Lâ uksimu biyevmi-lkiyâme(ti)
Kıyamet gününe yemin ederim.
Hayır, yemin ederim o kıyamet gününe.
Kıyâme Suresi'nin ilk ayeti, 'yemin' ve 'kıyamet' kavramları üzerinden ahiret inancının önemine vurgu yapmaktadır. Ayet, yemin formülüyle kıyamet gününün azametini ve kesinliğini pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'k-s-m' kökünün asıl anlamının bir şeyi paylaştırmak, bölmek olduğunu belirtir. Yemin (kasem) ise, bir şeyi tasdik etmek veya teyit etmek için Allah'ın adını anarak yapılan bir tür paylaşımdır; zira yemin eden kişi, yemin ettiği şeyin doğruluğunu kendi nefsinden ayırıp Allah'a isnat eder. Ayetteki 'uksimu' fiili, Allah'ın kıyamet gününün önemine dikkat çekmek için kullandığı bir teyit ve vurgu ifadesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki yemin ifadelerinin (kasem) Arap dilindeki mecazi kullanımlarına dikkat çeker. 'Lâ uksimu' ifadesinin, 'yemin ederim ki' anlamında bir teyit olduğunu, 'lâ' edatının burada nefy (olumsuzluk) değil, teyit için geldiğini belirtir. Bu, kıyamet gününün büyüklüğünü ve yemin edilmeye layık oluşunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki yeminlerin (kasem) sadece birer antlaşma veya söz verme aracı olmadığını, aynı zamanda yemin edilen şeyin kutsallığını ve önemini vurgulayan retorik bir araç olduğunu belirtir. 'Uksimu' fiiliyle kıyamet gününe yemin edilmesi, bu günün Kur'an'ın mesajındaki merkezi konumunu ve mutlak gerçekliğini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yevm' kelimesinin Arapçada hem günün belirli bir bölümünü hem de daha geniş bir zaman dilimini ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'yevm' kelimesi, 'el-Kıyâme' kelimesiyle birleşerek belirli ve önemli bir zaman dilimini, yani hesap ve diriliş gününü işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'yevm'in genellikle güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade ettiğini, ancak Kur'an'da bazen bir olayın gerçekleştiği zaman dilimini veya bir dönemi de ifade ettiğini belirtir. 'Yevmu'l-Kıyâme' terkibi, bu özel ve benzersiz olayın gerçekleşeceği zamanı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'k-w-m' kökünün asıl anlamının 'ayağa kalkmak, dikilmek' olduğunu belirtir. 'Kıyâme' kelimesi ise, ölülerin dirilip kabirlerinden kalktığı, hesap için Allah'ın huzurunda durduğu günü ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, bu büyük olayın kesinliğini ve önemini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kıyâme'nin, insanların kabirlerinden kalkıp Rablerinin huzurunda duracakları gün olduğunu açıklar. Bu kelime, sadece bir zaman dilimini değil, aynı zamanda bu günde gerçekleşecek olan diriliş, hesap ve yargılama gibi olayların tümünü kapsayan bir kavramdır. Ayetteki yemin, bu günün azametini ve kaçınılmazlığını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kıyâme' kavramının Kur'an'ın temel dünya görüşünün merkezinde yer aldığını ve 'diriliş' anlamının ötesinde, kozmik düzenin bozulup yeniden kurulduğu, ilahi adaletin tecelli ettiği nihai bir dönemi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki yemin, kıyamet gününün sadece bir inanç değil, aynı zamanda mutlak bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Kıyâmet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Kıyâmet gününe yemin ederim.“ (75/1)
لَا Lâ: Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi.
Kıyâmet gününe yemin edilmekle beraber, kırık mealde “Kıyâmet gününe yemin etmiyorum” anlamına gelmektedir. Zâhiri olarak kıyâmet üstüne yemin etmiyorum, kıyâmet üstüne yemin edilmeyecek kadar dehşetli ve şiddetli bir olay demek olur.
Ama işi evveline aslına döndürüp bâtınen bakacak olursak; لَا Lâ, ”Lâm” ve “Elif” harflerinden müteşekkildir. “Lam” Lahut-Ulûhiyet, “Elif” Ahadiyyet-Zât mertebesini ifade etmektedir.
Terzi Babam İnsân-ı Kâmil Mukaddime bölümünü açıklarken bu bağlantı hakkında şöyle açıklamada bulunmuştur.
Daha sonra, vasıfları cihetine yöneleceğiz. Çünkü: Zat-ı İlâhinin kemâl derecesi çeşitleri oradadır. Kaldı ki: Cenâb-ı Hakka has mahallerde, ilk zâhir olan sıfâtlarıdır.
Cenâb-ı Hakka has mahallerde, peki bütün âlemde Cenâb-ı Hakk'ın zuhuru olduğuna göre bunu niye ayırmış? Bütün âlem zatın zuhuru değil mi. “Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.” dür. Cenâb-ı Hakka has mahallerde yani kim ki kendi varlığının hakikatini ilâhi varlığın hakikati olarak idrak eder, işte o Hakka mahsus mahaldir. Yani Hakk’ın zâti tecellisi itibariyle olan mahaldir. Diğer mahallerde de Hakk vardır ama fiilleri, isimleri yönünden zuhuru vardır, şeksiz şüphesiz bütün varlıkta ama zâtına mahsus mahal marifetullah bilgisine sahip olan kimselerdir.[16]
لَا Lâ, aynı zamanda “Nefiy” kaldırma ifadesidir. Bunun ma’nâlanması, Kelimeme-i Tevhid’in “Lâ İlâhe İllâ Allah” bölümü içinde bulunmaktadır.
(لَا) ”lâ” lafzının oluşumu İşte bu son (nüzül) bağlantıyı (لَا) ”lâ” ile yani (لَا) “lâm elif” ile yaptı. Bu “lâm elif”, öyle bir “lâm elif”tir ki zahir ve batın bütün ef’âl âlemini kucaklamış oradan da arşı azime kollarını uzatmıştır.
Biz ona şimdi zahir kelime, anlam manasıyla bakmaya ve öyle okumağa, anlamaya çalışalım. Genelde “lâ” kendinden sonra gelen ma’nâyı nehyedici yani kaldırıcılık görevini yapmaktadır. Burada ise asılda kendi kendini “zahir mertebesi” itibarile “lâ” etmekte, kaldırmaktadır.
Şöyle ki; “Zâtı Mutlak” Ahadiyyetinden Uluhiyyetine tenezzül ettiğinde, الله “Allah” ismi ve ma’nâsıyle zuhur etmişti.
Oradan sıfât “Vahidiyyet ve Rahmâniyyet” mertebesine (اِﻻّ) ”illâ” ile tenezzül etmişti.
Oradan “Rububiyyet” mertebesine (اِلَهَ) “ilâhe” ile tenezzül etmişti.
Şimdi burada ise, “Rububiyet” mertebesinden “Melikiyyet” mertebesine son tecellisi olan (لَا) ”lâ” ile tenezzül etmektedir ki bu tenezzül ve tecelli kemalatın sonu ve zirvesidir.
Ehli Hicap (perdeliler) buraya (Esfeli safilin/aşağıların en aşağısı) der. Hakikat yönü ile ehli hal ise, “lika/buluşma”, vuslat âlemi der.
Ancak burada zâtın kendini “ef’âl, esmâ, sıfât ve zât” perdeleriyle perdelediğinden, bu perdeleri açıp da o “lika”ya ulaşmak pek kolay olmaz.
Bütün âlemlerden zuhura gelen bu “la aleminde” ki “melikiyyet” yani “malik”iyyet mertebesidir. Diğer ismi “ef’âl/fiil madde âlemi”dir. Her varlık kendine tanınan mülkünü kendi gerçek mülkü zannettiğinden fiilen bu âlem “malik”ler tarafından izafeten geçici olarak bölünmüştür.
Bu geçici bölüşme, paylaşım neticesinde “malik” zahir, “malikel mülk” batın olmuştur. İşte bir müddet batında kalmayı murat ve arzu eden “zât-ı mutlak” burada kendini (ﻻ) “lâm elif” sırrı içinde gizleyerek, kendi kendine, kendinde olarak (لَا) ”lâ” diyerek perdelemiştir.
Bu perdeyi izinsiz açmaya çalışanlar (ﻻ) “lâm elif”in tabanında görüldüğü gibi çelmeyi yerler ve daha oradan geri dönerler. Bu perdeyi açmak ve çelmeden kurtulmak için özel bir izin gerekmektedir. Tevhid nüzül kervanından inip, tevhid uruc kervanına dahil olmak gerekecektir. Vakti geldiğinde o kervana bineriz inşaallah.[17]
Yukarıda yapılan alıntılar ile “Ef’âl” âleminden “Esmâ” âlemine “Sıfât” saltanatı sönüp, zât-ın zuhuru edişine geçildiği anlaşılmaktadır.
أُقْسِمُ Kasem-yemin ederim, kim kasem-yemin eder. “Ben” Kasem ederim. Burada “Elif” ile Ahadiyete dönük yönü olmak ile beraber, okuyucuya da dönük yönü vardır. Kıyâmete imandan yakîn bir biliş ile ikan yani kesin bir bilgi ile “Elif” 12 zâhir ve bir bâtın noktalı 13 ile kasem-yemin ederim. Esmâ mertebesinden müşahade ile oluşan bu hâl Resülûllah (s.a.v.) in Rabbi hassı ile Allah esmâsı ile ve diğer müşahade ehli için kendi Rabbi hassı olan Esmâları iledir. Ama bu dünya hayatında kıyâmetlerini koparamayan ehl-i gaflet için bu olay gelecek zaman da olduğunu düşündüğü için لَا أُقْسِمُ “Lâ uksimu” Yemin edilecek bir durum yok (Kıyamet günü için) hükmündedir. Ama ehli irfan için لَا أُقْسِمُ “Lâ uksimu” Lâ ya yani “Lâm Elif” Ulûhiyet ve Ahadiyyet mertebelerine yemin hükmündedir. Resülûllah (s.a.v.) efendimizin Cenâb-ı Hakkın A’maiyyet mertebesini tarif ederken, altında ve üstünde hava olmayan bir yerdeydi diye tarif ettiğini duyan Hazret-i Ali Efendimiz elan yani şimdide öyledir buyurmuştur.
بِيَوْمِ “bi yevm” Gün ile, öncelikle “bi yevm” sayısal değerlerine bakıcak olursak; “Be-2”, “Ye-10”, “Vav-6”, “Mim-40” dır. (2+10+6+40=58) dir. (5) Beş Hazret Mertebesi ve (8) Sekiz Cennet’tir. (5+8=13) dür. (13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamıdır.
Bu kasem-yemin ediş kıyamet günü’ne بِ “bi-ile” bizatihi kıyâmet günü ile olmakta ve başta bulunan (لَا) ”lâ” ile olmamakta-olmaktadır. “Lâ” nın farkına varıp, hayal ve vehim den geçip, bu mükevvenat âleminin hakkın hayalinden başka bir şey olmadığını anlayan irfan ehli kıyâmetlerini taa! başından koparmıştır. İşte bu da بِ (Bi-Be) olan risâlet mertebesinin veya bu mertebenin varisi olan bu mertebenin vekili-varisinin elini tutmakla olur. Diğer gaflet ehli ise (لَا) “La” Yokluk hayal perdesinden daha geçememiş olduklarından kıyâmet gününe yemin edecekleri halleri yoktur, kendileri ortada yoktur ki, yok olan neye yemin edebilecektir.
بِيَوْمِ “bi yevm” Hazret-i Âdem’in yeryüzünde gözüktüğü yedinci gün olan içinde bulunuğumuz Cum’a günü ve “Yevmiddin” dir.
مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ “Mâliki yevmiddîn”[18] yâni “Dîn gününün sâhibi anlamında olarak ve dinden kasıtta Allah’ı tanımak olduğuna göre Kur’ân-ı Kerîm bizlere bunu bildirdikten sonra artık dünyâya gelmemizin nedeni sadece namaz kılmak değil Allah’ı tanımaktır bunun için de önce kendimizi tanımamız gereklidir. Namaz ve diğer ibâdetler buna sâdece bir vâsıtasıdır. En büyük vâsıta ise ilim ve irfâniyettir.”[19]
اَلْقِيَامَةِ “Kıyamet” Lâm-ı tarifle bilinen bir kıyâm-et e yemin edildiği anlaşılmaktadır. Bu saha geniş bir sahadır. “Az yaşa çok yaşa akıbet gelir başa” denildiği gibi bu akıbet başımaza gelmeden bu saha hakkında bilgi sahibi olmalıyız ki ne ile karşılacacağımız bilelim.
Kıyâmet’in safhaları Ölüm-Berzah-Kıyamet aşamalarından oluştuğu yapılan sınıflandırmadan anlaşılmaktadır. Kişinin ölümü küçük kıyâmet ve içinde yaşadığımız dünyanın da kıyâmetinin kopması büyük kıyâmet (bu bir bakıma orta kıyâmettir) olarak adlandırılmaktadır.
Şimdi بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ “Yevm’il kıyâmeti” kıyâmet günü kelimesi hakkında biraz daha detaylı incelemeye çalışalım…
Yazıda görüldüğü gibi sureten kelimenin sembol şekli içinde (11) asli harf vardır. Ayrıca dördü “üstün” ikisi “cezim” dört “esre” olmak üzere (10) adette hareke/ma’nâyı hareketlendiren ve etrafında uçuşan özel işaretleri vardır.
Sayılarını topladığımız zaman (11+10=21) eder ki, Ravza-ı Mutahahra da Cennet’ül Bâki kapısı şifre sayısıdır. (2+1=3) Yakîn mertebeleridir.
Ayrıca, (11) Makam-ı Hazret-i Muhammediyye-Bekâbillah (10) Makam-ı İsevîyyet-Fenâfillah mertebelerini ifade etmektedir.
Buraya bir konu ve müşahadeyi ilave edelim. Kıyâmet Sûresi konusunda Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhinden alıntılar yapmıştım. Bu kitabın oluşumunda hacminide açıkçası biraz büyültmüştü. Acaba bu kadar alıntı yapmam doğru oldu mu? Hazret bundan razı mıdır, diye kendi kendime şuur altı düşünürken bu kitab neticelendikten sonra hiç hesapta olmayan Cenâb-ı Hakk’ın ikramı olan Konya’da Mevlânâ hazretlerini bir ziyaretimiz oldu... Kendisinin türbe kısmı bu kitabın yazılışı başlandığı zamanki ziyaretimizde retore çalışmalarından dolayı kapalı idi. Bu ziyaretimiz sırasında restarasyon çalışmaları bitmişti. Bina içinde her yere bir numara verilmişti ve Hazreti Mevlâna’nın Türbesine verilen (21) numara hemen dikkatimi çekti. Ve bu çalışma içinde kendine ait olan kısımların kalmasının doğru olacağı fikri ağır bastı…
بِ Baştaki “be” harfi “bi” okunuşu “ile-birliktelik” bir önceki bağlantı harf olan “Mim” ve ondan önce olan “sin” ile Muhammediyet mertebesinden insan ile olan risâlet bağlantısıdır. Altında bulunan “esre” işareti/harekesi” ile nokta zuhur mahalli olan Hazreti Muhammed mertebesine nüzül etmesidir. Hakîkat-i Muhammedî’nin kıyâmet “sûreti” ortaya gelmektedir. “Be-Bi” risâleti ifade etmektedir. Hazret-i Muhammedin dünya denen bu âleme teşrifi ve peygamberlerin sonuncusu olup İslâm dinini kemâle ermiş olması en büyük kıyâmet âlemetidir.
ىَ devamında “ye” senbol harfi bir “elbise askısı” gibi üstünde taşıdığı “İlm’el Yakîn”, “Ayn’el Yakîn”, “Hakk’el Yakîn mertebelerini ifade etmektedir. Gün yüzüne çıktığı Yakîn mertebesi ile tecelli etmektedir. Başının üstündeki, “üstün” işareti/harekesi” ise yüce bâtın, Yâkın âleminden gelip, bu sûret âlemine ilim/bilim olarak iniş/nüzül’ü ile Hakk’ın giyinip, halk ile örtünmesini ifade etmektedir.
وْ Devamında “vav” senbol harfi “velayet/vehim” hakikati ile Muhammeddiyetin bağlayıcısıdır. Başının yuvarlaklığı ile zamansızlığı, aşağıya doğru olan tecelli/uzantısı ise zamanı, âlemlere olan İlâh-i akışı, ifade etmektedir. Başının üstündeki, “cezm” in cazibesi/çekimi ile vahidiyyetten-sabit âlemden, zamandan zamansızlık âlemine çekişi ifade etmektedir.
مِ Devamında “mim” senbol harfi, “vav” “velayet/vehim” ile bağlanan Muhammediyet ile Hakikat-i Muhammediyet mertebesini “esre” işareti/harekesi” ise Hakikât-i muhammediyenin esfeli safilin-hazreti şehadet âleminde olanları, Hakikati Muhammedi mertebesine uruc/yükselterek mir’ac ettirmesidir.
ا İkinci kelimenin başında olan “elif” senbol harfi ise, görüntüde olup lâfızda yoktur, çünkü tecellisi olmayan âlem olan, “ahadiyyet” mertebesinin temsilcisidir. Orada tecelli olmadığı için tarif ve şekilde söz konusu değildir. Sadece “elif” ismi verilen ve bütün mertebeleri bünyesinde bulunduran. O temsili sembol ile ifade edilebilmektedir. İrfan ehli “ahadiyyet” mertebesi hakkında pek söz söylemek istememişlerdir, çünkü beşeriyyet aklı ile bu sahada akıl yürütmek mümkün değildir.
لْ Devamında olan “Lâm” senbol harfi ise, (kıyâm-etin) zuhur yeri olan Ulûhiyet hakikatini ifade etmektedir. Ahadiyyetin kıyam-et-sizliğinden, “yevm/günün”ın, “Lâm” ın üzerinde bulunan “cezm” in cazibesi/çekimi ile kıyâm-et-sizlikten kıyâm-et-i çekip zuhura çıkararak kıyâm-etin zuhur ve faaliyete geçmesinin temsilcisi olan “ma’na/semboldür. Ve ikisi birlikte okunduğu zaman ise “EL” olarak ifade almaktadır ki, “yedullah” Allah-ın kudret elidir ve ahiret âlemini düzenlemeye başlamıştır.
Buraya kadar olan okunuş “Yevm’il” şeklindedir. “Mil” şeklinde olan bu geçiş ifadesi Kara ve deniz, hava mili, selden sonra kalan toprak parçalar ve göze çekilen “mil” dir.
Buradan şu anlaşılmaktadır. Kıyâmete geçerken ne kadar kara mili (şeriat ve tarikat mertebesi ilerlemesi) Hava mili (Hakikat ve Marifet mertebesi ilerlemesi) Deniz Mili (Hakikat-i İlâhi deryasında ne kadar ilerleyebildin, ne kadar dalıp inci, mercan çıkarabildin) Yoksa nefsinin tufanı geldi geçti selden toprak bedeninin mili mi kaldı? Yoksa gözlerine mil çekildi, a’mâ (kör) olarak kıyâmet günü gaflet hâlin ile kalktın?
قِ Devamında olan “Kaf” senbol harfi ise bir önceki kelimeden “vav” bağlantısı ile “Vahid’ül Kahhar” olan Rabb’ül âleminin kıyâmet günü kahhariyet kudreti ve oluşumunu ifade eder. Başının üstünde olan iki nokta bireysel benlik/ilâhi benlik noktalarını yukardan aşağı doğru tecelli/uzantısı ile bireysel âlemin ve istediği âlem nizamının kıyâmetini koparır. Altında bulunan “esre” işareti/harekesi” ise zâhiri âlemde olanları, bâtın olan ahiret âlemine uruc/yükseltmesidir. İlâhi benliklerini fark edenler ihtiyari-seçme ile beşeri benliklerinde kalanlar ise ızdirari-mecburi olarak yükselirler.
ى Devamında “ye” senbol harfi bir “elbise askısı” gibi üstünde taşıdığı bâtıni elbiseyi ifade etmektedir. Yâkın hâli hasıl olduğunda cehennem ehli, bâtınında siret olarak taşıdığı hayvan ahlakından dolayı, o hayvan sûretinde bir elbise giyecektir. Nefis cennetleri ehli bilindik sûrette cennet yaşamına göre bir elbise giyeceklerdir. Zât cenneti ehli ise “Rahmân” sûreti üzerine bir elbise giyecekler farklı farklı sûretlerde görünebileceklerdir. Aynı zamanda bu harf 28. Harf ve 28 mertebeyi bünyesinde bulundurur. Bundan dolayı kişi bâtinen hangi peygamber ümmetine dahil ise o peygamber ümmetinin elbisesini giyecektir. Bu harfin işareti ve harekesi yoktur. Âsar (çeker) med harfi denilen 12 zâhir ve bir bâtın olmak üzere 13 noktalı uzatma ا “elif” işareti vardır. “Ye” “ya” olarak ve bir elif miktarı uzatılarak okunur. “Ya” harfi nida olarak bâtından zâhire “KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR. Seslenişi ve haykırışının Yâkın olarak duyulması ve müşahadesidir.
مَ Devamında “mim” senbol harfi, bir önceki 13 noktalı “elif”in “Ahad-Tek” ile taayyüne girmesi ile Ahmed ve üçüncü “mim” olması ile Hakikat’ül Ahadüyyet’ül Ahmediyedir. Bir önceki harfi med olan “elif” âynı zamanda harfi nida ile Ah-med’i bâtınında bulundurmaktadır. Başının üstündeki, “üstün” işareti/harekesi” ise yüce bâtının bâtını, zât âleminden gelip, ef’âl âlemine iniş/nüzül’ü taayyünü ifade etmektedir.
ةَ- هْSonda bulunan yazılışta “te” okunuşta he olan senbol harf, eğer burada durulmadan geçilirse “Te” okunur. Buda “ente-sen” demektir. Alttaki “he” ile ve iki noktası ile sendeki ilâhi ve beşeri hüviyyet olur. Başının üstündeki, “üstün” işareti/harekesi” ise yüce bâtın tevhid mertebelerinden gelip, âlemlere iniş/nüzül’ü ifade etmektedir. Ama âyet sonu ve fasıla harf olduğu fark edilirse “he” İlâhi hüviyyet “Hu” olarak okunur. Kıyam-eh, olarak sükûn bulur ve eh-ah’a dönüşür. Başının üstündeki, “cezm” in cazibesi/çekimi ile a’maiyyet mertebesinden gelen çekim/cezbe ile kıyâm-et hâli oluşur.
Fakir’in hayatını sarsan ve kendisini etkileyen 15-16 yaşlarındayken görmüş olduğu rû’ya bu işin ne kadar insanı derinden sarsan bir oluşum olduğu ifadelerimden anlaşılacağını sanıyorum. O zamanlar bunu soracağım bir kimse olmaması beni daha derinden sarsmış ve uzun zaman etkisinden çıkamamıştım.
Gördüğüm zuhurat aynı âyetlerde tasvir edilen gibiydi, ne ay ne güneş vardı, kapkaranlık olan dünya dürülmüş dümdüz olmuştu. Ortalık yangın yeri gibiydi, dağlar hallaç pamuğu gibi atılır denildiği gibi ortada ne dağ vardı, ne ağaç, ne de bir ev… Velhasıl kelâm sığınılacak hiçbir yer yoktu ve yanlız bir başıma kalmış, ne yapacağımı şaşırmış bir haldeydim.
İşte fazla yoruma ihtiyaç olmayan kıyâmetin dehşetini anlatan belki daha henüz dünya hayatında bu hâlin yaşanabileceğini anlatan bir ma’nâlanma diyebiliriz…
Okuyucuların istifadesine sunmak için “Kıyâmet” hakkında çeşitli kaynaklardan bu konu hakkında bazı alıntılar yapmayı uygun gördüm.
4. FASIL: KIYÂMET
Bilesin ki… Allah-ü Taâlâ KIYÂMET’in kopmasını dilediği zaman İsrafil’e (a.s.) ikinci defa sura üfleme emrini verir.
Birinci üfleme ölüm içindir.
Sur: Ruhî âlemin suretleridir.
Müfni ve Mümit ismi yönüyle İsrafil, ona birinci üflemesini yapar. Bütün suretler ölür. Heykellerinin bağından sıyrılır.
Tıpkı: Uyanınca, rüyada görülen sûretlerin yok olup gittikleri gibi… Yaratıldıkları mahalle dönüp gittikleri gibi…
Bundan sonra, ikinci defa sura üfler. Ruhlar, kendi âlemlerinde oldukları şekilde dönüp gelirler. Cesed kalıplarına girerler.
Biz bunu güneşin camlara vuruş şeklini bahsederken, sana anlatmıştık.
Bu konuşmaların hepsi, ruhların, kendi durumlarına göre yapılan itibara göredir.
Zira uhrevî âlem, ruhlar âlemidir. Ruhlar âleminin tümü ise, insanda var olan mutlak ruhtan ibarettir. İnsan ise, kendi özünden ayrı duramaz.
Kaldı ki: Âhiret ruhlar âleminden ibarettir. Ruhlar âlemi ise, insanın mutlak olan ruhundan ibarettir.
Bu ma’nâ daha önce de geçti.
— Âlem, tümü ile karşılıklı duran iki aynadan ibarettir. Diye anlattık. Böyle olunca, ahadiyet hükmüne göre, birinde olanı diğerinde bulabilirsin. Ama misil ve teşbih yolu ile değil…
Bütün âlem bir cevherden ibarettir. Kendi özünde gerçek yönü ile ikiye bölünmez.
Sayı ve bölünme görüyorsan, bu: Hayaldir.
Bu hayal ise, ferd olan cevherin bölünmesini, farz ve takdir etmemize göredir. İşbu ma’nâ, şu âyet-i kerimede anlatılır:
— «Onların hepsi KIYÂMET günü ferd olarak ona gelir.» (19/95) Yukarıda anlatılan nükteyi anladıysan, varlıktaki ahadiyet sırrını da anlamış olursun.
Allah-ü Taâlâ’nın vaadini de anlamış olursun.
Sonra…
Allah-ü Taâlâ’nın cennet, cehennem ve âhiretin dehşet verici hallerine dair vaadlerini yakîn haliyle ayan beyan keşfeder görürsün.
Ve… O zaman, imanın: Zeyd b. Harise’nin imanı gibi olur. Allah ondan razı olsun.
O, Resülûllah (s.a.v.) efendimize şöyle anlatmıştı:
— Hak mümin olarak sabahladım.. Resülûllah (s.a.v.) ona sordu:
— «İmanın hakikatı nedir?»
Zeyd b. Harise şöyle anlattı:
— Kıyâmeti olmuş gördüm. Rabb-ımın arşı açık görünüyordu.
Gelelim, insan fertlerinden her birine has olan küçük KIYÂMET bahsine…
İnsan, aklı evvel terazisini, ekmel adaletin kubbesi altında kurduğu zaman, hakikat iktizaları gelir.
Onda bulunan hakikatlerden her biri neyi gerektiriyorsa, ona göre hesabına bakar.
Yahut onun için bir ahadiyet köprüsü kurulur. O zaman da, tabiat metni cehennemi üzerinde yürür.
O köprü, çözümü zor bir şey olması icabı: Kıldan daha incedir. Uzaklığı dolayısı ile kılıçtan daha keskindir.
Bu sırattan geçenlerden bazıları çakan şimşek gibi geçerler. Böyle olan kimsenin irfan babında seri bir bineği vardır. O şekilde geçiş gücünü bundan alır.
Bazıları da dağ ağırlığında yürür. Bunun sebebi de, süflî haline bağlılık durumudur.
Bir kimse, adı geçen sıratı geçer, ölçü nizamı içinde kalırsa, zât cennetine dahil olmuş olur. Sıfât meydanlarında dahi gıdasını alır.
Bu durumda, kendi benliği yoktur. Kendi hüviyetinden sıyrılmıştır.
Kendi nefsi cihetinden bir eser göremez. Ondan bir haber de alamaz. Onun namına, Cebbar olan yüce Allah şöyle seslenir:
- «Bu gün mülk kimin?» (40/16)
Ancak, o yüce varlık, kendi zatından başkasını bulamaz; şöyle cevap eder:
- «Vahid Kahhar Allah’ın..» (40/16)
Bundan sonra artık, ne gaflet vardır; ne de huzur… Bundan sonra, ne ölüm beklenir; ne de dirilme…
Zira, hali anlatıldığı gibi olanın kıyameti, artık olmuştur. Bir açık yanı da yoktur.
Burada anlatılan, küçük KIYÂMET’tir. Küçük KIYÂMET hallerini buna göre kıyas eyle…
Hesap, mizan, sırat yollarını da, sana işaret yollu anlattıklarımızdan çıkar. Sarih anlattıklarımızdan değil…
Aklı başında olana bu kadar işaret yeter.[20]
Ondokuzuncu Kısım: KIYÂMET
Kıyâmetin türleri vardır.
Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.
İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:
“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.
Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.
Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.
Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[21]
Mesnevî-i Şeriften “Kıyâmet” Hakkında;
1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.
Bu beyt-i şerîf "Zulüm, kıyâmet gününün karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işârettir.
1334. Her kim çok zâlimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adâlet sâhibi, betere beter, buyurmuştur.
Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin gerekleri, çok fenâya, çok fenâ karşılık vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ve cezâu seyyietin, seyyietün mislühâ” (Şûrâ, 42/40) Ya’nî "Ve fenâlığın karşılığı, onun benzeri fenâlıktır" buyrulur.
1335. Ey kimse ki, sen mevkîiden dolayı zulmedersin, kendin için bir kuyu kazarsın.
Ya’nî sen mevkiinin sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun.
1336. Kendi etrâfını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!
İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrâfına örer ve bu sûretle koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin de ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nitekim âyet-i kerîmede “Küllü nefsin bimâ kesebet rehînetün” (Müddessir, 74/38) ya’nî "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Bundan dolayı eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz![22]
1715. San'atlar ve huylar cihaz gibi, kıyâmet gününde sâhibi tarafına gelirler.
"Cehîz" cihâz kelimesinin vezne uydurulmuş, sûretidir. "Hasm" burada sâhib ma’nâsınadır. Ya’nî ölüm hâli uykunun benzeridir. Uyuyan kimsenin san'atı ve ahlâkı uyandığı zaman nasıl kendisine bağlanırsa, tekrar dirilmede, herkesin iyi ve kötü halleri, yine kendisine döner. Nitekim hadîs-i şerîfte "Yaşadığınız gibi ölürsünüz; ve öldügünüz gibi haşr olunursunuz" buyrulur.[23]
1815. Tâ ki benler ve senler hep birlikte ola; âkıbet cânânın gark olmuşluğu ola.
Bu beyt-i şerîfte de vücûdun inişinden sonra, çıkışına işâret buyrulur. "Benler ve senler"den kasıt çokluk görüntüleridir. Bu görüntülerin birlikteliği, biri enfüsî ya’nî içe dönük ve diğeri âfâkî ya’nî dışa dönük olmak üzere iki türlü olur.
İçe dönük olanı seyr ü sülûk ve yoğun mücahedelerden sonra olur. Kâmil bir mürşidin terbiyesiyle sâlikin bakışından kendisinin vehmî olan benliği ve âlemin vehmî olan vücûdu kalkar; ve bütün görüntülerin vücûdu birliktelik edip vâhid ya’ni bir şey olur ve bakışında ancak Hakk’ın vücûdu kalır. Buna "irâdî ve tercihli ölüm" derler. "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu ma’nâyı beyân eder. Ve bu hâl sâlikin kıyâmetidir; ve sâlik bu kıyâmetten sonra, artık berzahî hayât ile yaşar. Buna "âcil cenneti" derler; ve onun bakışında sûrî ve tabîî ölüm korkusu kalmaz. Gaflet ehlinin içe dönük kıyâmeti sûrî ölüm gerçekleşir. "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi bu ma’nâyı beyân buyurur. Ve bu kimselerin bakışlarında berzaha âit sûretlerin çokluğu ve kendilerinin vehmî benlikleri kalıcıdır. Çünkü bunlar bu âlemde a'mâ idi, orada da a'mâ olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe hüve fîl âhıreti a’mâ” (İsrâ, 17/72) Ya’nî "Bu dünyevî hayâtta a'mâ olan kimse, ahirette de a'mâdır." Bu taayyünlerin âfâkî ya’nî dışa dönük olanına gelince, bu da büyük kıyâmette gerçekleşir ki, Kur’ân-ı Kerîm bundan pek fazla bahis buyurur. Ondan sonra hüküm berzaha ya’nî melekûta geçer. Ve melekûtiyyet ve rûhâniyyet gâlip olmak üzere cismânî cennet ve cehennem âlemi vâki' olur. Çok uzun süren cemâlî ve celâlî tecellîlerden sonra, bunların sûretleri de latîfleşir ve hepsi mutlak vücûdun kudret avucunda birlikte olur.
“Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu külli şey’in ve ileyhi turceûn” (Yâsîn, 36/83) "Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ı tesbîh ve takdîs ederim; siz elbette sadece O'na döndürüleceksiniz" ve “küllü şey’in hâlikun illâ vechehu, lehül hükmü ve ileyhi turceûn” (Kasas, 28/88) "O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz" ve benzeri âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, Hakk’ın vücûdundan açığa çıkan her şey, yine Hakk'ın vücûdunda gark olur.
Bu anlatılan ma’nâ cennet ve cehennemin dâimi ve ebedî oluşu hakkındaki haberlere aykırı değildir; çünkü ilâhî ilimde sâbit olan eşyânın hakîkatleri için, sırf yokluk düşünülebilir değildir. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri yükseldikten sonra yine onları nefeslendirir. Sonsuz fezâda bir taraftan var olan ve bozulan âlemlerde o âlemlerin gereklerine göre yine birer görüntü elbisesi ile açığa çıkarlar; ve cemâli olanlar yine cemâli ve celâli olanlar da yine celâli olmak üzere kendi işlerinde kâim olur. Ve bu iniş ve çıkışın sonu yoktur. Bu bahiste pek çok sırlar ve ayrıntılar vardır; fakat maksâd beyt-i şerîfde işâret buyrulan görüntülerin birlikteliğini ve daha sonra Hakk’ın vücûdunda gark oluşunu beyândır.[24]
2960. Çünkü onda güneş gibi yüz yoktur; o nikâb gibi olan geceden başkasını istemez.
“Gece”den maksad zulumât-ı tabîiyye-i beşeriyyedir; zîrâ dünyâda cisim ve sûret itibâriyle mü’min ve kâfir birdir; bâtınlarını sözleri vâsıtasıyla izhâr etmezlerse, ikisi de insân görünürler. Fakat bâtınları ifşa olunca birinin nûrânî, dîğerinin zulmânî olduğu müşâhede olunur. Nitekim karanlıkta beyaz ile zenci bir görünür; fakat ziyâ karanlığı kaldırınca ayrılırlar. Binâenaleyh sûret-i beşeriyye gece karanlığı gibi örtüdür.
2961. Onun dikeni bir gül yaprağına mâlik olmayınca, baharlar onun esrârına düşman oldu.
Öyle bir kimsenin beden vücûdu gül yaprağı gibi olan iyilikten bir şeye mâlik olmazsa, bahârlara benzer olan ölüm ve kıyâmet, onun esrârına ve bâtınına düşman olur. Kıyâmetin çeşitleri vardır, birisi de “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerifi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan kıyâmet-i kübrâdır.
(Târık, 86/9-10) Ya’nî “Sırların âşikâr olduğu günde o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.[25]
3215. Agâh olun! Tevessül için kıyâmet gününe bir armağan ne getirdiniz?
“Dest-âvîz” elin asılacağı şey demektir; vesile olunacak şey ma’nâsınadır. Ve kıyâmette insanın vesile edeceği şey, ancak a’mâl-i sâlihasıdır.[26] Nitekim âyet-i kerîmede (Müddessir, 74/38) ya’nî “Her bir nefis kazandığı şey sebebiyle rehinedir” buyrulur. Yevm-i kıyâmet, muhâsebe günüdür ve ekdiğini biçme zamânıdır.[27]
289. Ondan dolayı Hakk kıyâmete "gün" lakab yaptı; kızılın ve sarının cemâlini gün gösterir.
“Kızıl”dan murâd bakır; ve “san”dan murâd altındır. Ya’ni kızıl olan bakır ile sarı olan altının cemâlini gündüz gösterdiği gibi; bakır mesâbesinde olan şakî ile altın mesâbesinde olan saîdin cemâllerini kıyâmet izhâr edeceği için, Hak Teâlâ kıyâmete “gün” ta’bîrini izâfe buyurdu da, “yevm-i kıyâmet” dedi. Nitekim âyeti kerîmede, Bütün sırların yoklanacağı günü hatırla! (Târik, 86/9) buyurulur. Zîrâ yevm-i kıyâmette herkesin bâtını zâhir olup, bilcümle esrârı meydâna çıkar.
290. Şimdi, hakîkatta gün evliyânın sırrıdır; gündüz onların ayı indinde gölgeler gibidir.
Ma’lûm olsun ki, kıyâmette gündüz ve gece yoktur. Zîrâ gündüz ve gece, yer küresinin dönmesi sebebiyle güneşin vaz’iyetindendir.
Şimdi, kıyâmet gününde “Güneş, dürüldüğü zaman,” (Tekvîr, 81/1) âyet-i kerimesinde ihbâr buyurulduğu üzere, güneş kararınca, elbette kıyâmet gününde gece ve gündüz olamaz. Maahâzâ, Hak Teâlâ o kıyâmete “gün” lakabını verdi. Zîrâ kıyâmette her şey olduğu şibi zâhir ve âşikâr olur ve zuhûr butûna inkılâb eder. Ve bâtınlar zâhir ve (Zümer, 39/69) âyet-i kerîmesinde haber buyurulduğu yön ile zemin kendinden aydınlık olur. Bu hâl, fezâda meydana gelecek olan âhiret küresinin tabîi kanunu îcâbındandır. Şimdi, Hakk Teâlâ âhiret küresinde ism-i Bâtın’ın nûru ile tecelli buyurduğu vakit, küre-i zemîn ziyâdâr olunca, Hakk’ın bu ismini hâmil olan enbiyâ ve evliyânın sırrı hakîkatta “gündüz” olmuş olur. Zîrâ onların işrâkı ârızî ve mecâzî değil, kendindendir. Güneşin nûrundan peydâ olan gün ise, ârızî ve mecâzî olduğundan, onların ay gibi olan sırlarının zilli ve gölgesi mesâbesinde olur.
Beyt-i şerîfte “sırr-ı enbiyâ” denilmeyip “sırrı-ı evliyâ” buyurulması ile nübüvvetin bâtınına işâret buyurulur. Zîrâ nübüvvetin bâtını velâyettir ve her nebînin velâyeti nübüvvetinden efdaldir. Çünkü nübüvvet halka ve velâyet Hakk’a taalluk eder. Binâenaleyh, bu efdaliyyet Hakk’a ve halka taallukuna nazarandır. Ammâ sırr-ı kadere nazaran nübüvvet velâyetten efdaldir. Zîrâ her velî nebî olamaz; fakat her nebî velîdir. Binâenaleyh bu efdaliyyet hakkında hakikat ehlinin bir diğerine muhâlif görünen sözlerinin iç yüzünü anlayamayanlar boş yere dedikodu ederler. Bu îzâhâttan anlaşılir ki, beyt-i şerifteki sırr-ı evliyâ ta’bîrinde hem nebî ve hem de velî dâhildir.[28]
479. Zîrâ ki gönül üzerinde taklîd nakşı ve bağı vardır; git göz yaşı ile onun bağını kazı.
Zîrâ ki gönülde îmân-ı taklîdî hayâli ve bağı vardır ve bu hayâl seni fânî olan sûretlere cezb eder. Binâenaleyh, ağladığın vakit, bir mahlûk olan cehennemin korkusuyla ve yâhûd cennete olan şevk ve muhabbetin ile ağlarsın. Git göz yaşı ile bu resmi ve bağı kalbinden rendele ve kazı; İlâhi lütuf imdâdına yetişip kalbinde bîçûn olan Hakk sevgisi zuhûr etsin.