Eyahsebu-l-insânu en yutrake sudâ(n)
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.
İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?
Kıyâme Suresi'nin 36. ayeti, insanın yaratılış gayesini ve ahiretteki sorumluluğunu sorgulayan temel bir mesaj taşımaktadır. Ayet, insanın başıboş bırakılmadığını ve belirli bir amaç doğrultusunda yaratıldığını dilbilimsel olarak vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasibe' fiilinin hem 'zannetmek' hem de 'hesap etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın kendisi hakkında yanlış bir zan beslemesi, yani başıboş bırakılacağını düşünmesi bağlamındadır. Bu, bir gerçeği idrak edememe durumunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yahsebu' fiilini 'yazunnu' (zanneder) olarak açıklar. Ayetteki 'eyahsebu' ifadesi, inkarcıların veya gafillerin, yaratılışın bir amacı olmadığını zannetmelerini mecazi olarak ifade eder. Bu zan, hakikate aykırıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hasibe' fiilinin Kur'an'daki kullanımının, genellikle bir yanılgı veya yanlış bir varsayım içerdiğini belirtir. Ayetteki 'eyahsebu', insanın kendi varoluşuna dair yanlış bir algıya sahip olmasını, yani bir sorumluluktan muaf olduğunu düşünmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'insan' kelimesinin 'üns' (yakınlık, alışkanlık) kökünden geldiğini ve bu varlığın diğer canlılardan farklı olarak sosyal bir yapıda olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-insân', genel olarak insan türünü, yani akıl ve irade sahibi olan her bireyi kapsar ve onun varoluşsal sorgulamasını temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'nisyân' (unutmak) kökünden de türeyebileceğini ve insanın unutkanlığına işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-insân', yaratılış amacını ve ahiret sorumluluğunu unutmaya meyilli olan varlığı ifade eder, bu da onun başıboş bırakılma zannına düşmesine neden olur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan'ı 'nâtık' (konuşan) ve 'müdebbir' (tedbir alan) bir varlık olarak tanımlar. Ayetteki 'el-insân', bu özellikleriyle birlikte, kendi varoluşunu sorgulama ve sorumluluklarını idrak etme potansiyeline sahip olan varlığı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'terk' fiilinin bir şeyi geride bırakmak, ondan vazgeçmek veya onu ihmal etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yütrake', insanın yaratılış amacından bağımsız, sorumsuz ve hesapsız bir şekilde bırakılmasını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'terk' fiilinin pasif formu olan 'yütrake'nin, Allah tarafından bir amaç ve sorumluluk olmaksızın bırakılma durumunu ifade ettiğini açıklar. Bu, insanın kendi başına, hesapsız ve başıboş bir varlık olarak algılanması anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'terk' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, genellikle bir şeyi ihmal etme veya ondan yüz çevirme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yütrake', insanın yaratılışındaki hikmetin göz ardı edilerek, sanki bir amaçsızlık içinde bırakılmış gibi düşünülmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'südâ' kelimesini 'muhmelen' (ihmal edilmiş, başıboş bırakılmış) olarak açıklar. Ayetteki 'südâ', insanın yaratılışında bir hikmet ve amaç olmaksızın, kendi haline terk edilmiş bir varlık olduğu zannını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'südâ' kelimesinin 'ihmal edilmiş, boş ve faydasız' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın yaratılışının bir gayesi olmadığı, sorumluluktan muaf olduğu ve ahirette hesaba çekilmeyeceği yönündeki yanlış inancı vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'südâ' kelimesinin 'boş, faydasız, başıboş bırakılmış' anlamlarını taşıdığını ve genellikle bir şeyin ihmal edildiği veya terk edildiği durumlar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'südâ', insanın yaratılışının bir amacı ve hikmeti olmaksızın, boş yere var olduğu düşüncesini reddeder.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” (75/36)
5034 - Ebu Sa'id ve Ebu Hureyre radıyallahu anhüma anlatıyorlar:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyamet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u ilahiye) getirilir. Allah Teâla Hazretleri:
"Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?" diye soracak. Kul da: "Hayır" diyecek. Allah Teâla Hazretleri: "Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada) beni unuttuğun gibi!" buyuracak."[199]
5035 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "(Ashab, Resûlullah'a): "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Aleyhissalatu vesselam: "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab: "Hayır!" deyince:
"Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?" diye tekrar sordu. Ashab yine: "Hayır!" deyince:
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelal'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rabb Teâla:
"Ey filân! ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?" diye soracak. Kul:
"Evet ey Rabbim!" diyecek. Rabb Teâla:
"Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?" diyecek. Kul bu soruya: "Hayır!" karşılığını verecek. Rabb Teâlâ da:
"Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!" diyecek. Sonra ikinci kul Allah'ın karşısına çıkar. Rab Teâla ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: "Evet! Ey Rabbim!" der. Rab Teâla da:
"Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?" diye sorar. Kul:
"Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!" der ve elinden geldiğince (Hak Teâla hakkında) hayır senâda bulunur. Rab Teâla:
"Bu hususta lehine şehâdet edecek biri var mı?" diye soracak. Kul:
"Hayır, yok!" diyecek. Rabb Teâla:
"Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!" der. Kul kendi kendine: "Benim aleyhime şahidlik yapacak da kim?" diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: "Haydi konuş!" denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah'ın gadabına uğrayan münâfıktır."[200]
786. İmtihân vaktinde bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın ordusudur.
Hakk Teâlâ hazretleri insan sûretinde yarattığı bir mahlûk-ı müdriki, hayvâniyet sâhasında serbest bir halde bırakmaz. Nitekim âyet-i kerîmede (Kıyâmet, 75/36) “İnsan başıboş bırakılmış hayvan gibi terk olunmuş olduğunu mu zanneder?” buyurulur. Binâenaleyh bu mahlûk dâimâ İlâhi imtihana ma’rûzdur. İmtihân vakti geldiği zaman bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk’ın askeridir. Nitekim âyet-i kerîmede (Fetih, 48/4-7) ya’ni “Göklerin ve yeryüzünün orduları Allâh’ındır” buyurulur.[201]
Mesnevî-i şerif beyitlerinde bildirildiği gibi insan hayvanlar gibi başıboş bırakılmış bir varlık değildir. Sebebler dairesinde hareket etmektedir. Cenâb-ı Hakk bile ilmi ilâhi programını sebeplere dayandırmıştır.
Âyeti kerime’de, أَيَحْسَبُ “E yahseb” sanıyor ifadesi kullanılırken içinde “hesab” barındırdığı görülmektedir. Yani bu başıboş bırakılma ile hesab vermeyeceğini mi sanıyor?
Zâhir hayata baktığımız zaman çocuk olduğumuz zaman anne ve babamıza karşı bir sorumluğumuz vardır, bizi boş bırakmazlar menfi hareketimizde hesab sorarlar. Evlendiğimiz ve çocuklarımız olduğu zaman eğer eşimiz ve çocuklarımıza karşı sorumluluğumuzu yerine getirmezsek başımız boş değildir. Eğer bu sorumluluk yerine getirimezse başımız hoş olmaz, hesab vermek ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız.
Verilen örnekler akraba, arkadaş, dost ve sosyal çevre ilişkileri iş, okul, askerlik, toplum vs. çeşitlendirileribilir.
Toplumda insan kanun ve kurallar manzumesine tabidir. Resmi daireye, bankaya, vergi dairesine gitse araçla trafiğe çıksa, hatta yaya olarak yürüse bile uyması gereken kurallar vardır.
Denebilir ki, dağa çıkarım, ormana veya çöle gidebilirim. Dağda dağ kanunu, ormanda orman kanunu, çölde çöl kanunu geçerlidir. Bana ne canım ben buna uymam diyebilir mi? Dağda gelir insanı ayı parçalar, ormanda ve çölde buna mukabil bir şey insanı bulur. İnsan kendini korumak zorundadır hata yaptığı zaman, hangi kanun tabii ise bu hukuk sistemi içinde hesap verir, malını, özgürlüğünü, hatta canını verir.
Kendisinin emaneti yüklendiği, Cenâb-ı Hakk’ın halifesi olarak yeryüzüne gelmiş olan İnsan-ın Rabbine karşı hiç mi? Sorumluğu yoktur. Hesab vermiyeceğini mi sanır?
İlâhi hukuk sistemi olan Allah’ın sünnetullahına kişi tabi olmadı ve bu tabiiiyeti bıraktı hangi mertebede yaşıyorsa o hukuk sistemi içinde hesabı olur… Şeriat, tarikatın, hakikatın, marifetin kendine göre sorumlulukları vardır...
Nusret Babam (r.a.) şu dizelerde İnsan isen diyerek başıboş olmadığımızı ne güzel ifade etmiştir, İnsân isen gel maşuku seyret. Fâni vücûd’u bâki’ye devret. Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket. Yorulma gitme celâl’e doğru.
N. T.
أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن مَّنِيٍّ يُمْنَى {القيامة/37}
(E lem yeku nutfeten min menî yin yumnâ.)