İçeriğe atla
Kıyâme 35Cüz 29 · Sayfa 578

Kıyâme Sûresi 35. Âyet

القيامة

Sohbete sor

Śumme evlâ leke fe-evlâ

(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.

Kıyâmet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Daha ne olsun, sana yazıklar olsun, yazıklar!” (75/35)


أَوْلَى Evlâ: Uygun, münasip, müstahak, haketme mânalarına gelmektedir.

Müfessiler âyetlerin siyakından[193] dolayı “bela sana gerek” “yazıklar olsun” gibi ma’nâlar vermiş olmalıdırlar.

Bu başına gelenler hakk’etin, buna mütahaksın uygun yeri hakk ettin, layığını buldun gibisinden…

Evla, kelimesinin devamında gelen لَكَ “leke” senin için evlâ (hakk etme)…

“Leke” “Lâm-Kef” “Ulûhiyyet ve Kün” ifadeleridir, İmi ilâhi programı ifade eder.

“Levlake levlake lema halaktü'l-eflak”. Cenâb-ı Hakk, sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim, derken ilk ifade sen yoktun henüz programın yoktu, ne zaman programın yapıldı senin için âlemleri halk ettim. İfadesidir.

Bu program dahilinde, Cenâb-ı Hakk kulunun ihtiyaçlarını Ulûhiyet-Allahlık gereği ifaza eder yani yerine getirir Hakk edişini verir. Bu hakk ediş mudill, hadi hangi esmâ üzerinden ağırlık ise o şekildedir. Yani bu iyi, bu kötü diye ayırım yapmaz. Ha! Razı mıdır? O ayrı meseledir. O işin “Evlâ” tarafındadır. Çünkü, Kur’ânı kerimimde kişinin akıbetinde neyi evlâ, neyin evlâ olmadığını mertebeler itibari ile bildirir. Buraya baktığımız zaman kul amir, Hakk memur hükmündedir. Yani Kul söyler, Hakk yerine getirir… Bundan mesül değildir. Enbiyâ sûresinde Cenâb-ı Hakk yine kendisi bildirmektedir.

لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ {الأنبياء/23}

(Lâ yus-elu ‘ammâ yef’alu vehum yus-elûn.)

“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.” (21/23) Öncelikle, “Rabbin senin ileydi, sen kiminleydin.” Sorusuna muhatab kalınır. Bende onunlaydım diyince ha tamam o zaman denir. Bunu diyemiyorsa vay haline “evlâ” onun hâline…

Ticaret hayatında, iş yapan firmalarının bir Hakk edişleri vardır. İhaleye girerler işlerini yaptıkça ve bu işler belirli bir sahfaya geldikçe Hakk edişlerini alırlar… Ve iş tamamlanınca kendilerine münasip, evlâ görülen ücretlerini alırlar.

Bilindiği gibi İslâm hukuku içinde “Ceza” kavramı vardır. “Hel cezâu-l-ihsâni illâ-l-ihsân” (Rahman-60). “İhsan-ın cezası (karşılığı) ihsan’dır”. “Ceza” karşılık olarak kullanılmış, bu işin bedeli, ücreti nedir gibi menfi-müsbet yönü anlatılmak istenmiştir.

Bu anlatımlar ile “Evlâ” hak etmeninde bir karşılık olduğu anlaşılmaktadır. 34 ve 35. Âyetlerde 4 adet “Evlâ” kelimesi geçmektedir. Cenâb-ı Hakk niye acaba bunu bir niye acaba bir kere söylememişte, dört kere tekrar etmiştir. Sen yaptıkların ile bunu hakk ettin diyemez miydi? Dört kez yaptığının, davranışlarının, yaşantının karşılığında bu yaptığını Hakk ettin, layıksın, münasipsin, diyor… Hani bir insan bir düşmanını öldürürde, hıncını ve öfkesinin önünü alamaz bir kurşundan sonra zaten ölmüştür, al sana al sana diye peşi peşine kurşunları sıkar da hasmını öldürür…

4 sayısı İslâmın şifre sayısı olan (Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet) mertebesini bildirmektedir.

" Hasenatul ebrar, seyyiâtul mukarrebin "
" Ebrarların ( iyi insanların ) sevabları, 
mukarrebler ( Allah'a en yakın insanlar ) için günah gibidir."
Diye tasavvuf içinde söylenen bir söz vardır… Ebrar (iyiler) taifesi tarikat mertebesini Mukarreb yakîn olanlar ise İlmi, Ayni, Hakkı yakinliği bildirmektedir. Hakikat ve Marifet mertebesinin gaflet haline düşmesidir.

Kişinin bu “evlâ” Hakk edişi mertebesine göre olacaktır. Şerat mertebesinin “evlâ” Hakk edişi, günahlar, iyilik kötülük ve farz ibadetler namaz, oruç, hacc, zekât gibi fiillleri yerine getirip getirilmediğine göre ödenecektir. Eğer kişi zaten Kelime-i Şahadet getirip, İslâm’ın zâhiri dairesi içine yani ümmeti icabet olmamışsa bu Hakk edişin âyetlerde belirtildiği gibi cehennem, ateş olacağı açıktır.

Kişi cennete girse bu hakk edişi nefsani olacağından ve nefis cennetinde kalıp daha yukarı mertebe anlayış ve idrakine çıkmamadığından senin için evlâ olan huri, gılman, meyveler ve bahçelerdir burada bu fikirinde kalman ebedi evlâdır, bunun hakk ettin denecektir…

Kişi eğer bu dünya hayatında “rabbimiz gerçekten biz, rabbinize imân edin diye imâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk imân ettik”[194] diye rabbinden taleb etmiş ise ona evlâ olan şeriat mertebesinde bir evlâ, hakk ediş olacaktır. Ef’âl cennetleri içinde olacaktır.

Ama duymuş, iman etmiş ondan sonra inkar cihetine gitmiş o zaman evlâ, hakk edişi cehennem ve ateş olacaktır.

Kişiyi dünya hayatında rabbi tarafından “Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve na-mazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şey-lerden de infak ederler.” “onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakıynen tanır-lar.”[195] Diye nitelenen kullar arasına girerse âyette ahireti yakinen tanırlar dediği gibi Esmâ mertebesini tanırlar ve Esmâ cennetlerine dahil olurlar. Bu kişi için “evlâ kere evlâ” bir hakk ediş olacaktır.

Ama bu saha tehlikeli bir sahadır, hayal nefis ve üç harfliler kol gezer ve tuzak zuhuratlar ile bu kişi şeyh diye adlandırılsa bile sağlam bir silsileye tabi değilse ve etrafındakileri haraca bağlamış, geçimini de bu yoldan elde ediyorsa işte o zaman “evlâ kere evlâ” olacak olan, hakk ediş ateşin daha şiddetlisi olacağı açıktır… Etrafındakileride kendi arkasında sürükleyecektir. Kişi böyle bir yola ve kişiye bağlancağına kendi saf ve temiz duyguları ile bireysel olarak hareket etse en azından böyle bir duruma düşmekten korunmuş olur.

Kişi Hakk ve Hakîkat ile tanışmış ve bu sahada yol almaya başlamış ise, “Muhakkak ki imân edip salih amel işleyenleri rahmân sevgili kılar.”[196] Salih âmel programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameldir. Kişi nefsinin programı ile değil, Hakk’ın programı ile amel ediyorsa, Maide sofrasının rızıklarından yemekte ve bu tatbikata çıkıyorsa Rahmân’ın sevgili kıldığı kişi olur. Ve ikinci âyet ki bu işin bâtınıdır, bâtın âleminin sevgilisi olmuş olur. “evlâ senin için O zaman evlâ, evlâ” ile “evlâ kere evlâ kere evlâ” ile hakk edişi katlanmış olur. Sıfât cennetlerine nail olanlardan olur.

Ama zâti olan maide sofrasından yemiş, ondan sonra nefsinin gafletine düşmüş ve bu sahadan uzaklaşıp bu gıdadan aldığı hakîkat bilgileri nefsinini kullanımına vermiş ise “evlâ kere evlâ kere evlâ” olan hakk ediş ateşin ve karşılığın daha kuvvetlisi olacağı muhakkaktır.

Bu işi daha ileriye götürüp, irsâliyet mertebesinin birimsel olarak kendi bünyesinde de olarak var olduğunu yani aktarma özelliğini açığa çıkarabilirse, “O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı, mü’minler de hepsi Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandı.”[197] Ve “onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allahı anmakla huzura kavuşmuştur. İyi bilin ki, gerçekten kalbler ancak Allahı anmak-la huzura kavuşur.”[198] İşte bu zikir-hatırlama ile Hakîkat-i İlâhiyye’yi Allah’ın hakîkatini gerçek ma’nâsı ile bulmaya başlar. İşte bu anlayış ve yaşantı ile “Evlâ senin için O zaman evlâ, evlâ senin için O zaman evlâ” yani “evlâ kere evlâ kere evlâ kere evlâ” olan Zât cennetine dahil olanlardan olur.

Kişi dünya hayatında bu seviye gelmiş ve hâlini bozup gaflete düşmüş ise kendine yazık edenler olmuş olur, başına gelecek olan ve müstahak olduğu “evlâ kere evlâ kere evlâ kere evlâ” olacaktır. Yani göreceği azap kat üstüne katlanarak devam edecektir… Allah muhafaza bizleri bu hallere düşmekten korusun…


أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى {القيامة/36}

(E yahsebul’insânu en yutreke sudâ.)