İçeriğe atla
Kıyâme 16Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 16. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Lâ tuharrik bihi lisâneke lita'cele bih(i)

(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Onu hemen okumak için dilini depretme.”(75/16)


“Onu” diye ifade edilen bir sonraki bağlantı âyeti olan 16. Âyette “Kûr’ân” olduğu ifade edilmektedir. Bundan önceki 15 âyette kıyâmetten bahsedilip 16. Âyette açıkça olmasada bir sonraki âyete atıf olan ifade ile Kûr’ân okunması ile ilgili bir eğitim âyetine geçilmiştir. Aslında yine kıyâmet âyetleri bir bakıma devam etmektedir. Kitap iç kapağına aldığımız kısa ve özlü kıyâmet açıklamasını hatırlayacak olursak;

“KIYÂMET; ZÂT’IN ZUHURU,

SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR.[139]

Olarak ifade edildimiştir. Buradan görüldüğü gibi kıyâmet hadisesi de âyetlerde devam etmektedir. Kûr’ân, Zât olduğuna ve hadisi şerifte; “İnsân ve Kûr’ân bir bâtında doğan ikiz kardeştir” diye Efendimiz (s.a.v.) biz ümmetine bildirilmiştir. Ve bu âlemde yani hazret-i şehadette bu ikiz kardeş kâdir gecesinde buluşmuşlar ve Kaadir gündüzü meydana gelmiştir.

Efendimiz (s.a.v.) “Ümm” Ana ve bende sizin gibi beşerim ama bana vahyolunuyor[140] dediğine göre ona olan hitap ile biz ümmetine burada bir talim ve eğitim verildiği de anlaşılmaktadır.

Bu âyette hitap eden mertebe Rahmâniyet mertebesidir.

“er rahmânü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4)eşşemsü vel kamerü bihusbanin (5) vennecmü veşşecerü yescüdani (6)

“Rahmân (1) kûr’ân’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3) beyanı/konuşmayı ona/kendisine allem/öğretti. (4) şems/güneş ve kamer/ay (hareketleri) hesab ile/a göredir. (5) necm/kaynaklanan, yıldız, bitkiler ve şecer/ağaçlar sucud/secde ederler (6)[141]

Rahmân sûresi ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğuna göre Rahmân-Rahmâniyyet mertebesi önce Kûr’an olan Zât-ı talim edip öğrenip, insân-ı halkedip yani Hakikât-i Muhammedi tecellisi olan insân-ı kâmil mertebesine bunu öğrettiği ifade edilmektedir.

Böylelikle hitap edilen mertebe risâlet mertebesi olmaktadır.

“Lâ” Yok veya hayır ifadesi ile “Tuharrik” sonda bulunan başta ve sonda bulunan “Te-Ente” ötre ile okunan sen ve sonda bulunan “Ke” sükûn halinde bulunan sen ifadesi ile “Vahidiyyet mertebesi ve Sen’in olmadığı yani sakin ve durağan olduğu ilm-i ilâhi pogramı mertebesi olan ayan-i sabite mertebesine atıf yapılmaktadır. Buradan yani ayan-i sabite mertebesinden Esmâ-i İlâhiye zuhura harekete çıkmak için hakları olan ayn-ı sâbite programlarını faaliyete çıkmasını talep etmektedirler.

İşte her bir zuhura çıkan görüntü, Hakikat-i Muhammeediye programının bir unsuru bir yönü ve onun hareketi faaliyeti onun lisanıdır. Yani hâl dili ile konuşmasıdır. Belki madenler sakin durur, bitkiler hareket etmez, hayvanların lisanı anlaşılmaz ama yine de bir hâl dili ve lisânı vardır. Dünya üzerinde oluşan mevsimlerin, hava olaylarının, deniz olaylarının, astronomi ilminin yıldızların ve gezegenlerin dili-lisânı vardır. Mesleklerin de bir lisânı vardır. Her mesleğin kendine özgü dilleri-lisânları vardır. Çoğunlukla öğretici olan ustadan çırak, öğrendiğini konuşma ile birlikte ustanın hareketlerini güzelce gözlemleyip onu taklid edip daha sonra bu işi tahkike çıkararak öğrenir.

Diller – Lisânlar

فَوَرَبِّ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ {الذاريات/23}

Fe ve rabbis semâi vel ardı innehu le hakkun misle mâ ennekum tentıkûn.

51/23. “Göğün ve yerin Rabb-i ne andolsun ki, O Kûr’ân sizin kullandığınız düşünce usullerine, mantığınıza, konuşma üslûbunuza benzer bir üslûpla indirilen Hakkça düzeni içeren Hakk bir kitâbtır.”[142]

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {إبراهيم/4}

Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu ve huvel azîzul hakîm.

14/4. “Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu îtibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O her şeye gâlibdir, hükmünde hikmet sâhibidir.”

“Dil[143] ve Lisân” aynı anlamları taşımaktadır… Dilin sözlükte birçok ma’nâları bulunmaktadır.

  1. Ağız boşluğunda, tatmaya, yutkunmaya, sesleri boğumlamaya yarayan etli, uzun, hareketli organ, tat alma organı 
  2. İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya işâretlerle yaptıkları anlaşma, lisân, zeban, Bir çağa, bir gruba, bir yazara özgü söz dağarcığı ve söz dizimi
  3. Belli durumlara, mesleklere, konulara özgü dil.
  4. Birçok aletin uzun, yassı ve çoğu hareketli bölümleri.
  5. Büyükbaş hayvanların haşlanıp pişirildikten sonra yenebilen dili, Ayakkabı bağlarının ayağı rahatsız etmemesini sağlayan ve bağ altına rastlayan saya parçası.
  6. Düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracı.
  7. Gönül, yürek.
  8. Ağız boşluğunda bulunan, çizgili kaslardan oluşmuş, lokmanın biçimlenmesinde, yutma, tat alma ve konuşmanın biçimlenmesinde görev alan çok hareketli bir organ, glossa, lingua.
  9. Tat alma organı.
  10. İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için sözcüklerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma.
  11. Tutsak, esir.
  12. Körfez, koy.
  13. T. Lisân, zeban.[144]

قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ {البقرة/33}

Kale ya Ademü enbi'hüm BiEsmâihim, felemma enbeehüm BiEsmâihim, kale elem ekul leküm inniy a'lemu ğaybesSemavati vel'Ardı ve a'lemu ma tübdüne ve ma küntüm tektümun;

2/33. “Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybini şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk (c.c.) melâikeyi kirâm’ın bu sözüne karşılık “ey Âdem o isimlerin hakîkatlerini sen haber ver” dedi.

Mertebe-i Âdemiyyet yani kişide ki aşkullâh, şevkullâh, irfâniyetin merkezi olan hilâfet mertebesi, gönül mertebesi ona söyle dedi ve Âdem (a.s.) da o isimlerin hakîkatlerini bir bir melâikeyi kirâm’a anlattı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk (c.c.) buyurdu; “Ben size dememişmiydim, muhakkak ki Ben Semavat ve Arzda ne varsa hepsini bilirim, sizin bilmediklerinizi de açıkladıklarınızı da, hepsini bilirim” dedi.

Buraya gelinceye kadar bütün hakîkat Âdem (a.s.)’ın üzerinde döndüğü hâlde Âdem (a.s)’dan hiçbir söz yok, Cenâb-ı Hakk söyle dediği zaman bir şey söylüyor fakat melekler Cenâb-ı Hakk onlara söylemeden söze karıştılar ve faâliyete geçtiler. Burada işte Âdem’in asâletini görüyo- ruz, kendi hakîkatini idrâk etmesinin nasıl olduğunu görüyoruz. Kendinden bahsetmiyor çünkü kendinde kendi yok, kendinde tamamıyla Hakk’ın tecellisi, zuhûru var Hakk’ın insân esmâsıyla Âdem’de zuhuru var. Bunun üzerine hâdisenin devâmını şöyle görüyoruz. Ey muhatap olan kimse kendinde, bir zaman oluştur ki kendine dönerek ben şuyum, ben buyum de, istersen ben en kötü insânım de, yeter ki kendini bil, kendine gel kendinde olduktan sonra eksikliğin fazlalığın varsa bunların hepsi yoluna girer. Eğitimle meydana çıkar ama kendinde kendini kendin olarak bulmadığın sürece ne yapacaksın ki, elindeki malzemeyi bilmedikten sonra o malzemeyi nasıl kullanacaksın? Hep yaptığımız iş hayâlde bir varlık tasavvur etmek yani hayâli bir üst varlık tasavvur etmek ve bunun arkasından koşmak ama Cenâb-ı Hakk (c.c.) ben kulumun zannına göreyim diyor. E! bunların hepsini kabul ediyor biz herhangi bir kimse veya kimseleri incitmek için konuşmuyoruz biz ne söylüyorsak kendimize söylüyoruz. Yeter ki bunların hakîkatlerini anlamaya çalışalım bizim başkasıyla işimiz yok, zâten irfan ehlinin başkasıyla işi olmaz kendisiyle işi olur. Rabb-i ile işi olur. Bizim Rabb-imizle işimiz yoksa başkasıyla istediğimiz kadar uğraşalım onu methedelim, bunu küçültelim, şunu yükseltelim hep dışarda, hep dışarıyla uğraşmış oluruz ama bize kendimizle uğraşmak lâzım çünkü ne varsa bu varlığın içinde var, her birerlerimizin de özünde var.[145]


Efendi babam-ızın gönlüne, leb-i deryâsı ve kâlemine sağlık dileyerek yolumuza devâm edelim. Hz. Âdem ile başlayan insânın dünyâ’daki serüveni en temel ihtiyâclardan biri de konuşma ve lisân idi. Hazreti Âdem’e, Allah (c.c.) tarafından öğretilen bu lisân, Âdemoğulları ile birlikte asli hâlinden bozarak, bir bakıma vahdette kesrete dönüşerek çoğaldı. Birleşmiş Milletler tarafından paylaşılan verilere göre göre, şu an için dünyâ’da 7000 bin ile 8000 bin arasında dil var.[146] Hazreti Âlî (k.v.c.)’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi câhiller onu çoğalttı.” Nefsâniyet sahipleri nefsi emmâre ve Celâl, doğrultusunda bu ilmi çoğalttı. Enbiyâ ve varisi enbiyâ olan Ârif, Ârifibillâh ve İnsân-ı Kâmil–Kâmil İnsân olan zâtlar da nefsinin câhili olarak irfâniyet neşesi ve zevki içinde bu ilmi çoğalttılar.

Efendi Babam anlatımlarında; Arapçanın aslının (اَ ! رَبجا) “A! Rabça” imiş, yâni soru elifi ile arası ayrıldığı zaman bir üst mertebesi olan Rabb-ca olduğu anlaşılmaktadır. Bunun bir üst mertebesi Hakk-ca, bir üst mertebe de ise Allah-ca denmektedir. Kûr’ân-ı Kerim, Arapça’dan başka dillere yapılan çevireler de beşinci dilleri oluşturmakta ve meâl adını almaktadır. Yukarıda yazıldığı gibi bu dillerin aslı tektir. Ama Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın murâdı buymuş ki bu kadar da çok dil oluşmuş. Yukarıda görüldüğü gibi 15 belki daha çok anlam yüklenen bir kelimedir.

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” dendiği gibi, irfân ehlinin dili de, sâlikin bâtınında bulunan nefsi emmâre yılanını deliğinden çıkarır. Önce bu nefsi emmâre yılanın başını kestirir. Daha sonra Hazreti Mûsâ gibi eline “Âsâ” yapar ve nefsi emmâre fir’âvunun büyücülerinin hayâl ve vehimden ip olan bağlantılarını yutar. Bu “Âsâ” da senin tın, tın diye yere vurarak yol bulmaya çalışan aklın olur. İşte hayâl ve vehimi kaldırır. Kendi varlığın ve âlemin varlığının Hakk’tan başka bir şey olmadığını anladın mı? Kâinat kitabını seyr etmeye başlarsın. İrfân ehli burada sana kâinatın bir dili, bir tâbiri olduğunu gösterir. “Âsâ” nın “tın tın” sesini yani duyuş ile basar görmeyi de birleştirirsen Tevhid ehli olur. Kendinde bulunan, âlemde bulunan Hakk’ı çevrene anlatmaya başlarsın. Biraz daha bunu ilerletip kendini de kûrb’an edebilirsen, Kâmil İnsân olarak çevrendekileri, Halk’tan Hakk’a sefer ettirir ve daha önce geçtiği yerlerin lisânı ile Kâinat kitabının vatanların seyr etmiş olarak okur ve anlatırsın. [147]

İşte Terzi Babamız hem, okur hem anlatır, hem okutur hem anlattırır. Efendi Babam kişiyi öğretmen yapar. Öncelikle kişi kendi kendinin öğretmeni olur. Daha sonra ufak ufak bu işe tâlibli olanları ve daha sonra da genele dönük çalışmalar ile Hakk taliplilerine öğretmen olur. Kısaca “TED” yani “Tevhid Eğitim Dili” diyebiliriz. Zâten görüldüğü gibi NECDET isminin içinde de vardır.

Yeri gelmişken bir hatıramı paylaşmak isterim. Efendi Babamın bir sohbeti esnasında “Gustavo – Mustafa” kardeşimizde vardı. Bu kardeşimizin hikâyesi bir Hakk yolcusu için büyük ibretler taşımaktadır. Uzun yıllar Hakk’ı ve gerçek İlm-i Ledün-i aramış, hayâli vehimi, atıl, batıl, doğru yol, burada ifâdem yetersiz kalıyor, okuyanlar kusuruma bakmasın aklınıza ne kadar gelebilecek gidiş varsa içinden geçmiş ve Efendi Babamıza ulaşmış bir kimsedir. Bizler, 150 km öteden kendisine ulaşamıyoruz. O dünyanın öbür ucundan bulup, defalarca gelmiş, bir Hakk erenidir. Birde bu kişinin konuştuğu dil İspanyolcadır. Varın gerisini siz düşünün. Hakk’ı arayanın önüne dünya değil, 70.000 perde koysalar vız gelir, tırıs gider. Kâlbine atılan aşkın oku nokta atışı ile onu bulur. Bu okun ucuna bağlanmış onu aslına çeker ve başlar Kûr’ân-ı Nâtıkı okumaya, okur-okur- okur, dinler-dinler-dinler, seyreder-seyreder-seyreder, anlatır-anlatır-anlatır, doyamaz, doyamaz, doyamaz. İnsân aslını bulmuş, nasıl doysun ve kansın ki, muhabbeti fazla uzatmadan konumuza dönelim. Bir sohbette duyduğumuz yaşanmış bir hâdiseyi yaşayan kişinin dilinden anlatalım.

Bu sohbette Ah… dan gelen bir emir ile Keremna tacı anlatılıyordu. Mustafa ile Efendi Baba arasında İngilizce-Türkçe çeviri yapıyordum. Olay öyle bir hâl aldı ki, bir baktım Mustafa ya Türkçe anlatıyorum, Efendi Baba ya İngilizce konuşuyorum. Onlar da anlar gibi beni dinliyorlar. E! Kardeşim anlasana Cebrâile ihtiyaç kalmamış. Sidret’ül müntehâ geçilmiş. Senin yerin var mı orada?[148] Hazreti Mevlânâ’nın “Mustafa’nın koltuğu altında başka bir elbise vardı” Bu Mustafa’nın dilinin altında irfâniyet ve Tevhid hapı, yani lisânı ve dili vardı. Ancak bu onların arasında şifre idi. Âşık ve Ma’şûk buluşmuş, elçiye ihtiyâc kalmamıştı…

İşte bu güzel hâtırattan yola çıkarak, diller arasında etkileşim olduğunu, bazı dillerde kullanılan harfler kelimeler, başka dillerde farklı anlama gelebilmektedir. Bu kitâb içinde isimler üzerinde ki çalışmalarda buna örnek verilecektir.

Kendi hâtıratımdan buna örnek verecek olursam, bundan seneler evvel bir kardeşimizin ofisindeydim. Rus asıllı olan hanımından olan büyük oğlu da oradaydı. Rusça “Kamin” “Kamin” deyip duruyordu. Rusça da bu taş demekmiş. Sürekli söylemesi ilgimi çekti, sürekli tekrar edilen bu söz neydi. Bunun Osmanlıca da bir karşılığı varmış.

Kamin: Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.

Efendi Babamın dediği gibi yeni doğan çocuk “Inga” ile (ع) “Ayın” ve (غ) “Gayın” harfleri ile oluşan bu bebek dili “Ayniyet ve Gayriyet” Hakk’tan ayrı düştüğü hakikatlerinini haber vermektedir. Bu sabî sübyan da, bir bakıma ailesine saklı, gizli, belirsiz bir şekilde pusuda duran nefsi emmâreyi haber vermekteydi. Bir bakıma bana taş atma hâdisesini haber vererek.

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى {الأنفال/17}

(Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ)

8/17. “Attığın zaman sen atmadın, Velâkin Allah attı” Âyetini haber vermekteydi.


Âyete kaldığımız yerden devam edelim. “Li-sân” şeklinde kelime-i ayırırsak “Li-için”, “San- Sanı içinde olma hâli yani zannetmektir.

Burada yola çıkarsak Efendimiz (s.a.v.)’e gelen vahiy olduğuna göre bunda sanma için, zan için bir durum olmayacağı ortadadır. Resülûllah efendimiz ümmetinde diğer kişilere buna evliya, ehlullah, mürşid, şehy, arif, arifibillah, kâmil insan her ne ad veriliyorsa gelen ilham’dır. Bunun dışında saf ve temiz olan mü’minlerde “Mü’minin firasetinden sakının dendiği” gibi firaset sahini yani bir şeyi çabuk anlama kabiliyeti sahibi kişilerdir.

İşte sıkıntılı durumlar bu ilham denilen kısımda ortaya çıkmaktadır. Kişiye gelen ilham-varidat olarak adlandırılan şeyler çoğu zaman vehim ve üç harfli kaynaklı olabilmekte ve kişiyi hayal vadilere sürüklemektedir. Bu konu çok tehlikeli ve ayak kaydırıcı bir konudur.

İşte âyetin devamında “li ta’cele bihî” Sen acele için-içinde onu “bi-ile” “hi-onunla” yani nefsin ile nefsin için acele lisanı-dilini hareket ettirme…[149] Cenâbı Hakk (İnsan aceleci [tabiatta]halk edildi.)[150] (İnsan pek acelecidir.)[151]

Efendimiz (s.a.v.) “Düşünerek ölçülü hareket etmek, Allah’tan; acelecilik ise, şeytândandır.”[152] “Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.”[153] ”Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.”[154] Buyurmuşlardır.

Şecere-i kevn - âlem ağacının iki yönü vardır. Birisi şeytâniyyet ve diğeri rahmâniyettir. Bu âteş ve nûru oluşturur. Efendimiz (s.a.v.)’in “Bana eşynın hakîkatini” göster dediği gibi eşyânın hakîkati olan nûru görüp hareket etmek her kişinin değil er kişinin selâmetine olacağı açıktır.


إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ {القيامة/17}

(İnne aleynâ cem’ahu ve kur’ânehu.)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)