İçeriğe atla
Kıyâme 18Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 18. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Fe-iżâ kara/nâhu fettebi' kur-âneh(u)

O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.” (75/18)


Muhyiddin Arabi hazretleri tefsirinde bu âyet hakkında şöyle açıklamada bulunulmuştur.

O halde, “Biz onu okuduğumuzda,” senin bizde fena bulman halinde onu var ettiğimiz zaman, onun okunuşunu takip et, fena sonra beka makamına, kalp ve nefsin bende zuhur edişine dön ki “Onun Kûr’ânına tâbi ol!”,[164]

Kûr’ân-ı Kerim okuma edebi ve eğitimi bu âyeti kerimede devam etmektedir.

Efendimiz (s.a.v.) den istenen bu istek aynı zamanda bizlerden ümmetinden de istenmektedir. Sükûn yani sakin olan Kûr’ân-ı Samit okunduğu zaman, sesli olan Kûr’ân-ı Natık olan İnsân-ı Kâmil-i takip et! Efendimiz (s.a.v.) zuhuru Muhammedi olarak, Hakîkat-i Muhammedi’ye tabii olacağı açıktır.

Ramazan ayında Kûr’ân-ı Kerim-in inmesinde yapılan Kûr’ân-ı Kerim mukabele, Sünnet-i Resülûllah ve Sünnetûllah-ı halen evlerimizde, camiilerde vs. yerlerde günümüzde devam etmektedir. Okuyan imam ise dinleyenler fenâfilimam veya fenafilokuyucu olarak önlerindeki Kûr’ân-ı ister farkında olsunlar farkında olmasınlar Allah (c.c.) den talim etmektedirler.

Mevlânâ hazretleri de Mesnevi-i Şerif’in ilk beyitinde “Bişnev” dinle bu hakikati ifade etmektedir.

1. Bu neyi dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıklardan hikâye ediyor.

Ellerdeki nüshalarda "Bişnev ez ney" yânî “Neyden dinle” ve "hikâye" "şikâyet"den önce yazılı ise de, eski nüshalarda "Bişnev în ney" yânî “Bu neyi dinle” şeklindedir; ve "şikayet", "hikâye”den öncedir.

Hz. Pîr: "Bu neyi dinle" tâbîriyle, kendi mübârek vücûdlarına işâret buyururlar. Çünkü neyin içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi, ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin vücûdu da "ney" e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi dış a’zâsına işârettir ki, beşerin fiilleri bu a’zâlardan çıkar. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücûdundan meydana gelen fiiller, ancak Hakk’ın tasarrufuyladır. "Ney" ifâdesiyle, bildiğimiz "ney"e de işâret buyrulmuş olması mümkündür. Çünkü "ney"in sesi, her bir sazın sesinden daha yakıcı olup, dinleyenlerin kalblerine yumuşaklık verir ve aşk ehlini vecde getirir. Bundan dolayı bu "ney" âşıkların rûhlarına kelimesiz ve sözsüz hitâblarda bulunmuş olur.

Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kur’an-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyur-muştur. Başka ayetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.

İnsân-ı kâmilin ayrılıklardan şikâyeti ve hikâyeler anlatması hakkında Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh’lerinin 54. bölümünde kendilerine sorulan bir soru üzerine şu izâhatları verirler:

"Birisi Hz. Şeyh'den, yâni Hz. Mevlânâ'dan şunu sordu: Hakkında "Ey Resûlüm sen olmasa idin, felekleri halk etmez idim" buyrulan Mustafa (s.a.v.) bu azamet ile berâber "Ne olaydı, Muhammed'in Rabb'i, keşke Muhammed'i halk etmese idi" der. Bu nasıl olur? Hz. Mevlânâ şu şekilde cevab verdi:

"Bu söz bir örnek ile izâh edilir. Bir kasabada bir erkek, bir kadına âşık oldu ve her ikisinin evleri yakın idi. Berâberce ömür sürerler ve balıkların su ile hayat buluşu gibi, onlar da semirir ve gelişir ve hayatları birbirinden olur idi. Birdenbire Hak Teâlâ onları zengin etti. Öküzleri, koyunları, at sürüleri, malları, altınları ve hizmetkârları çoğaldı. Bu ni’metlerin çokluğundan şehre taşınıp, her birisi birer şâhâne konak satın aldılar ve oraya yerleştiler. Biri bir tarafta ve diğeri, öbür taraftadır. İş bu hâle gelince o kavuşmaya muvaffak olamadılar. İçleri altüst oldu ve ciğerleri yandı, gizlice inlediler, çâre olmadı. Böylece yanmaları, son dereceye ulaştı. Onlar bu ayrılık ateşi içinde büsbütün yandılar. Böyle olunca iniltileri kabûl mahalinde kabûl olup, malları ve hayvanları eksilerek yavaş yavaş ilk hâle döndüler. Bir müddet sonra ilk bulundukları kasabada birleştiler ve kavuşmalarını yaşamaya koyuldular, ayrılığın acılığını yâd ettiler. "Ne olaydı, Muhammed'in Rabb'i, keşke Muhammed'i halk etmese idi" aykırışı meydana geldi. Çünkü Muhammed (s.a.v.)’in cânı soyut olup kudsî âlemde ve Hak Teâlâ'nın kavuşmasında gelişme bulur idi. Balıklar gibi o rahmet deryâsına dalar idi. Gerçi bu âlemde peygamberlik ve halka rehberlik makâmı-na ve pâdişahlık azametine sâhip ve şöhret ve sâhiplik içinde idi. Ancak yine ilk yaşayışa döndüğünde "Keşke peygamber olmasa idim ve bu âleme gelmese idim" der. Çünkü o mutlak kavuşmaya göre bütün bu memleket, azâb yükü ve güçlüktür …" İşte, Muhammedî vâris olan insân-ı kâmillerin, ayrılıktan şikâyetleri de bu türdendir ve şikâyet değil hikâyedir. Nitekim Hz. Pîr, aşağıdaki mübârek beyitte açık bir şekilde bu ma’nâyı beyân buyururlar: Mesnevî:

"Ben cânın cânından şikâyet ediyorum; hayır, ben şikâyet edici değilim, hikâye ediyorum."[165]


Aslında bu beyiti konu ile âlakalı olduğu için Kıyâmet sûresi 16. Âyetten itibaren düşünüyordum. Ama bir türlü dahil etmek nasib olmadı. Bugün eşim ile Eminönü ne geçmeye düşünüyorduk. Öğleden sonra Üsküdar’dan binmiş olduğumuz vapurun ismi Göksu idi ve orturduğumuz yerin biraz önünden sokak sanatçısı olarak adlandırılan kişiden gelen ney sesini ve neyden gelen nağmeleri dinlemeye başladık. Her hangi bir dil hareketi, bir söz yoktu sadece neyin üflenen nağmeleri vardı…

Gök-su, Gök; Zât ve Su ise hayattır. Denizin içinde gemide olunması; Hakîkât-i İlâhi deryası içinde, Hakikikati Muhammedi teknesinde olunmasıdır. O zaman neyin üflenmesi ile Kûr’ân zâtın üflenmesi bir tutulmuştur. Kûr’ân-ın okunması Huu ile Zât-ı hayatın gönüle üflenmesidir. İşte gönlüne bu zâtı ilâhi nefha-i ilâhiyyesi üflenmiş olana tabii ol denmektedir.

Resülullâh Efendimiz (s.a.v.) Cebrâil’in Kûr’ân-ı Kerim’i okuyuşuna zâhirde tabi olmuş olarak görünsede bu hakîkatin nereden geldiğini şöyle ifade eder. Bir gün Cebrâil’e âyetleri nereden aldığını sorduğu zaman, Cebrâil bir perdenin arkasından aldığını söyler. Bir daha ki sefere perdenin arkasına bakması istenir. Baktığı zaman Efendimiz (s.a.v.)’i perdenin arkasında görmesiyle Cebrâil bana ne ihtiyaç var diye hayrete düşer.

Mutlak Zât olan Huu onu (İnsân-ı Kamil) tenfis edip okuduğu zaman Mukayyed Zât olan Huu (Muhammed s.a.v.)’in ona tabii olması istenmektedir.

Peki, biz ümmetinde bu nasıl olacaktır. Hazreti Aişe annemize Resülûllah efendimizin ahlakı nasıldı diye sorulduğu zaman siz hiç Kûr’ân okumuyıor musunuz? Diye Resülûllah (s.a.v.) ahlakını ifade etmiştir.

Bu ahlaka ulaşabilmek için Fenafişşeyh ile şeyhin ahlakına tabii olmak daha sonra yine onda bulunan tahalluku bi resülûllah resülûn ahkalına tabii olmak (Fenâfirresül) daha sonra yine aynı yerde bulunan tahalakullah olan (Fenâfillah) ile Kur’ân ahlakının ın tabii olmak kısmına ulaşılmaktadır.


ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ {القيامة/19}

(Summe inne aleynâ beyânehu.)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)