetteki kullanımı, ölüm anında Allah'tan başka hiçbir gücün canı kurtaramayacağını, dünyevi 'şifacıların' veya 'kurtarıcıların' acizliğini dramatik bir şekilde ortaya koyduğunu gösterir.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Tedavi edebilecek kimdir?" denilir.” (75/27)
Mesnevî-i şerifin ilk cildi ilk 18 beyitten sonra ruh padişahının nefis cariyesini satın alması padişahın bu cariyeye aşık olması ve daha sonra bu cariyenin hastalanarak padişahın üzüntüye gark olması ve bir tabib aramaya başlaması ile kendisine rüyasında hazık (usta) bir tabib gösterilmesi ve bu tabibin padişah ile buluşması ve bu tabibin cariye teşhis koyması ve tedavi etmesi ile başlar.
Aslında âyette “Men-kim” kimlik-hüviyyet esmâ-risâlet mertebesini bildirmektedir. Eğer kişi ihtiyari ölme gayreti içine girmişse ve Allah’ın resülü zâhiren bu âlemde ise davetini duyması ve tabii olması lazımdır. Eğer zamanızda ise ki bize şu an lazımdır. Resülûn, resülü olan bir usta tabibin tedavisi altına girmelidir.
Ama güneş artık bu işi için batıdan doğmuş, mecburi ölüm ulaşmışsa yapılacak bir şey kalmamıştır. Yapabileceği tek şey nefis firavunun bedenen imanı kurtarmak olabilir. Bedeni bu şekilde muazzeb olmaktan kurtulabilir. Ama hakiki imana ulaşmasının imkanı yoktur. Tevbe kapısı artık onun için kapanmıştır.
Âyette geçen رَاقٍ “râkın” tedavi eden olduğu gibi kurtacak olan anlamındadır. Bu türkçe-yiğit, İngilizce-hero farisi-kahraman (kahr kökünden gelmedir), arapça-battal kelimeler ile ifade edilir. Tarihimizde Battal gazinin, İslâm tarihinde Hazreti Ali’nin kahramanlıkları, zülfikarı ve yüz çeşit kılıç oyunu bildiği bilinmektedir. Efendimiz (s.a.v.) en büyük kahramanlığın nefis mücadelesi olduğunu bizlere bildirmiştir.
Yani anlayacağımız bu kişi zâhir ehli ise hangi millet, kavimden ise kurtarıcı olarak hayalinde üretmiş olduğu kurtarıcısı yani rabbini gözlemektedir.
Gönlüme nazar ettim;
Biri seni iyiliştirirse senin doktorun olur. Senin ile iyileşirse senin her şeyin olur… Diye fısıldamaktaydı…
Burada tıb-dili tedavi konusunda faydalı olacağını düşündüğüm bir yazıyı buraya alıyoruz.
“Nece” Eczâ, Tıp Dili (نصرت) Nusret ve (نَجدَت) Necdet bağlantısı ile oluşan bir diğer ifâde (در) “DR” doktor bağlantısı nedir onu incelemeye ve anlamaya çalışalım. Bu başlığı açtığım gün 14-3-2018 “Tıp bayramı” olması Cenâb-ı Hakk (c.c.) ve pirlerimin bu konuda bir tasdiği ve fakîri bu konuda cesaretlendirmeleri ve bu konuda ma’nevi desteklerinin üstümde olduğunu fazlasıyla hissetmemi sağlamıştır. Cenâb-ı Rabb’ül âlemin utadırmasın…
Öncelikle (در) “DR” sayısal değerine bakarsak kısaca, (4+200)= 204= 24 tür. (24) Fenâfillah/Bekābillâh mertebesi, bir yanı zûlmet karanlık, bir yanı ışk ve aydınlıktır. (24) Nûr sûresi sayısal değeridir. Tıp bayramı- nın “14, 3 ve 2-18” değerlerinin de içeren sayı gününde kutlanması “Nûr-u Muhammedi’nin ve “3” mertebeden yakîn hâlini zâhir bâtın, 18000 bin âlem de kutlandığına işâret ve bunun bu merteblerden müşâhade edildiği anlaşılmaktadır.
Bu satırları yazmadan önce ma’nâda görülen zuhûrâtta; İşyerinden genç arkadaş İd.. atelyö-terzihane gibi bir dükkânda elektirikli ızgara üstünde şişe geçmiş “Adana Kebab”ları pişiriyor ve üstünde ekmekleri ortadan ikiye ayırmış şekilde kızartıyordu. İçeride bir masada oturan kişilere servis edilmiş ve yemekteydiler. İd… bu yiyecekten yemiyor, sadece pişirme işi ile ilgileniyordu… Daha sonra dışarı çıkıyorum ve tekrar bu dükkânın içine girdiğimde, içeriyi örten perdeyi araladığımda sol tarafta Hazmi Babam rahmetullâhi aleyh bir yatakta beyaz çarçaf ve örtünün içinde istirâhat ediyor. Rahatsız olmasın diye tam dışarı çıkarken, buryun evlâdım müsâidiz gelebilirsiniz diye nâzik, naîf bir sesle, sesleniyor... Burada ma’nâdan çıkıyorum…
Belki bu zuhûrât hakkında bilgi sâhibi olmak isteyenler olabilir diye kısa bir açıklama yapalım.
Atelyö-Terzihane gibi dükkân; Hazmi Babam rahmetullâhi aleyh ve Nusret Babam rahmetullâhi aleyhin vahdetinin bulunduğu vahdet dükkânıdır. Aynı zamanda bu dükkân Efendi Babamın gençliğinde Hazmi Babam rahmetullâhi aleyhi ma’nâ da gördüğü, haydi oğlum Necdet gayret, (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” diyerek Kelime-i Tevhid-i telkin ettiği dükkândır. Anlaşılacağı üzere sevr mağarası hakîkatleri de vardır. Efendi Babam-ım yerde oluşan kömür ile yazılmış (عيد) “IYD” yazısını Nusret Babam rahmetullâhi aleyhe sorduğu zaman (عيد) “IYD”ın türkçe karşılığının “Bayram” olduğu ve Hazmi Baba rahmetullahi âleyhin Hakk’a vuslâtını bildirmek için orada zuhûr ettiğini ifâde etmişlerdir.
İdris; İlim ve Fen de ileri seviyede olan, ilk kez kâlem kullandığı için yazarların piri olan… Yazarlık ve birçok mesleğin piri olan… Cenâb-ı Hakk (c.c.), O’nu yüce bir mekâna yükselltik.[175] Buyurmaktadır. Füsûs’ül Hikem “İdris Fassı”nda bu peygamberin hikmeti hikmeti kûds’iyye olarak belirtilir. İdrîs (a.s.) ağır riyâzât ile nefsini hayvâni sıfâtlardan ve tabîat kirlerinden ve ârızî noksanlıklardan temizlemiş ve sonuçta rûhâniyyeti hayvâniyyeti üzerine üstün gelerek, madde beden kaydından çıkmış ve mir’ac sâhibi olmuş ve melekler ve saf rûhlar ile karşılıklı görüşme ve konuşmalarda bulunmuş idi. Nitekim on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve salt akıl hâline geldiği hikâye olunur.[176]
“Elektirikli Izgara” Elektiriğin “İz[177] ve Gar” ile bu mertebe sıfât mertebesidir. Elektiğin izinin Sıfât/fenâfillâh ve Ulûhiyyet mertebesi ile bağlantısıdır. Bu aynı zamanda ateştir. İdris aleyhisselâm çıktığı bu mir’actan İlyas aleyhhiselâm olarak döndüğü söylenir. Bu “Hikmet-i Ünsiyye” yakînlık hikmetidir. İlyas aleyhiselâm ateşi kontrol altına almıştır. Bu verilerden (+) yüklü olarak “Kûds” hikmeti ile Mir’acını tamamlayıp (nûr-nar-ışk) olarak yanan hikmet, (-) yüklü olarak mir’ac dönüşü ile oluşan yakînlık hâli ile yine elektiği aldığı trafoya İnsân-ı Kâmil’e akmakta ve bu şekilde bir döngü ile Hakîkât/fenâfillâh, Marifet/bekābillâh hakîkatleri oluşmaktadır, diye düşünülebilir.
İdris’in pişirdiği et ve ekmekten yememesi; Kûrb’an bayramının dördüncü gün hakîkati, bu gün kişi kendini Kûrb’an eder ve etrafına bu kûrb’anı ikram eder.
Adana Kebap; Hem etin pişirilmesi “ET” ile “ET-TÛR” ile bağlantısı vardır. “Et” kıymetli bir gıdâdır, ma’nâda sıfât mertebesi yiyeceğidir. “Şiş” ise Füsûs’ül Hikem, Hikmet-i Nefsiyye dir. Aynı zamanda Nefes hikmetidir. Ad-Ana, “Ana Esmâ”nın “Ke” (Sen”) (Bab) kapıdır. Ana esmâ (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Allah esmâsının kapısının ma’nâsının pişirilmesidir. Bunun kapısı urûc da (ا) “Elif”nüzûl tecelli de (هُ) “Hu” harfleridir. “Adana kebap” acı ve yakıcıdır. Bu ki- tâbın baş taraflarında olan “Adana” hakîkatlerinin Sıfât te-cellisi ile ma’nâsının tâliblilerinin yiyecek hâle ulaşmasıdır.
Ekmek; Ana gıdâ olan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İlllâ Allah” Kelime-i Tevhid’dir. Kelime-i Tevhidin ikiye bölünmesi ikinin ikincisi ile sıddıkiyet, yâni Hakîkat/fenâfilllâh mertebesinin kızarması yanması hâlidir.
Masa etrafında bu gıdâlardan yiyenler; Masa arştır, Arş ise Rahmâniyettir, nefesi Rahmâni hakîkatlerinin ma’nâlanması ile oluşan bu yazılardan faydalanacak olan kişilerdir.
Perdenin aralanması; Bu hakîkatlerin ve ma’nâların alındığı yerdir.
Hazmi Babam-ın beyaz örtüler içinde yatması; Bu ma’nâların Hazmi Babam rahmetullâhi aleyh ve beyaz ile safiyet, Ulûhiyyet, Fenâfillah/sıfât mertebesinin Hazm edilmesi ile bu mertebeden verildiğidir.
Hazmi Babam, evlâdım müsâidiz gelebiliriz diye nâzik ve nâif bir sesle, sesleniyor. Fakîr kendilerini ve bulundukları temsil ettikleri mertebeyi incitmekten çekiniyor. Zâhirde kendisini tanımak nasîp olmadı ama ifâdelerinden çok nâzik, beyefendi ve kim olursa olsun muâmelesi ümmetin işini öne alan birisi olduğu anlaşılıyor. Bu şekilde ifâdesi bu hakîkatler bizim ma’nâmızdan veriliyor, Ses, sesin oluşumu üfleme, nefesi Rahmâni hakîkatlerini ve Fenâfillâh “Hazm” ile oluşan ve vücûtta, İnsân ile bekâ bulan ve bunun ile oluşan “Elektirik” “Ezzâ-Eczâ” hakkında yazabilirsin diyordu, diye düşünülebilir.
“Ezzâ-Eczâ”; Amacımız eczâcılık veya bunun ne olduğu değildir. Bu ihtisâs konusudur. Efendi Babam bir gün Nusret Tura hazretlerinin yanında iken, bu işin fazla uzadığını düşünen Rahmîye annemiz rahmetullâhi aleyh sıkıştırma çocuğu deyince, Nusret Babamız yakalamışken hapları yutturuyorum diye cevap vermiştir. Sâlike verilen dersler veya durumuna göre yapılan değişik tavsiyeler, doktorun verdiği bir ilâç reçetesi benzeri bâtini olarak Kâmil İnsân-İnsân-ı Kâmil tarafından, kendisine tedaviye gelenlere hastalıklarına göre verdiği “bâtini reçete”lerdir. Bu tedaviyi uygulayanlar “Esmâ-i İlâhiyeyi” kullanan nefsi emmâre istikâmetinde kullanan, nefis çetesi karşısında tedâvi olurlar. Ve biiznillâh bu hastalıklarından kurtulurlar…
Hazmi Babam rahmetullâhi aleyhin yolumuzda ki, sıra numarasına denk gelen (سورة الذاريات) “Ez-Zârîyât Sûresi”, “Ezza ve rîyât” ifâdesi görülmektedir. Bu ifâde “Ezzâ-Eczâ” ve oluşan “Rû’yet” yâni görüştür.
Ezzâ; Eczâ; ilâç; kibritin yakılmak için sürüldüğü kısım; ayna arkasındaki sır.
Eczâ; Canlılarda ki rahatsızlıkların bozuklukların ve çeşitli hastalıkların tanısı, önlenmesi veya tedâvisi için yararlanılan doğal veya sentez yoluyla hazırlanmış madde. 2. çeşitli amaçlarla kullanılan kimyasal madde…
Daha önceki anlatımlarda, ezzâcımın bana tavsiye ilâçta (صر) “SR” harflerinin mide de kolay “Hazm” ve çözülme olduğunu yazılmıştı… “Ezzâ” ifâdesinde görüldüğü gibi Rû’yette ki (صر) “SIR” ın ayna arkasındaki sır olduğudur. Hazmi Baba rahmetullâhi aleyhin yansıması, aynası Nusret Babam rahmetullâhi aleyh olduğuna ve onunda “Sırrı” Terzi Babam olduğuna göre bu sırra işâret vardır. Aynı zamanda bu “Sır” aşk ateşidir. Terzi Babam da bulunan bu sır nasıl ki, kibrit sürülme mahalline sürüldü zaman yanarsa, âşık olan derviş bunu gönül aynasına zikir ile sürdüğü zaman Terzi Baba “Kibrit-i Ahmeri”[178] o gönlü aydınlatır. Yediğimiz gıdalardan midemiz de karışım oluştuğu zaman buna eskilerin diliyle Dört hılt-ahlat denir. Ahlat-ı Erbaa; Ateş, hava, toprak, suya anâsır-ı erbaa (dört unsur), bu dört elementin insân bedeninde ki karşılığı olarak kabul edilen dört sıvıya da ahlat-ı erbaa (dört hılt) denir.
Ateş - sarı safra -kuru ve sıcak Hava – kan - nemli ve sıcak Toprak - sevda (kara safra) - kuru ve soğuk
Su – balgam - nemli ve soğuk İbn-i Sina bu dört hılt’ın (sarı safra, kan, sevda, balgam) her insânda özel ve benzersiz bir şekilde karıştığını, kişiye özel bir denge oluşturduğunu söylemiştir. İşte kişiye özel ortaya çıkan rûhsal, bedensel, zihinsel özelliklerin bütününe mizac denir. Ahlat-ı erbaa’da dört temel mizactan bahsedilir: Safravi, demevi, sevdavi, balgami.[179]
Eski tıpta bu denge bozuldu mu? Çeşitli hastalıklara sepep olduğu bilinmekte ve bu dengenin tekrar sağlanması için, hangi unsur dengesi bozulmuşsa ona yönelik tedavi uygulanırdı. İşte Kâmil İnsân-İnsân-ı Kâmil’de öncelikle verdiği tedâvi ile vücûtta bu itidali sağlar. Daha sonra dört unsurun bedenden üzerinde ki etkisi ortadan kaldırıp, gök ehli olmasını sağlar.
Yeni tıpta ise hangi organ veya vücût sisteminde bozukluk varsa ona yönelik ilaçlarla ile tedâvi yapılmakta, bu iş (4) ten çoklu kesrete yönelik tedâviye dönüşmüş. Her organ ve uzuv için ihtisas dalları oluşmuştur. Eczâcılık konusunda asgari eğitim (5) yıl olması “5 hazret” mertebesini akla getirmektedir.
Yediğimiz gıdâlar vücudumuzda ki, hücrelere intikâl edince bu hücreler de elektirik üretimi sağlanır. Bu hücrelerde üretilen elektirik 50 milivolt civarındadır. Ancak alternatif veya doğru akım olmasından ziyâde farklı bir yapıya sahiptir. Bu elektirik iskelet sisteminde kasılmayı sağlar, sinirleri harekete geçirir. Daha önce yazıldığı gibi, kulağın duyması ve gözün görmesi elektiğin sinirler vasıtasıyla beyne intikâli ile oluşmaktadır. Vücutta oluşan seste, havanın vücuda girmesi ve nefes boşluğundan çıkan hava ile ağzın ve mahreç denilen kısımların hareketi oluşmaktadır. Anlaşılacağı üzere bu elektiriğe bu iş içinde ihtiyâc vardır.[180]
İşte kuvvede oluşan bu elektirik - nûr sinirler sayesinde, namazda okunan “Hamd” bu sistem ile beyne yani düşünceye ulaşmakta, göz nûr’u olarak Cenâb-ı Hakk’a mir’ac etmektedir. İnsanın vücûdunda, vücûd bulan her bir yiyecek hücresi bu sayede aslına ulaşmaktadır. Ne kadar muhteşem ve akılalmaz bir nizâm…!
Tıp Dili; Bu konu da ayrı özel bir eğitim sistemidir. Asgari pratisyen bir doktor olabilmek için 6 yıllık bir eğitime ihtiyaç vardır. Demek ki bu işin bâtınını için İmân mertebelerini ve 6 yönü iyi bilmek lâzımdır.
Nusret Babam rahmetullâhi aleyhin sıra numarasına denk gelen “52” (سورة الطور) “Et-Tûr Sûresi”dir. “Tı ve UR” oluşumu ile “52” de bulunan 2 harfsel karşılığını (ب) “Be” yi alırsak, (طب) “Tıb” olur. “Nun” “Tıb” “Ur” oluşumu, Nur, Tıb, Kanser ile nükleer tıbbı ve rontgen çekimleri konusunu da ön plana çıkarmaktadır.
Kâmil İnsân-İnsân-ı Kâmil, “Hazık tabib” Usta tabib gibidir. Kendisine gelen nefsi hastalığa sâhib olanlara teşhisini koyar ve tedâvi metodlarını uygular. “Hece”sel oluşumlardan görüldüğü gibi vücudu kanser gibi sarmış nefsi emmâreyi rontgen, ulturason, emar gibi teşhis eder ve nerede ne zayiât vermiş bilir.
Bu satırların yazıldığı ertesi gün, Cum’a namazında Bayram Hocanın Cum’a namazının Zâhir/Bâtın, Fenâfillah/Bekābillâh rek’atlarında okuduğu âyetler yazdığım Tıp konusunu ve Tıp bayramını işâret eder gibiydi…
وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ {الزمر/73}
Vesîkallezînettekav rabbehum ilâl cenneti zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ ve futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn(hâlidîne).
39/73. “Rabb-lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.”
(سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ) selâmun aleykum tıbtum; “Selâm sizin üzerinize, size siz temize çıktınız, aklandınız.” Yolumuz ile ilgili hakîkatleri Cem makamından, bayram hocanın Fenâfillâh mertebesinden verdiği bu hakîkat; “Selâm ve Tıp” kelimelerini içermekteydi. Efendi Babam’ın esmâsı bilindiği gibi (سلام) “Selâm” olması ile her dâim üzerimizde bu “Selâm ve Selâmet”i hissetmekteyiz.
Bâtınında bulunan (طب) “Tıb” hakîkati temizlenme, aklanma yönü de varmış, hazık tabibin vermiş olduğu tedâvi ile nefsinizden temizlenip, aklanıp, Hakk ve hakîkat ile birlikte oldunuz denmektedir.
دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {يونس/10}
Da'vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tahiyyetuhum fîhâ selâm(selâmun), ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
10/10. Onların orada ki duâları: “Allahım, sen yücelerden yücesin”; sağlık dilekleri selâm”, duâlarının sonu da «Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.» diye şükretmek olacaktır.
Bayram hocanın, Cum’anın bâtıni makamından, Cem’ül Cem mertebesinden, Marifet/bekābillah’tan haber verdiği bu âyet;
da'vâ-hum fî-hâ; Orada onların duâları, (كُنْ) “Kün” ol dur…
sübhaneke; ile Ahadiyette bulunan mutlak tenzih mertebesini Kûr’ân ve İnsân’ın birlikteliğinden haber vermektedir.
ve tehiyyetu-hum; Onların hayatları, tehiyyât ve dilekleri, burada tahiyyât ve namazda ki oturuş ile Bekābillâh mertebesinden haber verilmektedir. Meâllerde bu sağlık dileği olarak geçmektedir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’tan “tıp” konusuna gelen bir işâret olarak düşünülebilir.
selâm(selâmun); (سلام) Selâmdır… Bu sure 10, Âyet 10 dur, (مِراج) Mir’ac hakîkatlerinden bahseden sûret ve işârettir. Namaz nasıl ki selâm ise Kâmil İnsân-İnsân-ı Kâmil’de (سلام) Selâm’dır…
ve âhıru da'vâhum; onların duâları ve sonrası, sonu…
Onların duâların sonu da (كُنْ فَيَكُونُ) “Künfe Yekün” (Oluverir) dir. Denebilir ki bunun devâmında başka bir ifâde vardır…
enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne); (الْحَمْدُ) “El-Hamdu” ifâdesinin başında (أَنِ) “Eni” vardır. (ان) “Elif ve Nun” hakîkati, (ا) “Elif” okuma işâreti üstün, (ن) “Nun”un okuma işâreti Esre dir. Ehadiyet nûr’unun yeryüzün de, beden arzında ma’nâlanması olan (اَللهُ) Allah (c.c.) “Ulûhiyyet” için olan ayni Ubûdiyyet mertebesinden yapılan (حَمد) “Hamd” ile Allah kulunu övmektedir.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın şükründen aciziz, bu konuyu burada bırakarak yolumuza devâm edelim…[181]
وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ {القيامة/28}
(Ve zanne ennehul firâk.)