بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَـٰمَةِ
Lâ uksimu biyevmi-lkiyâme(ti)
Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقْسِمُ بِٱلنَّفْسِ ٱللَّوَّامَةِ
Velâ uksimu bi-nnefsi-llevvâme(ti)
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَـٰنُ أَلَّن نَّجْمَعَ عِظَامَهُۥ
Eyahsebu-l-insânu ellen necme'a ‘izâmeh(u)
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır?
بَلَىٰ قَـٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّىَ بَنَانَهُۥ
Belâ kâdirîne ‘alâ en nusevviye benâneh(u)
Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلْ يُرِيدُ ٱلْإِنسَـٰنُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُۥ
Bel yurîdu-l-insânu liyefcura emâmeh(u)
Fakat insan önünü (geleceğini, kıyameti) yalanlamak ister.
يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَـٰمَةِ
Yes-elu eyyâne yevmu-lkiyâme(ti)
"O kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلْبَصَرُ
Fe-iżâ berika-lbasar(u)
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
وَخَسَفَ ٱلْقَمَرُ
Ve ḣasefe-lkamer(u)
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
وَجُمِعَ ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ
Ve cumi'a-şşemsu velkamer(u)
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
يَقُولُ ٱلْإِنسَـٰنُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ ٱلْمَفَرُّ
Yekûlu-l-insânu yevme-iżin eyne-lmefer(ru)
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
كَلَّا لَا وَزَرَ
Kellâ lâ vezer(a)
Hayır, hiçbir sığınacak yer yoktur.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمُسْتَقَرُّ
İlâ rabbike yevme-iżin(i)lmustekar(ru)
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُا۟ ٱلْإِنسَـٰنُ يَوْمَئِذٍۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ
Yunebbeu-l-insânu yevme-iżin bimâ kaddeme ve aḣḣar(a)
O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.
بَلِ ٱلْإِنسَـٰنُ عَلَىٰ نَفْسِهِۦ بَصِيرَةٌ
Beli-l-insânu ‘alâ nefsihi basîra(tun)
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ
Velev elkâ me'âżîrah(u)
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ
Lâ tuharrik bihi lisâneke lita'cele bih(i)
(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ
İnne ‘aleynâ cem'ahu ve kur-âneh(u)
Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.
فَإِذَا قَرَأْنَـٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ
Fe-iżâ kara/nâhu fettebi' kur-âneh(u)
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ
Śumme inne ‘aleynâ beyâneh(u)
Sonra onu açıklamak da bize aittir.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ
Kellâ bel tuhibbûne-l'âcile(te)
(20-21) Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
وَتَذَرُونَ ٱلْـَٔاخِرَةَ
Ve teżerûne-l-âḣira(te)
(20-21) Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ
Vucûhun yevme-iżin nâdira(tun)
O gün birtakım yüzler aydındır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
İlâ rabbihâ nâzira(tun)
Rablerine bakarlar.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍۭ بَاسِرَةٌ
Ve vucûhun yevme-iżin bâsira(tun)
O gün birtakım yüzler de asıktır.
تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ
Tezunnu en yuf'ale bihâ fâkira(tun)
Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِىَ
Kellâ iżâ belaġati-tterâkiye
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَقِيلَ مَنْ ۜ رَاقٍ
Ve kîle men(se) râk(in)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلْفِرَاقُ
Ve zanne ennehu-lfirâk(u)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَٱلْتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ
Velteffeti-ssâku bi-ssâk(i)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمَسَاقُ
İlâ rabbike yevme-iżin(i)lmesâk(u)
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ
Felâ saddeka velâ sallâ
O, (Peygamberi) doğrulamamış, namaz da kılmamıştı.
وَلَـٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ
Velâkin keżżebe ve tevellâ
Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ
Śumme żehebe ilâ ehlihi yetemettâ
Sonra da kasıla kasıla ailesine gitmişti.
أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰ
Evlâ leke fe-evlâ
(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.
ثُمَّ أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰٓ
Śumme evlâ leke fe-evlâ
(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَـٰنُ أَن يُتْرَكَ سُدًى
Eyahsebu-l-insânu en yutrake sudâ(n)
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.
أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن مَّنِىٍّ يُمْنَىٰ
Elem yeku nutfeten min meniyyin yumnâ
O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ
Śumme kâne ‘alekaten feḣaleka fesevvâ
Sonra bu, bir "alaka" oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.
فَجَعَلَ مِنْهُ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ
Fece'ale minhu-zzevceyni-żżekera vel-unśâ
Nihayet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti.
أَلَيْسَ ذَٰلِكَ بِقَـٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحْـِۧىَ ٱلْمَوْتَىٰ
Eleyse żâlike bikâdirin ‘alâ en yuhyiye-lmevtâ
Şimdi, bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?