İçeriğe atla
Kıyâme 17Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 17. Âyet

القيامة

Sohbete sor

İnne ‘aleynâ cem'ahu ve kur-âneh(u)

Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Kuşkusuz onu toplamak ve okumak bize aittir.” (75/17)


Bu âyet bir önceki âyetin devamıdır. Acele ile lisanın-hareket ettirilmemesi istendikten sonra bir sonraki âyet;

“İnne–Kuşkusuz-Şüphesiz-Gerçekten-Hakikaten” ifadesi ile hakîkat mertebesine geçişişi ifade etmektedir. Bir önceki âyet ile bağlantı kurulduğunda zatemn Fenâfillah/hakîkat mertebesinde olanın kendinden hareketi söz konusu olamaz orada hareket eden Hakk’tır. Kurb-u nevafil denen bu hakikat kudsi hadiste şöyle buyurulmuştur. “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum.”[155]

Buraya geçmek için bir sükûn hali yani sakinliğin oluşması ve ondan sonra ifadelerde bir hareketin olacağı açıktır.

عَلَيْنَا “Aley-na”; üzerine, üstüne, aleyhine’ anlamlarındaki “alâ (على)” harfi cerriyle ‘biz’ anlamındaki “nâ (نا)” muttasıl/birleşik zamirinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu birleşik kelime “bizim üzerimize, bizim aleyhimize” ma’nâlarına gelir.

Buraya bakıldığı zaman kendimizden kıyas biçtiğimiz zaman zâhirde üzerimizde olan beden elbiselerimiz ve bu bedeni kaplayan örtündüğümüz günlük kıyafetlerimiz vardır. Ve bunun altında olan bizim vasıflarımız yani üzerimizde bulunan birimsel esmâ-i İlâhiyye ve sıfât-ı ilâhiyye mevcuttur.

Cenâb-ı Hakk’ta “Aley” ifadesi ile ef’âli İlâhiyye, esmâ-i İlâhiyye ve sıfât-ı İlâhiyyesini ve “Nâ” ifadesi ile Zât-ının da burada olduğunu bildirmekte ve âyetin Zât-i olduğu ortaya çıkmaktadır. Ve devamında gelen,

جَمْعَهُ “Cem’ahu” Onu toplamak yani “Hu” yu zuhurda tecelide, kayıtta olan “Hu” yu âlem kitabını toplama bize, zâtımızın üzerine aiittir. Burada şöyle ifade olduğu nacizane anlaşılıyor. Tüm meratibi İlâhiyye “Hu” olan zâtımızın üzerinde, üstünde toplamıştır. Bunun birde karşılığı acele-şeytan-mudill ile bunun aleyhine yani karşısına toplanmıştır. “Cem” Cami ismi şerifi Allah ismi’dir. Cami ismi şerifi aynı zamanda insan’ın esmâlarındandır. İsm-i Celâl denilen Allah ism-i şerifini Muhyiddin Arabi hazretleri şöyle anlatırlar:

İsm-i Zât, müstecem'u[156] cemiü's-sıfâttır[157]. Esmâ-i mütekâbile[158] ve sıfâtı mütezadde[159] cem'inin ehadiyetine[160] derler.[161]

“Cem’a” sayısal değeri, “Cim-3”, “Mim-40”, “Ayın-70” (3+40+70=113) dür. 113 Kûr’an-ı Kerim’de bulunan sûrelerin başındaki Besmele-i Şerif sayısal değeridir. Cem’ahu sayısal değeri “Hu-He-5” (113+5=118) dir. 1-18 mirac âyetleri[162] (1+18=19) 19 İnsân-ı Kâmil ve Kûr’ân-ı Kerim’in şifre sayısıdır.

“Kûr’âne-hu” Hu olan Kûr’ân-ı yani Zât-ı toplamak ve okumak bize aiitir derken burayı yani İnsân ve Kûr’an-ı topladığını bir araya getirdiğini anlatan yani Ahadiyet mertebesini haber veren A’maiyyet mertebesidir. Âyetin başında bulunan İnne ve sonunda bulunan Hu ifadesi “İnne Hu” olarak bu hakîkati dile getirmektedir.

“Namaz mü’minin Miracı”dır. “Hamd’sız namaz olmaz” ifadeleriyle Zâhir, Bâtın hayat namazının kıyamında-kıyam-etinde oluşan bu hal ve 113 Besmele ile Hazreti Ali’nin 104 kitap Kûr’ân-ı Kerim’de, Kûr’ân-ı Kerim Fatiha-da, Fatiha Besmele-i Şerifte, Besmele-i Şerif Be harfinde ve Be harfi altındaki noktada toplan mıştır diye ifade ettiği 0 bir yani hadis, bir yanı kadim hiçlik noktasıdır. İşte bu mir’ac olan namaz da “Hu” olan Mukayyed Zât Allah (c.c.) okunması, hareketi yine “Hu” olan Mutlak Zât’a aiittir.

Burada yeri gelmişken sohbetlerimizde bu hakîkate itfhafen anlatılan Kûr’ân okuma hakkındaki hakikati buraya alalım…

Bir zamalar Kûr’ân-ı Kerim okuyan hafızlardan birisi okuduğu Kûr’ân-ı Kerim’den hazz, lezzet alamıyor yani huşu duyamıyor. Eski hafızlardan ehli tarikten birisine bu konu hakkında bilgi almak ve istişare yapmak için yanına gidiyor. Bir müşkülüm var sorabilir miyim? Diyerek söze giriyor. Gittiği kişi buyur evladım sor diyor. Ben Kûr’ân-ı Kerim okurken daha zevk almak istiyorum, huzur ve huşu duymak istiyorum. Ama bunu bir türlü yakalayamadım, bir tavsiyeniz olabilir mi? Diyor. Bak oğlum sen şimdi Kûr’ân okurken, okuyan sen ol ama, Kûr’ân-ı Kerim’i hocandan okuyormuş gibi daha ciddi dinle! Peki, efendin diyor. Bir daha ki defere öyle yapıyor. Kûr’ân-ı Kerim okurken kendisine biraz daha lezzetli, daha hoş geliyor. Okuyan yine kendisi ama niyet farklıdır. Ertesi gün eski hafızın yanına gidiyor. Ne yaptın oğlum farketti diye soruyor? Hocam biraz fark etti diyor. Şimdi de git Kûr’ân-ı Kerim’i mürşidinden okuyormuş gibi dinle diyor. Ertesi gün geldiğinde daha güzel oldu diyor. O zaman git Kûr’ân-ı Kerim’i hazreti resülûllah (s.a.v.) den dinliyormuş gibi oku diyor. Ve Kûr’ân-ı Kerim’i hazreti resülûllah (s.a.v.) den dinliyormuş, kendisi bir sahabiymiş gibi okuyor. Bu sistem ile gözden gönüle girrmeye başlıyor. Bu göz görmüyorsa, bu gönül takır takırsa biz onu istediğimiz kadar okuyalım. Ertesi gün gittiği zaman, hoca nasıl ol diye soruyor. Hafız çok güzel oldu diyor. Hadi bakalım Cebrail den dinliyormuş gibi oku diyor. Kûr’ân-ı Kerim’i öyle okuyunca daha da güzel oldu diyor. Peki, biraz daha ileri gidelip, bu sefer doğrudan doğruya hepsini aradan kaldırarak, Allah (c.c.) den alıyormuşun gibi oku diyor. Öyle yartığında tamam şimdi oldu, şimdi Kûr’ân-ı Kerim’i okumaya başladım diyor. Yani Hakk’tan vahiy alır gibi okuyor.

İlk okunması nefsin ile okunması “ene” ile benliğin ile okunmasındadır. İkincisi benliğin var ama yumuşamış bir halde, biraz daha muhabbet gelmiş. Tarikat mertebesinden muhabbetin ile okuyorsun. Hakîkat mertebesi ile okuduğun zaman, bizâtihi onu hazreti resülûllah (s.a.v.) den almış gibi okuyorsun. Marifetin ile okuduğun zaman, bizâtihi Allah (c.c.) sana söylüyor gibi okuyorsun, aradaki vasıtaların kalkması gibi doğrudan doğruya Allah (c.c.) den alıyorsun. Bize en yakın, en evliya olan Allah (c.c.) dir.

Kıssadan hisse; aslında Resülûllâh (s.a.v.) bünyesinde âyeti kerimede ifade edilen anlatım bizler içinde geçerlidir. Âlemde bulunan İnsân-ı Kâmil olan Kûr’an-ı Natık’ın okunması ve harekete geçirilmesi “Hu” olan Zât-ı Celil Allah (c.c.) aittir. Onu okumak için acele değil teenni ile hareket etmeliyiz… Bu ifadelerin ve âyetlerin açıklamasında faydalı olacağını düşündüğümüz Mesnevî-i Şerif şerhi bölümlerini yine buraya alıyoruz.


Şeyhin mürîdlerine ve peygamberlerin ümmete telkinlerinin temsilidir ki, Hakk’ın telkinine onlarda tâkat yoktur ve Hak ile yakınlıkları yoktur. Nitekim papağanın âdeminin sûreti ile yakınlığı yoktur ki, ondan telkin alabilsin! Hak Teâlâ papağan gibi olan müridin önünde şeyhi ayna gibi tutar ve aynanın arkasından telkin eder. Lisânını muallimden evvel hareket etme! O ancak vahy olunan bir vahydir. Nihayetsiz mes’elenin başlangıcı budur. Nitekim aynanın içinde papağanın gagasını kımıldatması ki, ona hayâl ta'bîr edersin, onun ihtiyârî ve tasarrufu olmaksızındır. Zîrâ hârici olan papağanın çağırmasının yansımasıdır ki talebedir. Aynanın arkasında olan o öğretmenin yansıması değildir. Velâkin hârici olan papağanın okuması o öğretmenin ta‘rîfîdir. İmdi bu misil değil misâl olarak geldi.

Sürh-ı şerîfte sûre-i Kıyâmet’te vâki’ (Kıyâme, 75/16-17) ya’ni “Ey resûlüm sana Kur’ân vahyi tamâm olmazdan evvel onun ahzi ve hıfzı için acele edip lisânını hareket ettirme ki, o Kur’ân’ı kalbinde cem ve kırâatini lisânında isbât etmekliğin bizim uhdemizdedir. Biz sana Kur’ân’ı Cibrîl lisânıyla kırâat ettiğimizde sen ona ittibâ' edip tekrar eyle, tâ ki zihninde karâr bulsun.” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve (Necm, 53/4) ya'ni “Peygamberin kelâmı Allah Teâlâ’dan vahy olunan bir vahiydir." Âyet-i kerîmesi dahi Ve’n- Necm sûresinde vâki’dir. Ya’ni şeyhin mürîdlerine olan hakikat telkin-i, peygamberlerin ümmetlerine vâki’ olan telkinlerine benzer. Zîrâ ehl-i hicâb hakîkati doğrudan doğruya Hak Teâlâ hazretlerinden alamazlar, çünki onların âdetleri ve alıştıklan hâl, Hakk’a teveccüh değil, halka teveccühtür; ve onlar âlem-i kesâfetin ahkâmında boğulmuşlardır. Bu hâl, papağan kuşuna vâki’ olan talîme benzer. Zîrâ papağan kuşuna kelime talimi için, onun karşısına bir ayna koyarlar. Kuş aynada kendisini görür ve aynanın arkasına da öğretmen olan adam geçer, oradan söylemeğe başlar. Kuş aynadaki hayâlin söylediğini zannedip ona taklîden o sözleri öğrenir ve söylemeğe başlar. Fakat söylediği sözlerin ma’nâsını bilmez. Gerçi kuş, o sözleri hayâlden öğrenir ve hayâlin ise aslâ irâde ve tasarrufu yoktur. Tasarruf ve irâde, ayna arkasındaki öğretmenindir. Bundan anlaşılır ki gerek peygamberlerin ve gerek onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin vücûd-i izâfîleri, ayna mesâbesinde olan bu âlem-i şehâdet içinde hayâl hükmündedir. Papağan kuşu mesâbesinde ve ehl-i hicâb olan insanlar, sûret i’tibâriyle kendi cinslerinden bulunan bu zevâttan bu mertebe-i şehâdet aynasının arkasında bulunan Hakk’tan öğrenirler. Binâenaleyh ey mürîd, bu zevâttan vâki’ olan telkînâtı alırken zabt için acele etme! Zîrâ o telkînât onlara vahy olunan Hakk’ın bir vahyidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz zayıf idrâkli kimselerin i'tirâzlarına mahal kalmamak üzere bu beyânâtın misil değil, misâl olduğunu beyân buyururlar. Zîrâ misâlde ayniyet yoktur, belki bir yön ile benzeyiş vardır.[163]


فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ {القيامة/18}

(Fe izâ kara’nâhu fettebi’kur’ânehu.)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)