İçeriğe atla
Kıyâme 19Cüz 29 · Sayfa 577

Kıyâme Sûresi 19. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Śumme inne ‘aleynâ beyâneh(u)

Sonra onu açıklamak da bize aittir.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (75/19)


“Nâ” biz ifadesi ile yine bu âyet zâtidir. Yine burada bizim üzerimize, üstümüze, üstümüzde ifadesi ile üstüne alma durumu vardır. Daha önceki âyetlerde anlatılmıştı…

Beyan’ın sözlük ma’nâsı;

  1. Söyleme, bildirme.
  2. Bir eserde, düşüncelerin, duyguların, hayallerin doğuş ve değerlerini, bunların anlatımında tutulacak yolları konu edinen bir edebiyat bilgisi dalı.
  3. Açıklama.
  4. Ticarete sunulacak yemlerde değer belirlemeye esas olan temel besin maddeleri oranlarının ve/veya iddia edilen özelliklerin yazılı olarak belirtilmesi.
  5. 1. bildirme, söyleme, açıklama. 2. belagat ilimlerinden ikincisi. 3. belli apaçık.
  6. İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme.

Sümme diye bir ara konulmuştur. “SE-MİM-MİM” harflerinden oluşmaktadır. “SE” “Sevb-Senâ” - “elbise ve hamd”, “Mim - Hakikat-i Muhammedi” “Mim – Hazret-i Muhammed” dir. Sayısal değeri ise “Se-500” “Mim-40” “Mim-40” (500+40+40=580) dir. 5+8= 13 dür.

Hakikât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye olan 5 Hazret mertebesi, 8 Cennet mertebesi, Hakîkat-i Muhammedi elbisesi ve Hazreti Muhammed mertebesinin hamdi övgüsü ile bizim üzerimizdedir ve yine bunun açıklaması bize aittir.

Efendimiz (s.a.v.) bunu vahiy (Kûr’ân-Zât), ilham (Kudsi Hadis-Sıfât), firaset (hadis-esmâ) ve günlük hayatındaki yaşantısı (şeriat-ef’âl) mertebesi ile açıklamıştır.

Aynı zamanda Kûr’ân-ı, Allah’ü teâlâ kâmil insân-insân- kâmil ile ilham yoluyla, mü’min kulu ile firaset olarak, Müslüman kulu ile şeriat-i muhammedi olarak ef’âl mertebesinden bizâtihi hayatın içinde hâyat sıfâtı ile açıklar. Bu açıklama ise marifet mertebesindendir. Bu ve önceki mertebeleri aktaran mertebe yine A’maiyyet mertebesidir… Bu konu ile alakalı olduğunu düşündüğüm Terzi Baba’nın İnci Mercan Tezgahı kitabından bir aktarımı buraya alıyoruz.


A’mâ’iyetten anladığım şu oldu ki! Sevgi den sonra birde övgü vardır, bu da hamd’dır. Sevgi Hubb habibblik, Hamd/övgü, ise Muhammed’dir, “ve ahbibtü” “ben sevdim” denilmesi Zâtına kendine aittir, kendinde bulunan hakikatlerin açığa çıktığında övülmesini yani, hamd-ı taleb ettiğinden bu talebini Hakikat-i Muhammediyyeye aktarmış olduğundan, onun zuhur mahalli olan Muhammed (s.a.v.) de hem Habiblik, hemde, onu hamdeden olduğundan, iki mertebeyide (Sevgi ve Hamd) bünyesinde birleştirmiştir.

İşte bu yüzden Habib de, mahbub da, hâmid de, Mahmud da, kendisidir. Ona yapılan bu muhabbet ve medihler aslında onda zuhur eden Zât-ı İlâhiyyeye dir. Çünkü, kendi ifadesi ile, (men reâni fekad reel Hakk) Ona, gerçekten bakan ve gören, aynı zaman da Hakk’ı görmüş olur. Burada başka bir irfaniyyet daha vardır ki, o da, Rasûle bakan, Hakk’ı görmüş olduğundan bu durumda Hakk zâhir, Rasûl bâtın olmuş olur. Rasûl’ü Rasûl olarak görende ise, Rasûl zâhir, Hakk bâtın olmaktadır. Böylece “men reani” bakışında her iki gerçek irfani hüküm de vardır. Bu yüzden yedi “Ha-Mim” surelerindeki “huruf-ı mukataa” harfleri bu hakikatleride anlatmaktadırlar. Yani “Hakikat-i Muhammedi” veya “Hakk olan Muhammed” veya Hakk’ta olan Muhammed” veya “Muhammedde olan Hakk” demektir.

Ancak bu husus yanlış anlaşılmasın. “Allah olan Muhammed” denmemektedir. Bu tarifler esma letafet-mertebesi itibari iledir. Fizik mertebesi itibari ile olması mümkün değildir. Allah Allahlığını kimseye vermez, denmiştir versede zâten alan olamaz. Çünkü birey beşer kişinin Allah olması için, bütün bu âlemlerden daha büyük bir hacmi olması lâzımdır ki, Allahı (c.c.) içine alıp-ihata etsin ve kendi onun yerine geçmiş olsun. Bu ise olacak bir şey değildir.

“Enel Hakk “ sözü ise aslında çok yanlış anlaşılmakta-dır. Çünkü orada “enellah” denmemektedir. “Enel Hakk “ denmektedir, bu ise kişinin sadece kendi vücut mülkünde, Hakk’tan başka bir varlık olmadığını ifade etmektir ki, aslında zâten hakikatte budur. Bunu anlayan kimsede de, “Cael Hakku ve zehakal batıl-Hakk geldi bâtıl gitti” (17-81) âyetinin kişide yaşamının, faaliyetine geçmiş halidir. Ve her mertebesi itibari ile gerçek Kur’an okumakta budur. Yani her âyetin yaşamı ile birlikte, tatbiki, manevi lezzeti, muhabbeti ve idraki olması lâzımdır. T.B.[166]


كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ {القيامة/20}

(Kellâ bel tuhıbbûnel âcileh.)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)