Kellâ iżâ belaġati-tterâkiye
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
Hayır hayır, ne zaman ki can köprücük kemiklerine dayanır,
Kıyâme Suresi'nin 26. ayeti, ölüm anındaki çaresizliği ve ruhun bedenden ayrılışını tasvir eder. Ayet, 'can boğaza gelmesi' ve 'köprücük kemiklerine dayanması' ifadeleriyle bu kritik anın fiziksel ve ruhsal boyutunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belağa' kelimesinin bir şeyin son noktasına ulaşması, hedefine varması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'belagat' fiili, ruhun bedenden ayrılma sürecinde boğaza kadar yükselmesini, yani son noktaya ulaşmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'belağa' fiilinin mecazi olarak bir şeyin nihayetine ermesi anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, canın bedenden çıkışının son aşamasına gelmesini, yani ölümün eşiğine ulaşılmasını mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'belağa' fiilinin Kur'an'da genellikle bir sürecin tamamlanması veya bir hedefe varılması bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, ruhun bedeni terk etme sürecinin son aşamasına, yani boğaza ulaşmasına işaret eder ve ölümün kaçınılmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'terâkî' kelimesinin 'terkuve' kelimesinin çoğulu olduğunu ve göğüs ile boyun arasındaki kemikler, yani köprücük kemikleri anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, canın bedenden ayrılma anında bu kemiklere kadar yükselmesini, ölümün fiziksel bir belirtisini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'terâkî'yi bedenin üst kısmında, boğazın altında yer alan kemikler olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, ruhun bedenden çıkışının son aşamasında, boğazın hemen altındaki bu kemiklere kadar gelmesini, yani ölümün son anını somutlaştırır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'terâkî' kelimesinin Kur'an'da sadece bu ayette geçtiğini ve ölüm anındaki çaresizliği ve ruhun bedenden ayrılışının fiziksel bir göstergesi olarak kullanıldığını belirtir. Canın boğaza gelip köprücük kemiklerine dayanması, ölümün kaçınılmazlığını ve son nefesin verildiği anı sembolize eder.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Hayır hayır, ne zaman ki can köprücük kemiklerine dayanır, (75/26)
Köprücük kemiği nedir nerededir?
Köprücük kemiği (anatomi) omuz başıyla göğüs kemiğinin üst ucu arasında bulunan ve derinin altında belli olan uzunca kemiktir. Köprücük kemiği, uzun bir kemiktir ve kıvrımları yayvan bir S harfi biçiminde uzanır. Göğüs kemiği ile kürek kemiği arasında köprü görevi görür ve kürek kemiğiyle eklem yapar.[173]
Bazı meallerde gırtlağa kadar geldiği ve “can”, “nefs” olarak ifade edimektedir.
Ulaştı, erişti, geldi anlamını vermektedir. Nereye erişti, ulaştı? التَّرَاقِيَ “et-terâkıy” köprücük kemiği, boğaza geldi, ulaştı. Ama neyin geldiği âyetlerin gelişinden çıkarılarak tefsircilerin anlayışına göre genel ifade ile “can” denildiği anlaşılıyor.
بَلَغَتْ “belegat” kelimesi ile aynı kökten türeyen بلاغت ~ belagat kelimesi;
Belâgat, lügatte ( بَلَغَ) fiilinden türemiş bir isim olup, özetle, varmak ve ulaşmak anlamına gelir. “Bülüğa ermek, tebliğ etmek, etkili olmak, kemâle ermek, ifâ etmek, değişmemek, devamlı olmak, özen göstermek, kâfî gelmek, olgunlaşmak, gönüldekini etkili bir şekilde ifâde etmek” gibi ma’nâlar, aynı kökün türevlerinden elde edilen diğer anlamlarıdır. Dikkat edilecek olursa zikredilen bu ma’nâların hepsinde “ulaşmak, varmak ve bitirmek” ma’nâları yatmaktadır. Terim olarak, zorlama ve yapmacıktan uzak olup yoruma gerek bırakmadan kolay ve anlaşılır bir tarzda, insan nefsinde etki bırakacak şekilde hâlin muktezasına -durumun gereğine göre söz söylemektir.- Buna, sözü yerinde, zamanında, doğru ve güzel söylemek de diyebiliriz. Bu tür söz söyleyene de belîğ denir. Belâgat, sözün kısımları ile müteallikâtının hallerinden ve durumun gerektirdiği gibi (muktezây-ı hale uygun olarak) ifade edilen tabirlerin özelliklerinden, meziyetlerinden ve ifade tarzlarından; yani, hakîkat mecâz, kinâye ve sair kısımlarından; fikrî ve lafzî güzelliklerden bahseder.[174]
Sözün, lafzın konuşmanın nefes-nefis ile boğaza kadar gelmesidir. Bu konuşma hâlinin safhaları vardır., Hayvan-ı Natıka, Nefsi Natıka, İnsân-ı Natıka, Kûr’ân-ı Natıka olarak bu konuşma çeşitleri beşer olarak ef’âl âlemine gelmiş olan geçebileceği merhale ve mertebeleri gösterir… Hayvan-ı natıka yani konuşan hayvan olarak bu âleme gelmiş olan insan formunda gözüken insan zaten anlatımlara göre sireti yani iç âlemini geliştirip, değiştiremez ise hangi hayvani ahlak ağır basıyor ise o hayvanın sûretinden bir elbise ile formlanıcak ve insan iken bu hâli giyinmesine şaşırarak keşke bu günü, bu hâli görmeseydimde toprak olsaydım diyecektir.
Bu işi bir adım ileriye götürüp, hakiki ma’nâda nefsini tanıyan ve rabbını tanıyan esmâ mertebesi itibari ile konuşan nefs – nefsi natıkadır. Bunun ilerisi sıfât mertebesi ile kendini tanıyan ise konuşan insân – insânı natıktır. Bunun ilerisi ve kemâli zât mertebesi ile konuşan kûr’an – kûr’ânı natıktır.
Kişi hangi halde ise son hâlinde yani ölüm halinde olacağı ve siretinden köprücük kemiği veya boğazına gelen ise sözü olacaktır. Hayvani, nefsani, insani ve kûr’âni olacaktır.
Eğer bu işin eğitimini almadı ise hayvani nefis mertebesinde ise bir sonraki âyette bundan kurtulmak bir arama hâli içine girmek isteyeceğidir.
Görüldüğü gibi insanın nefsi nerede ise boynuna gırtlağına kadar gelmiştir.
Sekerat hâli denilen bu hâle hayatında hadi üzerine bir yaşam üzerine sürmüş olanların hâline göre sevdiği biri, velilerden veya mürşidi gibi görünen bir zât gelir ve hadi evlâdım diyerek bağ, bahçelik, cennet misali bir yer gösterir ve şuraya gidelim der ve nefis bedenden çıkmış olur.
Ama mudill üzere olan üzere bir hayat sürmüş bir nefs o bedenden çıkacağı zaman kafesin dışında kulun dışarı çıkmasını bekleyen kediler gibi azap melekleri orada beklerler. Ve nefsi sanki bir dikenin tırmalaması biçiminde o bedenden dışarı çıkarılır ve hırıltılar içindedir.
وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ {القيامة/27}
(Ve kîle men râk.)